ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA

 

Zor.

Nereden baksanız zor.

Adalet Bakanlığı verilerine göre, Türkiye’de 2000 ve 2010 yılları arasında 913 mahkum yakalandıkları hastalıklar nedeniyle cezaevinde yaşamını yitirdi. Kimi kanser, kimi organ yetmezliği, kimi...

Ee “bize ne!” diyor musunuz?

Kelimeleri iyi seçmek lazım, sanki “mahkum” başka “insan” başkaymış gibi anlıyorlar, anlatıyorlar.

Mahkum, insan değil de ayrı bir canlı türüymüş gibi çakılı zihnimizde.

 

Öyle mi sahiden?

*

2010 yılı Avrupa Birliği İlerleme Raporu'nda, cezaevlerinin yetersiz kaynaklarının endişe yarattığı ve birkaç yıl içinde ikiye katlanan tutuklu sayısının cezaevlerinde bir aşırı kalabalıklaşmaya neden olduğu yer alıyordu. Yine aynı raporda cezaevleri görevlilerinin sayılarının azlığı, tutuklulara sunulan sağlık hizmeti kapasitesinin endişe verici olduğu belirtilmişti. Yetkililer, daimi doktor sayısındaki eksikliği de rapora eklemeyi unutmamıştı.

*

Bu konuda neler yapıldı bir bakayım derken, son bir ölüm haberi bütün iyimser arayışımın üzerini örtüyor.

Habertürk gazetesi Diyarbakır muhabiri Ahmet Yukuş'un iki gün önce yer bulan haberi işte bu ölüme dairdi. Cezaevinden “tabutla” tahliye olan eski SGK müfettişi Gülay Çetin, geç konulan kanser teşhisi, ihmal ve yetersiz bakım nedeniyle geçtiğimiz ay hayatını kaybetti.

Olayı hatırlatayım: Kendisine görevi nedeniyle ruhsatlı silah verilen Çetin, iş yerinde tacizine uğradığını iddia ettiği Ahmet Develiler'i başından altı kez ateş ederek öldürmüş ve 2008 yılında 15 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Develiler'in iki çocuğu babasız, eşi kocasız kaldığında, hayat onlar için bir daha geri dönüşü imkansız bir yola sapmıştı.

Çetin, cezaevine giriyor ve suçu işledikten sadece üç yıl sonra, kanser nedeniyle ölüyor.

*

Süreci yakından takip eden ve Çetin'in sivil toplum kuruluşlarına yazdığı  mektubu inceleyen Diyarbakır Tabip Odası Başkanı Dr. Şemsettin Koç anlatıyor, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne göre, tedavisi geç başlatılan ve haklarında yasal mevzuatın uygulanmasında gecikilen mahkumlar için, cezaların infazına cezaevinde devam edilmesi halinde bu kişilere AİHM sözleşmesinin 3. Maddesine göre işkence ve kötü muamele kapsamında değerlendirilmiştir.”

*

Yani diyor ki, hasta birini cezaevinde tutmak, bakımını yapmamak işkencedir. Diyor ki, Türkiye’de cezaevindeki insanlar ihmal sonucu hayatını kaybediyor, rapor hazırlamak yetmiyor, çözüm üretmek, kendi olanakları ile tedavi olamayacak bu tutuklu insanları hastalığa ve ölüme terk etmemek gerekiyor.

 

*

Bir süreliğine mağdurların gözünden bakmaya çalışıyorum, kor ateşin düştüğü yerdeki yaraların dilinden, intikamın dilinden konuşmayı deniyorum ve o zaman içimden şu geçiyor:

“Hayır, devlet bu tutuklu hastaları tedavi etmeli. Etmeli ki ona verilen cezayı sonuna kadar çekebilsin. Yok öyle...”

Bu çok da yerli yerinde, anlaşılır bir talep olurdu.

Sonra mahkum annesinin gözünden bir cümle kuruyorum, “Af dilemiyorum, kızım iyileşsin, varsın tutuklu kalsın ama yaşadığını, nefes aldığını bileyim. Sesini duyayım.”

 

*

Tutuklular için mahkum hastaneleri kurulması çok mu zor?

Hem doktorlara ve diğer sağlık, güvenlik personeline istihdam sağlansa, hem de suçlu olmalarına rağmen hâlâ birer insan olduklarını aklımızda tutmamız gereken mahkumların daha insani koşullarda cezalarını çekmeleri sağlansa.

Çok mu zor?

Ama boşuna konuşuyorum sanki biraz?

O ülke değil mi ki, “Hayata Dönüş” adı altında “bazı” insanları kapalı tutuldukları hücrelerde diri diri yaktı, o ülke değil mi ki “bazı” insanları ise işledikleri insanlık suçlarına rağmen birer kahraman gibi karşıladı ya da karşılamayı bekliyor tahliye kapılarında?

*

Dedim ya, zor.

İnsanlar birbirlerinin hayatları üzerinde söz hakkına sahip olmadığını anlayana dek, bu iş böyle sürüp gidecek gibi...

 

 

 


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
2000
Tüm yorumları göster(12)
Kalan karakter : 2000