10 ARALIK 2016
ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA

-15 Temmuz öncesi ve sonrasını Türkiye açısından nasıl değerlendirirsiniz?

Türkiye, Erdoğan liderliğinde başlayan siyasi değişim sürecinde 15 Temmuz öncesi önemli aşamalar kaydetti. Bildiğiniz gibi, Kurtuluş Savaşı’mız Atatürk liderliğinde Anadolu’nun kapsayıcı felsefesine dayanıyordu. Erzurum ve Sivas kongreleri, Büyük Millet Meclisi’nin açılışı, 1921 Anayasası’nın kabulü, işgalci güçlere karşı kazanılan zaferler, uluslararası anlaşmalar ve Cumhuriyet’in ilanı, kurtuluş dönemini anlatır. “Kurtuluş felsefesi”, Anadolu’nun tüm bölgelerini, tüm kimliklerini, tüm değerlerini kuşatmaya çalışan bir kapsayıcılığa sahiptir. İşte buna, “Kurtuluşun Anadolu kapsayıcılığı” diyebiliriz.

-Peki, kuruluş felsefesi?

Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte kuruluş aşamasına geçtik. “Kuruluş felsefesi”, kurtuluş dönemindeki egemen olan kapsayıcı Türk milleti anlayışı yerine dışlayıcı bir Türk milleti yaklaşımı üzerine oturdu. Bunda dönemin bölgesel özellikleri, Avrupa’daki siyasi durum, ülkemize yönelik emperyal emellere karşı geliştirilmeye çalışılan politikaların etkisi de vardır. Bu durumu tarihsel olarak ele alıp elbette değerlendirebiliriz. Kaçınılmazlıkları, zorunlulukları veya tercihleri tartışabiliriz. Ancak tercih edilen dışlayıcı anlayışın sosyolojik, politik ve değer sistematiği açısından ciddi sonuçları ortaya çıktı. Cumhuriyet ulusu “yaratma” amacını içeren kuruluş felsefesi, ülkemizin değer ve kimlik zenginliğini baskılayan, yoksullaştıran hatta tasfiye eden birçok devlet pratiği ortaya çıkardı.

-Kurucu dehayı da unutmamak lazım tabii...

Kesinlikle. Cumhuriyet’imizin kurucu lideri Atatürk, yaptıklarıyla 20. yüzyılın en önemli birkaç siyasi liderinden biri oldu. Laiklik esasına dayalı bir hukuk düzeni inşa etmeye çalışarak, içinde bulunduğumuz bölgedeki siyasi güç alanlarından hukuk düzeni olan bir ülke çıkarmayı başardık. Ancak bu kazanımları Türkiye toplumu olarak büyük bedeller ödeyerek elde ettik. Bu bedellerin ödenmesinin temel sebebi, inşa ettiğimiz devletle toplum arasında ortaya çıkan çelişki oldu. Bu çelişki, inanç değerleri alanında dindarlarla ilgili sistematik baskı yapısı oluşturdu. Azınlıklar açısından zararlandırıcı pratikler ortaya çıkardı. Alevilerle ilgili problemleri derinleştirdi. Kimlikler alanında Türk, Kürt ve diğer kimliklere sahip yurttaşlarımızla ilgili sorunlar üretti. Sosyal adalet alanında 20. yüzyılın sonuna kadar giderek derinleşen haksızlıklar ortaya çıktı. Görüldüğü gibi, toplum her alanda herkesin nezdinde kuruluş sürecinin son aşamasına kadar çok büyük bedeller ödedi. Bugün üzerinde hiç kimsenin tekeli olmayacak, ideolojik olarak asla değerlendirilemeyecek hiçbir kesim veya çevre bakımından bir başkasına karşı üstünlük aracı olarak kullanılamayacak, milletimizin tamamına ait Cumhuriyet ve kazanımları bu bedeller sonucu elde edildi. Bu kazanımlar bundan sonra da Türkiye toplumunun tamamına ait kırmızı çizgiler olarak elbette devam edecektir, etmelidir. Ama hiç kimse bu değerlerimizi dar ideolojik anlayışlarına referans yapamaz, hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur. Ancak devlet ve toplum arasında sözünü ettiğimiz çelişkiden kaynaklanan sorunların tasfiye sürecine girmesi de kaçınılmazdı.

‘DEMOKRATİK MERKEZ KURULMAYA ÇALIŞILDI’

-Ne gibi?

İşte 21. yüzyılın başından itibaren Erdoğan’ın liderliğinde Türkiye’de gelişen yeni siyasal yaklaşım, devlet ve toplum arasındaki temel çelişkinin ürettiği sorunları çözmeye yönelik bir anlayış üzerine kuruldu. Bu siyasi felsefe üzerinden; antidemokratik, halka mesafeli, vesayetçi, oligarşik ve otoriter rejim içinde bir “demokratik merkez” kurulmaya çalışıldı. İşte bu nedenle, 15 Temmuz’a kadar yaşadığımız siyasal tecrübeyi “Anti-demokratik bir sistem içinde demokratik merkezin oluşturulması ve güçlendirilmesi çabası” olarak tanımlayabiliriz. Bu siyasi gerçeklik, antidemokratik sistemle demokratik merkez arasında bir çelişki ortaya çıkardı. Bu çelişki sebebiyle ikili devlet pratikleri ortaya çıktı. Bir yandan hak ve özgürlük alanını geliştirmeye çalışan demokratik merkezin çabaları yürürken, öte yandan hak ve özgürlük alanına sürekli müdahale eden antidemokratik devlet pratikleri yaşadık. Bir yandan demokratik merkezin inisiyatifiyle ülkemizin ekonomik büyümesine, refahını artırmaya yönelik faaliyetler yapılırken, öte yandan ülkemizi her anlamda zayıf konumda tutmaya çalışan emperyal güçlerin asistanı yapmaya yönelik çabalar ortaya çıktı. Devletin bu antidemokratik yapısı, kuruluştan itibaren kadrocu hareketlere müsait kapalı kurumlar üzerine bina edildi. Bu nedenle, kuruluştan sonra Türkiye’de birçok kadrocu hareket devletin kapalı yapısından faydalanarak kurumları ele geçirmek suretiyle millet ve halk karşıtı bir devlet uygulaması yapmaya çalıştı. Bu kadrocu hareketler içerisinde en uzun süreli, neredeyse 45 yıldır faaliyet gösteren ve en etkili olan hareket de gerici ve faşist FETÖ yapılanması oldu.

‘TARİHİN EN BÜYÜK BARIŞÇI HALK DEVRİMİ’

-15 Temmuz’u “Darbe girişimi’’ olarak mı tanımlıyorsunuz?

Sonuçta 15 Temmuz’da uygulama merkezini ve ana omurgasını FETÖ’cü çetenin oluşturduğu, ideolojik merkezi dışa bağımlı bir devirme ve işgal kalkışması yaşandı. Bu kalkışmanın devirme amacı demokratik merkezi tasfiye, işgal amacı Türkiye’nin bütünlüğünü parçalamaktı. Aynı zamanda bu kalkışma, gerici ve faşist bir kalkışmaydı. Gericiydi çünkü Türkiye’yi bulunduğu konumdan geriye götürmek, ülkemizin ekonomik, kültürel, tarihsel birikimini ve inanç değerlerini tasfiye etmek hedeflerine sahipti. Faşist bir kalkışmaydı çünkü alan hâkimiyeti kurmayı istediği ülkemizin bir bölümünde tek tipçi, totaliter bir siyasal rejim hedeflenmişti. Yani 15 Temmuz’da gerici ve faşist bir hareketin devirme ve işgal amaçlı bir kalkışmasıyla anti-demokratik sistem ve demokratik merkez arasında çok büyük bir çatışma ve yüzleşme yaşandı. 15 Temmuz kalkışmasına demokratik merkezin Erdoğan liderliğinde verdiği güçlü tepki, halkın canını hiçe sayarak gösterdiği büyük ve destansı direniş, bu kalkışmayı yerle bir etti. Bu büyük sosyolojik, siyasal eylem, yeni tipte siyasi liderliği ve tarihin en büyük barışçı halk devrimini dünyaya kazandırdı.

-15 Temmuz “ikinci kurtuluş” olabilir mi?

Aslında 21. yüzyılın başından itibaren Türkiye, ikinci kuruluş aşamasına geçmişti. Bu aşama, öncelikle sistem içi revizyonlarla sistem reformunun koşullarını hazırlama dönemi olarak gelişti. Bir anlamda, “bürokratik kurumsal egemenliği” gerileterek, temel siyasal ve ekonomik sorunlarımızı çözerek sistem reformu için yol temizliği yapılmaya çalışıldı. Ancak 15-16 Temmuz devrimiyle ikinci kuruluş süreci tamamlanmadan ikinci bir kurtuluş mücadelesi verildi. Yani küresel emperyal-faşist güçler ülkemizin ikinci kuruluş sürecini inşa dönemine geçmeden engellemeye çalıştıkları için milletimiz ikinci kurtuluş savaşını verdi. 15-16 Temmuz, evet, bir ikinci kurtuluştur, çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi ülkemize yönelik bir devirme ve işgal hareketine karşı milli mücadele verilmiştir. Bu milli mücadelenin toplumsal boyutu başarıyla sonuçlandı. Bundan sonraki dönem, ikinci kurtuluşun ortaya koyduğu görev olan ikinci kuruluşun inşasıdır.

‘BİRBİRİNDEN KOPUK DEĞİL, TAMAMLAYAN’

-“Farklar ve benzerlikler” dersem peki?

Birinci kurtuluşumuz, açık bir emperyalist işgal ve bölme hareketine karşı halkımızın yaptığı bir savaştır. İkinci kurtuluşumuz ise iç dinamikleri kullanarak örtük bir emperyalist işgal ve bölme hareketine karşı halkımızın verdiği bir mücadeledir. Birinci Kurtuluş Savaşı’mızdan sonra kuruluş aşamasına geçilmiştir. Ancak bu yüzyılın başından itibaren yürüttüğümüz ikinci kuruluşun arasında ikinci kurtuluş mücadelesini vermek zorunda kaldık. Birinci Kurtuluş Savaşı’mızı, Osmanlı bakiyesi olarak ekonomik ve siyasi açıdan daha zayıf olduğumuz koşullarda verdik. İkinci kurtuluş savaşımızı siyasi ve ekonomik olarak daha güçlü olduğumuz bir ortamda verdik. Birinci kurtuluşta Atatürk gibi bir dünya liderinin ve Anadolu halkının fedakâr mücadelesiyle başarılı olduk. İkinci kurtuluşta da Erdoğan gibi 21. yüzyılın en önemli organik lideriyle ve milletimizin büyük direnciyle başarıya ulaştık. Her iki kurtuluş savaşımız şehitlerimizin ve gazilerimizin canlarıyla, kanlarıyla ışıklandı. Aslında yaklaşık yüzyıldır devam eden Türkiye’ye yönelik işgal ve parçalama saldırılarına karşı yürüttüğümüz mücadelenin iki dönemidir birinci ve ikinci kurtuluş. Bu yüzden birbirinden kopuk değil birbirini tamamlayan görkemli bir milli mücadelenin farklı dönemlerinden söz edebiliriz.

YARIN: Yeni yüzyılda Türkiye devrimi ne demek? Neden devrim olarak tanımlanıyor?

BALÇİÇEK İLTER / GAZETE HABERTÜRK


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
300
Kalan karakter : 300