04 ARALIK 2016
ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA

Türkiye ile dünyanın gündeminde haftalardan buyana Musul meselesi var ve Musul’daki terörist unsurların temizlenmesinin yanısıra bölgedeki zengin petrol yataklarının geleceği tartışılıyor ama konuyu bilen yahut bilmeyen her kafadan bir ses çıkıyor. Okuyacağınız bu yazı, Musul üzerinde 1920’lerde başlayan bir başka mücadelenin şimdiye kadar pek bilinmeyen öyküsünün özetidir.

HAFTALARDAN buyana Musul ve açıkça söylenmese bile Musul petrollerinin geleceği tartışılıyor, Musul sevdamız yeniden gündeme geliyor ve bütün bunlar olurken bilen yahut bilmeyen herkesten ortaya birbirinden tamamen farklı fikirler ile bilgiler saçılıyor! Bugün, Musul petrolleri konusunda şimdiye kadar üzerinde pek durulmamış olan “belgeli” bir macerayı anlatacağım...

TAPUSU PADIŞAH’TA

Sultan Abdülhamid 20. yüzyılın başında Bağdat Demiryolu’nun inşası sırasında bölgedeki bazı arazilerin tapularını kendi üzerine kaydettirmişti. Bu arazilerde hükümdarın tahtından indirilmesinden ve bölgenin de Dünya Savaşı’nın ardından elimizden çıkmasından sonra petrol üretimine başlanınca Abdülhamid’in vârisleri, istihbarat teşkilâtları ile maceraperestler, Ankara ve Londra arasında seneler sürecek bir mücadele başlattılar. Şirketler kuruldu, istihbaratçısından milletlerarası dolandırıcısına kadar bazı adamlar ortalıkta dolaşmaya başladı, dâvâ üstüna dâvâ açıldı ve sebebi hâlâ anlaşılmayan birtakım garip işler de oldu.

 Derken, korku filmlerini andıran sahneler bile yaşandı. Bazı kişiler ortadan yokoldu, hattâ birikisi öldürüldü ve sona ulaşıldığı zannedilirken eski kahramanlar yıllar sonra tekrar ortaya çıktılar.

BENNETT ILE ANLAŞILDI

Arşivimde, Musul petrolleri konusunda 1920’lerin ilk senelerinde başlayan girişimlerle ilgili bir hayli dosya var. Sözünü ettiğim teşebbüslerin ve entrikaların bütün ayrıntıları 1980’li ve 90’lı yıllarda hayatta olan ve Fransa’nın Nice şehrinde yaşayan hanedan mensuplarından elde ettiğim bu binlerce belgeden meydana gelen kolleksiyonda mevcut. Aşağıda, sözünü ettiğim evraka dayanarak Musul konusundaki pek bilinmeyen bu maceranın kısa öyküsünü naklediyorum... Mücadeleyi, 1922’de hanedan mensupları başlattılar. Sultan Abdülhamid’in ailesi, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra da elden çıkan ülkelerde kalan mülkleri ve Musul’daki bazı arazileri geri alabilmek için bir İngiliz ile anlaştı: İşgal İstanbul’undaki İngiliz birliklerinin istihbarat subayı olan ve savaştan sonra terhis edilen John Godolphin Bennett ile... Bennett’e önce vekâlet verdiler, ardından da şirketler kurdular...

Bennett, miras işine nasıl girdiğini yarım asır sonra, 1974’te yayınladığı “Witness” yani “Tanık” isimli hatıralarında şöyle anlatyordu: “...

Abdülhamid’in özel dişçisi Sami Günzberg’i muayenehanesinde ziyaret ettim. ...Sami Bey, bana büyük plânından bahsetti: Abdülhamid’in mallarına haksız olarak el konmuştu. Hükümdarın vârisleri beni tanıyor ve güveniyorlardı. Bana vekâlet vererek, barış konferansında İngiliz hükümetinin önünde kendilerini temsil etmemi istiyorlardı. Birkaç gün sonra, Vahideddin’in harem ağası ile buluştum. Bana, Sultan’ın da konudan haberdar olduğunu söyledi. ...Daha sonra, şehzadeler beni yemeğe davet ettiler. Yemekte konu hiç açılmadı ama ertesi gün çok etkilendikleri ve bena vekâlet vermek istedikleri haberi geldi. 22 Nisan 1922’de, ‘Abdülhamid Estates’ şirketi için 22 mirasçının on dokuzuyla bir anlaşma imzaladık ve hisse senetlerini teati ettik... ...Berlin’e gidip Musul ile ilgilenen Amerikan petrol şirketleriyle temasta olan dostum John de Kay ile buluştum.. John de Kay, hükümdarın Trablus ve Bingazi’deki zeytinliklerinden alınan üründen çok iyi sabun yapıldığını da biliyordu. Amerika’dan sermaye bulabileceğini söyledi. ...Ama beş param yoktu, günde bir öğün yemek yiyebiliyordum”.

 O sırada Lozan Konferansı başlamak üzereydi. Abdülhamid’in ailesi, Bennett’ten konferansta vârislerin çıkarlarını koruması için çalışmasını istediler, Amerikalı hukukçular da aile lehine devreye girdiler ama sonuç elde edemediler: “...Lozan’da görüşmelerin başlamasından önce, John de Kay ailenin haklarını konferans gündemine getirmesi için Amerikalı avukat Samuel Untermyer ile anlaştı....Untermyer, Londra’ya gitti; ben Paris’te kaldım, New Jersey’deki Standard Oil şirketinin başkanı Walter Teagle ile buluştum. Bana, Standard Oil’in şehzadelerin mirastaki hisseleri için 100 bin dolar ve yüzde 2,5 faizli hisse senetleri verebileceğini söyledi ama John de Kay en büyük hatasını yaptı, 1 milyon dolar peşin para ve şirketten daha büyük hisse istedi. Şirketin cevabı ise ‘Arkadaşına fırsatı kaçırdığını söyle’ oldu ve anlaşmadan vazgeçtiler. ...Untermyer, konferans resmen başlamadan birşey yapılamayacağını söylüyor, bir yandan da Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nı ayarlamaya çalışıyordu. ...Konferans başlayınca Lozan’a gittim. ...Üç ay boyunca, mallar konusunda bir gelişme olmadı, beklediğimiz Amerikan desteği de gelmemişti. Derken anlaşma imzalandı ve imparatorluk mülkleri kaldıkları memleketlerin malı oldu”.

IKI KOLA AYRILDILAR

John Bennett daha sonra Abdülhamid’in Libya, Yunanistan, Irak ve Filistin’deki diğer mallarını kurtarabilmek için çalışacak ama sahte belge hazırladığı için Yunanistan’da bir müddet hapis yatınca bu işleri bırakarak kendisini sufizme verecek, Londra’da bir tekke kurup 3 Aralık 1974’teki ölümüne kadar bu iş ile meşgul olacaktı. Abdülhamid’in Lozan’da istediklerini elde edemeyen vârisleri, anlaşmanın imzalanmasından yedi buçuk ay sonra Türkiye’den sınırdışı edilip sürgüne gönderildiler ve çabalarına sürgün senelerinde de devam ettiler. Sürgün kafilesi, “Hamid kolu” denen Abdülhamid’in soyundan gelenler ile “Mecid kolu” yani Abdülhamid dışındaki bütün diğer padişahların oğul ve torunlarının meydana getirdiği iki gruba ayrılmışlardı... Her iki grup, lider olarak önce Sultan Vahideddin’e, onun 1926 Mayıs’ındaki vefatından sonra da ailenin reisi olan son Halife Abdülmecid Efendi’ye vekâlet verdiler. Bu arada faaliyetlerini birbirlerinden ayrı olarak devam ettiriyor ve girişimlerini finanse edecek sermayedarlar arıyorlardı. Hamid kolu İngiliz sermayedarlar adına hareket ettiğini söyleyen John Campbell ile anlaştı ve Campbell’e kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri gayrımenkuller ile Musul’daki haklarını peşinen devretmeyi önerip “Societe pour Action” ve “Consolidated Eastern Corporation Limited” adında iki şirket kurdular. Şirketler hemen hisse senetleri çıkartıp satışa sundular.

HALIFE’DEN KRAL’A MEKTUP

Halife Abdülmecid Efendi de o günlerde İngiltere Kralı Altıncı George’a “Çok aziz dostum” diye hitap eden bir mektup gönderiyor ve İngiliz makamlarını Musul meselesinde aileye yardım sağlamadıkları için Kral’a şikâyet ediyordu. Derken, Osmanoğulları birbirleri ile mahkemelik oldular! Sözcülüğünü ve liderliğini Beşinci Murad’ın torunlarından Osman Fuad Efendi’nin yaptığı 14 kişi, Halife’nin şirketlerden alınan paraları dağıtma biçimine itiraz etti ve Abdülmecid Efendi aleyhinde Nice Birinci Hukuk Mahkemesi’nde dâvâ açtı. Mahkeme, Osmanoğulları arasındaki anlaşmazlığı çözmeleri için Fransız Devletler Hukuku Enstitüsü üyesi Andre Mandelstam ile Yunanlı hukukçu ve La Haye Uluslararası Adalet Divanı’nın eski hâkimi Megalos Caloyanni’yi hakem tayin etti; Taraflar, hakemlerin girişimi ile 1938’de yeni bir protokol yaptı ve gelirlerin 69 mirasçı arasında ne şekilde paylaştırılacağı tekrar belirlendi.

HUKUKEN IMKÂNSIZ

Musul o sırada Irak’ın olmuştu ve ailenin petrol konusunda senelerce devam eden çabaları da Abdülhamid’e ait olduğu iddia edilen tapuların geçersiz kabul edilmesi yüzünden sonuçsuz kaldı. Hisse senedi çıkartılırken toplanan paraların sadece küçük bir kısmı Abdülhamid’in vârisleri ile hanedanın diğer mensuplarına intikal edebilmiş, büyük meblağlar ise aileye aracılık yapanlar tarafından götürülmüştü! Musul petrollerinin büyük hissesini ise İngilizler’in “British Petrolium” şirketi almıştı ve açılan dâvâlar artık peşpeşe kaybediliyordu. Yazdığım bu hadiseler Musul mücadelesinin az bir kısmıdır, işin içinde daha başka birçok taraf, meselâ “Bay Yüzde Beş” diye bilinen işadamı Kalust Gülbenkyan ile Musul petrollerindeki hissesi senelerden buyana tartışılan Türkiye de vardır... Musul konusunda taââ 2000’li yılların başına kadar sürdürülen mücadeleden hiçbir netice alınamaması meselenin hukukî yollarla hallinin bundan böyle imkânsız olduğunu göstermektedir ve taleplerde ısrar hâlinde artık başka yolların denenmesi gerekmektedir!

MURAT BARDAKÇI/GAZETE HABERTÜRK

 

 

 


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
300
  • Misafir 30 Ekim 2016 Pazar 10:22
    Büyük usta
  • Misafir 30 Ekim 2016 Pazar 10:22
    anadolu her 1000 yilda yeniden yapilaniyor simdi acaba kimler sahiblenecek
  • Misafir 30 Ekim 2016 Pazar 09:02
    tarihini bilmeyen kimliğini bilmezmiş ne doğru söz teşekür ler sayın bardakcı
Kalan karakter : 300