ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA
  • FETÖ/PDY’NİN GÜÇLENMESİNİ SAĞLAYAN FAKTÖRLER
    • Açık ve Örtük Dış Destekler / Güçler

Türkiye Cumhuriyeti Devletini silahlı bir kalkışma yoluyla ortadan kaldırmaya cüret edebilecek bir güç ve organizasyon kapasitesine ulaşan bir örgütün uluslararası bağlantılarının olmaması düşünülemez.

Komisyonun 9.11.2016 tarihli toplantısına katılarak Komisyona bilgi veren Eski MİT Müsteşarı Emre Taner;

  • “Örgütün 1970’li yıllarda eğitim faaliyetlerine önem verdiğini, Fetullah Gülen’in İzmir Merkez vaizliğine gelişi ile birlikte yabancı ülkelerin birçok servis mensubunun “diplomat” kisvesiyle, çeşitli maskelerle konuyla ve grupla ilgilenmeye başladıklarını, 1975’li yıllarda bu ilginin başladığını ve süratle arttığını,
  • yıllar göz önüne getirildiğinde Batı’nın iyi huylu, iyi yüzlü bir İslam arayışını Fetullah Gülen üzerinden denemeye çalıştığının görüleceğini, angajmanlar ve temasların başladığını, tüm bunların izlendiğini, ancak ortada terör, suç ve yasa dışılık olmadığını, sadece ziyaret tarzında yürüyen faaliyetlere rastlandığını, ülke içinde ve dışındaki okullaşma faaliyetlerinde de büyük bir hızlanma müşahede edildiğini, o dönemde bu okullaşma faaliyetini yabancı etkisinde bir misyoner faaliyeti olarak yorumlanabileceğini,
  • Modern görüntü, yasalara saygılı tavırlar ve terörün dışında bir çizginin benimsenmesinin ülke içinde de, dışında da çeşitli çevreler tarafından hareketin o dönemde âdeta bir hoşgörü ve toleransla karşılanması sonucunu doğurduğunu,
  • FETÖ’nün en büyük özelliğinin, ciddi bir dış destek bulabilmesi olduğunu, tüm bu gelişmelere ve yasa dışı bir muhteva sergilememesine rağmen geleceğe dönük potansiyel bir tehdit anlamında örgütün MİT tarafından izlendiğini,
  • MİT’in konuya duyarlılık göstermesinin örgüt üzerinde olumsuz bir sonuç doğurduğunu, ülke içinde yeterli faaliyetin sergilenemeyeceği fikrinden hareketle Fetullah Gülen’in ABD’ye naklinin gündeme geldiğini, bunun örgütün dış destek sağlama ve hareket kabiliyetine önemli katkılar getirdiğini, küresel bir enstrüman niteliğini daha da güçlendirdiğini, bir başka deyimle, küresel sermayenin izdüşümü konumuna âdeta getirildiğini,
  • Örgütün kurumlarında yabancı damgalı insanların olduğunu söylemek mümkün olmamakla birlikte, yabancılarla temaslarının aşikar olduğunu, ABD’deki bütün temaslarda yabancılar ve gizli servislerin yer aldığını, gizli servisten alınan talimatlarla bu işin yürüdüğünü,”

Belirtmiştir. [1]

Gerek Fetullah Gülen’in Amerika Birleşik Devletleri’nde oturum izni alabilmesi için mahkeme nezdinde girişimlerde bulunan CIA eski istihbarat şefi Graham Fuller’in örgütle ilgili destek mahiyetindeki söylem ve faaliyetleri, gerekse örgütün yaklaşık 160 ülkede kurup işlettiği okulların uluslararası istihbarat ağlarının izin, gözetim ve kullanımı altında bulunduğuna dair ciddi emareler örgütün uluslararası güçlerle bir ortaklık içinde olduğuna kuşku bırakmamaktadır.[2]

Diğer taraftan Fetullah Gülen’in hayatını anlatan “Bir Gladyo Projesi The GULEN” isimli kitaba atıfla Ankara Çatı İddianamesinde aşağıdaki bilgilere yer verilmiştir:

- Eski FBI Danışmanı Paul L. Williams: Fetullah Gülen’in 2007 yılında sürekli oturma izni için mahkemeye başvurduğunu, 2007 Kasım ayı içerisinde bu başvurusunun ABD Vatandaşlık ve Göçmen İşleri Bürosu tarafından “Gülen’in CIA ile hem mali hem de siyasi ilişkide olması kuşkusu” ile reddedildiğini, sonraki süreçte FBI tarafindan “Bu adam tehlikeli, bu adamı ülkede tutamayız, geri göndermemiz gerekiyor” şeklinde mahkemeye bilgi verildiğini, ancak Graham Fuller isimli CIA görevlisinin duruşmanın hakimine “Bu adamın ABD’yi terk etmesine izin veremeyiz, çünkü olağanüstü kabiliyetleri haiz bir kişi olduğu” şeklinde beyanda bulunduğunu ve bu sayede oturma izni alabildiğini, kendisinin bu duruma çok şaşırdığını, üçüncü sınıf bir eğitimi olan adamın CIA tarafından korunmasına anlam veremediğini, bir ara eski istihbarat müdürlerinden Osman Nuri Gündeş ile Fetullah Gülen hakkında sohbet ederken kendisine hitaben “Orta Asya’daki her Gülen okulunda bir CIA ajanının bulunduğunu” anlatmıştır.

- Gazeteci-Yazar Wayne Madsen: Fetullah Gülen’in ABD oturma izni alabilmesi için CIA’nın Türkiye Masası şefi Graham Fuller, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abromowitz ve CIA Analiz Bölümü Direktörü George Fidas’ın kefil olduklarını, sonuçta yargıçların Fetullah Gülen’in faaliyetlerinin ABD’ye faydalı olduğu gerekçesi ile 2008 yılında oturma izni aldığını, ancak Adalet Bakanlığının Fetullah Gülen’in CIA sayesinde ABD’de olduğundan emin olduğunu beyan etmektedir.

- Uluslararası Avrasya Hareketi Başkanı Prof. Dr. Aleksandr Dugin: Fetullah Gülen okullarının NATO’nun jeopolitik lobisinin planlarına hizmet eden bir iletişim ağı olduğunu, Rusya’nın bu durumu fark etmesi üzerine bu okulları yasakladığını, bu okulların bulundukları bölgelerde yabancı casuslar gibi görev yaptıklarını, Rusya gizli servisi KGB’nin elinde Gülen okulları ile ilgili olarak mutlaka bilgi ve belgelerin olduğunu, aksi taktirde kanıt olmadan bu okulların kapatılamayacağını anlatmıştır.

- Moskova Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Leonid Savin: ABD’nin bu operasyonlarda Fetullah Gülen’i kullandığını beyan etmektedir.

- Tahran Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Asghar Fardi: ABD’nin Kafkaslar’da, Orta Asya’da kendilerine karşı bu grubu kullandıklarını ve hala kullanmaya devam ettiğini, bu çalışmaları ile iki tür İslam’ın olduğunu yaymaya çalıştığını, birinci İslam’ın İran modeli olduğunu, bu modelin atom bombası peşinden koşan, İsrail’in dünyadan silinmesini istediğini, ikinci İslam modelinin liderinin ABD’de yaşadığını, birlikte Ortadoğu Projesini yürüttüğünü, ikinci modelin birinci modele karşı kullanıldığını, böylelikle birinci modelin halklara ulaşmasının önünün kesilmesi amaçlandığını, gerçek İslam modelinin Orta Asya’da olduğu imajının yaratılmaya çalışıldığını ifade etmektedir. [3]

Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından Komisyonumuza sunulan 22.05.2017 tarihli ve 50-97549206 sayılı cevabi yazıda, FETÖ’nün dış desteğine dair şu değerlendirmede bulunulmuştur:

“FETÖ’nün gerek Türkiye sathına, gerekse de dünya geneline yayılan faaliyetlerini, kuruluş ve örgütlenme aşamalarından itibaren bir sistematik dâhilinde geliştirmesi ve son olarak seçimle başa gelmiş Hükümeti devirerek ülke yönetimini gasp etme girişiminde bulunacak kadar kendini güçlü görmesi ve organize olabilmesi, örgüt yapılanmasının perde arkasındaki dış desteğe işaret etmektedir.

Nitekim örgütün kod isim ve operasyonel hat/telefon kullanma gibi gizliliğe ilişkin yöntemler uygulaması, stratejik kurumlarda ortam dinlemesi yapma, telefon kayıtlarını ele geçirerek yasa dışı dinlemeler gerçekleştirme ve delil üretme gibi illegal faaliyetlerde bulunması, örgütün faaliyetlerini bir ya da birkaç istihbarat servisinin şemsiyesi altında geliştirdiği düşüncesini güçlendirmektedir.

FETÖ gibi varlık gösterdiği ülkenin eğitim, ticaret/iş ve basın sektörlerinde organize şekilde hareket eden, etkinliğini giderek arttıran, düzenli şekilde toplantılar gerçekleştiren, bulunduğu ülkenin kamuoyunu kendi ideolojisi çerçevesinde etkilemeye çalışan bir yapılanmanın, bu ülkelerin istihbarat servislerinin dikkatini çekmeden faaliyetlerine devam edebilmesi gerçekçi görülmemektedir.

Örgütün yurtdışında da “himmet”, “bağış”, “yardım” gibi adlar altında topladığı gelirleri ve illegal para transferlerini ülkenin ekonomik sistemine yasal yollardan kazandırma sürecinin de istihbarat kuruluşları tarafından göz ardı edilemeyecek boyutta olduğu değerlendirilmektedir. Nitekim söz konusu ülkelerin resmi makamları nezdinde, örgütün bahse konu faaliyetlerinin engellenmesine yönelik dile getirilen talepler karşısındaki duyarsız yaklaşım da FETÖ ile istihbarat servisleri arasındaki ilintileri destekler mahiyette olduğunu göstermektedir.

FETÖ, dünyanın farklı ülkeleriyle söz konusu ülkelerin ekonomik gücü, siyasi etkinliği, toplumsal yapısı çerçevesinde farklı ilişkiler geliştirmiş ve kurduğu irtibat ağları sayesinde destek almıştır. Bu bağlamda;

  • Az gelişmiş/gelişmekte olan ülkelerde yabancı bir yapılanmanın ülkenin eğitim, iş ve basın sektöründe varlık gösterebilmesi, söz konusu ülkelerdeki güç odakları ile çoğu zaman maddi çıkara dayalı iyi ilişkiler geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır. FETÖ/PDY’nin, Orta Asya ve Afrika’daki ulusal ve uluslararası kurumlarla geliştirdiği ilişkiler, bu duruma örnek teşkil etmektedir.
  • Türkiye’nin ekonomik, sosyal ve siyasal alanda göstermiş olduğu ilerlemeden rahatsız olan, ülkemizi bölgesel ve küresel ölçekte kendisine hasım ya da rakip olarak gören bazı devletlerin tutumundan kendi hedefleri doğrultusunda yararlanma cihetine giden örgüt, Ortadoğu’da Türkiye karşıtı politikalarıyla bilinen bazı ülkelerin yönetimleri/resmi kurumlan ile ilişkilerini geliştirmiştir.
  • Sosyo-ekonomik açıdan gelişmiş ülkelerde ise örgüt tarafından uzun yıllardır devam ettirilen lobi faaliyetleri neticesinde ve bu ülkelerin FETÖ’yü gerektiğinde Türkiye’ye karşı kullanılabilecek bir koz olarak görmeleri nedeniyle yapılanmanın faaliyetlerini sürdürmesine izin verilmiştir. Nitekim bazı Avrupa ülkelerinde, FETÖ mensuplarının hızla artan iltica taleplerinin öncelikli olarak ele alınması, örgütün söz konusu ülkelerdeki ilişkiler ağını göstermektedir.

Bir şahıs ya da örgütün yabancı istihbarat servisleriyle irtibatı, yapılan işin ve istihbarat servislerinin doğası gereği, son derece gizli bir şekilde yürütülmektedir. Günümüzün teknolojik gelişmeleriyle birlikte bu gizlilik daha da artmıştır. Bu nedenle aradaki ilişkileri ortaya çıkarmak için sonuçlardan ve mevcut emarelerden geriye gidilmek suretiyle bir kanaate varılabilmektedir. FETÖ/PDY’nin terör faaliyetlerinin yanı sıra, gerek Türkiye’de gerekse diğer ülkelerde, işbirliği yaptığı istihbarat servisleri ve güç odakları lehine çalışmalar da gerçekleştirdiği görülmektedir. Nitekim FETÖ/PDY’ye bağlı şahıs, kurum ve kuruluşlar, diğer bazı devletlerin menfaatlerine hizmet eden olaylar içerisinde bizzat yer almakta ya da destek vermektedir. Mavi Marmara olayında F.GÜLEN’in İsrail’e hak veren tutum ve beyanları, Adana’da durdurulan TIR’lar, Oslo Görüşmelerinin basma sızdırılması, Başbakanlık konutu ve çalışma ofisine dinleme cihazı yerleştirilmesi, Uludere olayı, 7 Şubat MİT Müsteşarımın ifadeye çağrılması, 17-25 Aralık süreci ile 15 Temmuz darbe girişimi, yabancı devletlerin hedefinde yer alan kurum ve kuruluşlarımızın, başka devletler lehine etkisiz kılınmasına yönelik faaliyetlerdir.

FETO/PDY’nin açık kaynaklara da yansıyan, yabancı istihbarat servisleri ile irtibatına yönelik iddialar açısından;

  • FETÖ/PDY lideri F.GÜLEN’in ABD’den ikamet izni alabilmesi için referans olan şahıslar arasında, eski CIA yetkilileri Graham FULLER ve George FIDES’ın de bulunduğunun ileri sürülmesi, G.FULLER’in “Siyasal İslam’ın Geleceği” isimli kitabında F.GÜLEN’e de teşekkür etmesi ve “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” adlı kitabında F.GÜLEN ile örgüt yapılanması hakkında övgü dolu ifadelerde bulunması,
  • FETÖ/PDY’nin lider kadrosunda yer alan Mustafa ÖZCAN’ın 10.10.2013’te F.GÜLEN’i; MİT Müsteşarlığının ABD’de örgüte karşı yürüttüğü faaliyetlerden “irtibat kanalları” aracılığıyla haberdar olduğundan bahisle uyarması,
  • FETÖ/PDY’nin sözcüsü konumundaki Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın eski Başkan Yardımcısı olan ve 15 Temmuz sonrası ölen Cemal Uşşak’ın 15.01.2014’te, Almanya’nın İstanbul Başkonsolosluğunda görevli Alman İstihbarat Servisi (BND) Temsilcileri ile gerçekleştirdiği görüşmede, Türkiye’nin siyasi ve ekonomik duruma ilişkin muhataplarına açıklamalarda bulunması, BND Temsilcisi’nin ise Cemal Uşşak’a; “17 Aralık Operasyonu, Türkiye'den Suriye'ye giden yardımı MİT'in mi Emniyet'in mi organize ettiği, seçimler sonrasında Türkiye'de nelerin yaşanacağı” hususlarında sorular yöneltmesi ve tarafların karşılıklı olarak “dershanelerin kapatılması, demokratikleşme süreci, paralel devlet, derin devlet, F. GÜLEN Hareketi” gibi konulardan bahsetmesi,
  • FETÖ/PDY mensubiyeti nedeniyle görevden alınan üst düzey Emniyet personelinin görevde bulundukları dönemde çok sayıda yabancı istihbarat servisi ile örgüt lehine temasta bulunması,
  • Teşkilat’a ait operasyonel bilgi ve belgelerin çalınarak/tahrif edilerek medyaya servis edilmesi ve bu yolla algı operasyonları yapılmaya çalışılması,
  • Stratejik devlet kuruluşlarında kritik görevlerde bulunan FETÖ/PDY mensubu şahısların, sahip oldukları bilgi ve belgelerle yabancı ülkelere kaçması,
  • İstihbarat kuruluşlarının KONGRA-GEL(PKK)/KCK’ya yönelik kaynaklarının deşifre edilmek suretiyle ülke güvenliğinin tehlikeye atılması,
  • Oslo Görüşmeleri’nin basına sızdırılması,

örgütün yabancı istihbarat servisleriyle ilişkisi bağlamındaki somut/spesifık vakalardandır.

Darbe girişiminin ardından yürütülen operasyonlarla örgütün yurtiçindeki faaliyetleri ve gücünün akamete uğratılması, FETÖ/PDY’yi yurtdışı yapılanmasına ağırlık vermeye sevk etmektedir. Örgütün Türkiye’ye hasım ülkeler nezdinde Türkiye karşıtı faaliyetler açısından vasat teşkil etme bağlamındaki öneminin 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında daha da arttığı değerlendirilmektedir. Sözkonusu karşılıklı çıkar ilişkisi FETÖ/PDY’nin istihbarat kuruluşlarının etki alanına daha fazla girmesine zemin oluşturmaktadır.”

  • Dinler Arası Diyalog Söylemi

Dinler arası diyalog söylemi neredeyse FETÖ ile özdeşleşmiş bir kavramdır. Bunun nedeni bu örgütün, dinler arası diyalog çalışmalarının adeta tek İslam dünyasındaki tek muhatabı ve diyalogu üstlenmiş yegâne aktör olarak kendini öne çıkarmış olmasıdır.

Konunun uluslararası ilişkiler boyutu, diyalogun başlatıcısının ve kurucu ilk muhatabının Vatikan olmasıyla daha büyük kritik bir anlam kazanmaktadır. Vatikan bilindiği gibi sadece Hıristiyanlığın en önemli teolojik merkezi değil aynı zamanda siyasal açıdan özerk bir devlettir. Bu bakımdan Vatikan’ın kendi içsel işleyişi bağlamında aldığı ve yayınladığı kararları Vatikan’ın teo-politik yapılanması göz önünde bulundurulduğunda, dinî olduğu kadar siyasal anlamları ve sonuçları bulunmaktadır.

Diyalog kavramının teolojik açıdan meşruiyeti 1962-1965 yılları arasında gerçekleşen Vatikan Konsili’nde oluşturulmuştur. Batılı araştırmacılar tarafından “XX. Yüzyılın en önemli dinî ve teolojik olayı” olarak nitelenen[4] ve 3 yıl kadar süren Konsil toplantıları sonucunda dinler arası diyalog çalışmalarının teolojik temelleri atılmıştır.

  1. Vatikan Konsili’nin Hıristiyan olmayan dinler ve bu dinlerin bağlıları hakkında ortaya koyduğu bakış açısını yansıtan bir dizi doküman yayınlanmıştır. Bunlar arasında en önemli ve temel olanı “Kilisenin Hıristiyan Olmayan Dinlerle İlişkisi” başlığını taşıyan Nostra Aetate adlı metindir. Nostra Aetate olarak bilinen doküman, dinler arası diyalog düşüncesinin temelini ve ilkelerini oluşturmaktadır. Belge insanlığın ortak sorunlarına dikkat çekilmiş, kilisenin insanları Hıristiyanlaştırma çalışmalarının tekrar gözden geçirmesinin gerekliliğine vurgu yapılmış, Hıristiyan olmayan dinlerde de hakikat ve doğrular bulunduğunu ve bunların İncil’e bir hazırlık olarak görülmesi gerektiği ifade edilmiştir.[5] Yeni bir misyon yöntemi olarak düşünüldüğünde dinler arası diyalog projesinin aşamaları ve varması tasarlanan sonuç şu şekilde özetlenebilmektedir: Hıristiyanlar, diğer dinlerden insanlarla karşılaştıklarında öncelikle teolojik tartışmalara girmeyecekler, aksine tüm insanlığı rahatsız eden küresel ve bölgesel sorunların çözümünde birlikte çalışmak üzere işbirliği içine gireceklerdir. Böylece dünya barışı, refah ve adaletin yerleştirilmesi gibi ortak insanlık sorunlarını çözerken oluşan diyalog sayesinde kendi inanç ve yaşam biçimlerini aktarma fırsatı bulacaklardır.[6]

Bu bilgi ve belgeler ışığında bakıldığında diyalog kavramının gerçek anlamda diyalog sayılamayacağı, aksine kilisenin temel kuruluş amacı olan ‘misyon’ düşüncesinin yeni bir pratiği, çağa uygun bir yorumu olduğu yolundaki eleştirilere hak vermemek güçtür. Bu durumda diyalog, küresel dünyanın oluşturduğu yeni koşullar çerçevesinde kilisenin, özüne zarar vermeksizin kendini çağa uydurması, misyonunu dünyaya yeni yöntemlerle daha etkili biçimde anlatması anlamında ‘yeni misyon girişimi’ olmaktadır.[7]

Dinler arası diyalog düşüncesinin, dünyaya açıklananın ötesinde özel politik ve teolojik amaçlar taşıyan bir proje olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Ankara Çatı İddianamesinde “toplumları İncil'e göre yeniden inşa etme ve kültürlere girme bir diyalog süreci içerisinde gerçekleştiği” belirtilmiş ve “ökümenik diyalog kavramının bütün insanları ortak bir dini tecrübe fikri temelinde birleştirme düşüncesi” olduğuna dikkat çekilmiştir.[8]

  • FETÖ’nün Diyalog Söylem ve Politikası

FETÖ’nün çekirdek kadrosu diğer pek çok ulusal, dinî ve hümanist konuda olduğu dinler arası diyalog konusuna da araçsal bir mantıkla yaklaşmış, diyalog çalışmalarının örgüte ulusal ve küresel ölçekte sağlayacağı güç ve ayrıcalığı hedeflemiştir. Bu çerçevede Batı toplumlarında kurgulanan İslamofi, cihadist İslam, İslamî radikalizm gibi kavramları sorumsuzca bir kaldıraç olarak kullanmıştır. Böylece Batılı güçlerin beklenti ve politikalarına uygun ılımlı İslam’ın kendisi tarafından temsil edildiği izlenimini uyandırmıştır.

FETÖ lideri her zaman ve her davranışında görüldüğü gibi, dinler arası diyalog konusunda da bir tür gizlilik ve takiyye politikası izlemiş, fiilî durumdan vazife çıkararak adeta İslam dünyasının tek başına temsil eden bir otorite olarak öne çıkmaya çalışmıştır. Bu faaliyetin örgüt açısından, küresel bir aktör olma, küresel ölçekte edinilen ilişkiler üzerinden ülkemizde devlet ve toplum üzerindeki ağır bir vesayet kurma amacıyla ilişkili olduğu açıktır. Dinler arası diyalog çalışmalarında İslam dinini ve Müslümanlarını tek başına temsil etmesinin örgüte büyük bir güç ve hareket alanı kazandırması hedefi gözetilmiştir. Diyalog projesi, örgütün bir üst düzey örgütlenme aşamasında kullanmak üzere belirlediği etkili bir yayılma taktiği ve stratejisidir.[9]

Esasen her alanda yegâne aktör olma arzusu oldukça belirgin olan FETÖ lideri, dinler arası diyalog çalışmalarının, önünde geniş alanlar açacağını ve uluslararası toplum nezdinde özellikle de Hıristiyan-Yahudi dünyasında kendisine güçlü bir meşruiyet sağlayacağını fark etmiştir.  Diyalog kapsamındaki çalışmaların millî, İslamî hassasiyetler olmayıp Batılı küresel teolojik, politik ve finansal güçlerin amaçlarına ‘hizmet’ etme arzusu olduğu gözlemlenmiştir. Nitekim bu projenin bir parçası olmayı açıkça ilan ettiği tarihten itibaren örgütün önünün açıldığı, küresel ölçekte desteklendiği, yurt dışında pek çok ülkede okullar, dernekler, vakıflar vs. açtığı olguları bu düşünceyi desteklemektedir. Dinler arası diyalog, Fetullah Gülen için diğer dinlerin himayesine sığınmak ve onların amaçlarına gönüllü hizmetkârlık yapmak için vaz geçilmez bir araç işlevi görmüştür.[10]

Fetullah Gülen tarafından Papa’ya gönderilen mektupta İslam’ın yanlış anlaşılan ve tanınan bir din olduğu vurgulanmıştır. Bu durumun ortaya çıkışında en çok Müslümanların suçlanması gerektiğinin belirtildiği mektupta dikkat çeken en belirgin özellik, Papalık tarafından açıklanan diyalog misyonun bir parçası olmaya dair aşırı isteklilik ve sürekli olarak bunu vurgulayan abartılı tevazudur.[11] FETÖ çıkarcı ve pragmatist karakterini diyalog çalışmalarına da yansıtmış, Müslümanlardan söz ederken olanca hırçınlığını ve haşinliğini kuşanırken, diğer dinlere yaklaşırken son derece uysal, anlayışlı, mürai bir tutum sergilemiştir. İslam dininin ve Müslümanlarının haklarını ve onurlarını savunmak yerine, sürekli olarak bunları eleştirmiş ve zan altında tutmuştur. Vatikan’ın tek başına kararlaştırdığı, açıkladığı ve uygulamaya koyduğu ve aslında misyonun yeni bir yorumu olarak gördüğü dinler arası diyalog çalışmaları, ortak değerler aramak adına İslam inancının teolojik dönüşüme uğratılması (tahrif) şeklinde işletilmeye çalışıldığı görülmektedir.[12]

  • FETÖ’nün Dinler Arası Diyalog Bağlamındaki Faaliyetleri

Dinler arası diyalog çalışmalarında kendisini yegâne ve yetkin temsilci olarak gören FETÖ’nün bu konuda kuramsal ve pratik çalışmalara ağırlık verdikleri görülmüştür. Kendilerine ait ya da yakın yayın organlarında (Gazete, dergi, TV) diyalog konusuna İslam teolojisi ve tarihi açısından bir meşruiyet ve anlam kazandırmaya yönelik çalışmalar arttırılmıştır. Bu çerçevede örgütün yayın organı olarak bilinen Zaman Gazetesi’nde de dinler arası diyalog projesini destekleyici içerikte yazılar yayınlanmaya başlamıştır. Örneğin bir köşe yazısında diyalogun teolojik temellerinin araştırıldığı ve İslam ile diğer dinler (özellikle Hıristiyanlık arasında) ortak inanç unsurları bulunduğunun iddia edildiği görülmektedir:

“Ehl-i kitapla temel noktalarda birlikteyiz. Daha meşhur ifadesiyle amentüde ittifakımız vardır. Garip olan şudur ki, ittifak ettiğimiz amentüyü öne geçirmiyor da, ihtilaf ettiğimiz teferruatı ileri sürüp mutlak küfre karşı dayanışmamıza engel olarak görüyoruz.”[13]

FETÖ lideri ve çevresi 1995 yılından itibaren "Diyalog ve Hoşgörü" adı altında yürütülen yeni bir sürece dahil olmuşlardır. Bu süreçle birlikte FETÖ liderinin ve çevresinin söylemlerinde ve eylemlerinde radikal bir dönüşüm söz konusu gözlemlenmiştir. Bu dönüşüm sürecini yapıya ait Zaman Gazetesi'nin manşetlerinden izlemek mümkündür. Dinler arası diyalog projesine dahil olmadan önce söylemlerinde dinî ve millî kaygıları net biçimde ifade eden örgütün Papa’ya mektup olayından sonra tanınmayacak düzeyde değiştiği görülmektedir.

  • Değişim Öncesi Söylemler

“Papa yine sahnede...” (Zaman, 22 Nisan 1990)

“Vatikan ve İngiltere Tarsus'u ABD Patrikhane'yi Merkez yapmak istiyor.” (Zaman, 17 Haziran 1990)

“Patrikhane entrika peşinde... İstanbul'a gelen Yunan milletvekilleri hezeyan kustu: Patrikhane İstanbul'da mahpusmuş.” (Zaman, 18 Haziran 1991)

“Hıristiyan teşkilatlarının Müslümanlara yönelik çalışmaları endişe ile takip ediliyor. İslam Dünyası'nda Hıristiyanlık atağı…” (Zaman, 31 Ekim 1991)

 “PKK-Hıristiyan işbirliği...” (Zaman, 25 Şubat 1992)

“Maddi vaatlerle diyalog kurdukları çocukların beyinlerini yıkamaya çalışıyorlar.” (Zaman, 24 Temmuz 1992)

“Kiliseden sinsi tuzak: İslamî değerlere saygılı görünerek Müslümanlara Hıristiyanlığı anlatacaklar.” (Zaman, 9 Haziran 1993)

 “Patrikhane Lozan'ı zorluyor. Bartholomeos ve beraberindeki 13 patrik Türnepa Yönetim Kurulu Başkanı Rahmi Koç"un verdiği yemeğe katıldı.” (Zaman, 22 Eylül 1995)

  • Değişim Sonrası Söylemler

“Vatikan'dan sıcak mesaj...” (Zaman/17 Nisan 1996)

“Patrik Bartholomoes ve F. Gülen Hocaefendi toplumsal barışın önemini vurgulayan konuşmalar yaptılar.” (Zaman, Ekim 1996)

“Medeniyetler arası diyalog için ilk adım; Fener Rum Patriği Bartholomoes konuşmasının ardından, F. Gülen'e bir hediye takdim etti.” (Zaman, 2 Ekim 1996)

“Vatikan'da uzlaşma zirvesi.” (Zaman, 9 Şubat 1998)

“F. Gülen Hocaefendi, İslam ve Hıristiyan dünyasını temsilen "Dinler Arası Diyalog" çerçevesinde Papa 2. Jean Paul ile yarım saat görüştü. Bartholomoes: Bol ürün bekliyoruz.” (Zaman, 10 Şubat 1998)

“Ehl-i Kitap iftarda. İftara Rum Ortodoks Patriği Bartholomoes'un yanı sıra, Ermeni Ortodoks Patriği Mutafyan, İstanbul Musevi Hahambaşısı David Aseo... katıldı.” (Zaman, 24 Aralık 1998)

“F. Gülen'in başlattığı diyalog çalışmaları sürüyor. Gülen önceki gün İstanbul'da Yahudi Örgütleri Başkanları Konferans Heyetini kabul etti.” (Zaman 10 Mart 1998)

“Harran'da Semavi Dinleri bir araya getirecek İlahiyat Okulu açılmasının, hoşgörü ve uzlaşmaya katkı sağlayacağı vurgulandı.” (Zaman, 15 Şubat 1998)

Zaman Gazetesi’nin manşetlerinin kronolojik incelenmesi, örgütün Dinler arası diyalog konusundaki keskin düşünce ve politika değişikliğini açıkça ortaya koymaktadır.

  • Fetullah Gülen'in 9 Şubat 1998 Vatikan Ziyareti

Örgütün medyadaki en önemli yayın aracı olan Zaman Gazetesinin manşetlerinden de anlaşılacağı üzere, Fetullah Gülen’in Vatikan ziyareti, Örgütün meseleye olan yaklaşımını kökten değiştirmiştir. Bu yüzden Vatikan Ziyaretinde nelerin konuşulduğu, ziyaretin içeriğinin ne olduğu önem kazanmaktadır. Ancak bu ziyaretin ve görüşmenin içeriği, taraflarca ayrıntılı bir şekilde açıklanmamakta, yapılan açıklamalar ise yüzeysel kalmaktadır. Bu görüşmeye, -muhtemelen dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve/veya Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in şifahi talimatlarıyla- Türkiye’nin Vatikan Büyükelçiliği de dahil olmuştur. Komisyonun konu ile ilgili bilgi talebine istinaden Dışişleri Bakanlığınca Komisyona gönderilen 16.01.2017 tarihli ve 48193831-951.03-2016/11767248 sayılı cevabi yazıda bu görüşmeye ilişkin olarak aşağıdaki açıklamalara yer verilmiştir:

“Fetullahçı Terör Örgütü Lideri Fetullah Gülen, 9 Şubat 1998 tarihinde Vatikan’da Papa John Paul II ile görüşmüştür.

Bakanlığımız arşivinde yapılan araştırmada, sözkonusu ziyaretin hemen tüm aşamalarında, dönemin Türkiye Latin Katolik Episkopal Konferansı Genel Sekreteri Monsenyor Georges Marovitch’in, Fetullah Gülen’e eşlik ettiği, Vatikan’daki görüşmeler sırasında da Fetullah Gülen’i muhataplarına takdim ettiği ve tercümanlık yaptığı anlaşılmaktadır.

FETÖ liderinin sözkonusu ziyareti öncesinde 6 Şubat 1998 tarihinde Zaman Gazetesi imtiyaz sahibi Alaeddin Kaya, Vatikan Büyükelçiliğimizi ziyaret ederek, FETÖ liderinin Roma’ya gelerek Vatikan’da Dinlerarası Diyalog Konseyi Genel Sekreteri ve akabinde Papa tarafından kabul edileceğini bildirmiştir.

Vatikan ziyareti çerçevesinde Fetullah Gülen, 8 Şubat 1998 tarihinde Roma’ya varmış ve havaalanında o dönemki Vatikan Büyükelçimizce karşılanmıştır.

Adıgeçen, 9 Şubat 1998 tarihinde saat 09.00’da, Vatikan’da Papalık Dinlerarası Diyalog Konseyi Başkanı Kardinal Francis Arinze ile bir görüşme gerçekleştirmiştir. Gülen bu görüşmede muhatabına, Şanlıurfa’nın Harran ilçesinde çeşitli dinleri inceleyen bir üniversite kurulmasını ve Filistin’in El Halil kentinde olduğu üzere, Müslüman ve Hristiyanlar için ortak bir ibadet yeri açılmasını istediklerini kaydetmiştir.

Fetullah Gülen aynı gün saat 11.00’de Papa John Paul II ile Marovitch’in tercümanlığı aracılığıyla yaklaşık yarım saat süren bir görüşme yapmıştır. Gülen bu görüşmede, Dokuzuncu Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel’in, Hazreti İsa’nın 2000. doğum günü vesilesiyle Papa’yı Türkiye’ye davetini hatırlatmış, bu konuda kendilerinin de evsahipliğinde yardımcı olabileceklerini, mutasavver ziyaret sırasında şayet Kudüs’e gitmeyi de arzu ederlerse, Yaser Arafat ile bu konuda görüşebileceğini ifade etmiştir. Gülen görüşme sırasında Papa’ya ayrıca, konuşmasında dile getirdiği konuları içeren 2 sayfalık Türkçe bir mektup da tevdi etmiştir.

Papa ise inananlar arasında diyalogun önemini vurgulamış ve bu sürecin devamını dilemiştir.

Ziyaret sonrasında, Gülen’in o dönemki Vatikan Büyükelçimize, Türkiye’ye avdetinde dönemin Dışişleri Bakanına (İsmail Cem) veya Müsteşarına bu konuda bilgi sunacağını bildirdiği, Bakanlığımız kayıtlarında yer almaktadır.”

  • Diyalog Uğruna İslam İnancının Tahrif Edilmesi

İslam inancı açısından Hz. Muhammed’in, Allah’ın son peygamberi olduğu ilkesi tevhit inancının ayrılmaz bir parçasıdır. Bu iki ilkeyi birbirinden ayırarak diğer din mensuplarıyla diyalog ya da farklı adlar altında ilişkiler ve birliktelikler kurma gerekçesiyle İslam’ın inanç esaslarını tahrif etmek İslam tarihinde benzeri görülmemiş bir sapmadır. Vatikan dokümanlarında, Hıristiyan cemaate hitaben, Müslümanlarla diyalog kurulurken Hıristiyanlığın temel ilkelerinin tartışma dışı tutulacağı, bunlar dışında kalan ilke ve değerler üzerinde uzlaşı aranacağı belirtilmiş iken, FETÖ’nün diyalog söylemindeki Hz. Muhammed’in peygamberliği ilkesini belirsizleştirme ve önemsizleştirme, en hafif tabiriyle ikinci plana atma çabaları, örgütün sınır, ilke ve değer tanımazlığına dair çarpıcı bir kanıt niteliği taşımaktadır. ETÖ/PDY’nin bu en temel ve yüce kavramı bile araçsallaştırdığı, Batılı çevreler nezdinde güç ve itibar elde etmek için İslam inancının temel taşlarıyla bile oynamaktan çekinmediği, buna karşılık Batı dünyasının haksız görüş ve uygulamalarına yönelik bir itiraz ve eleştiri geliştirmediği görülmüştür.

Bu çalışmaların kendi örgütüne Batılı çevreler gözünde kazandıracağı itibar ve meşruiyet uğruna, Müslüman dünyasının temel sorunlarını ve duyarlılıklarını gündeme getirmekten kaçınmasının yanında daha da kötüsü İslam’ın teolojik tasavvurunun dönüştürülmesine öncülük etmeye soyunmuştur. Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığının FETÖ konulu raporunun “FETÖ/PDY Dinler Arası Diyalog Adına Din Mühendisliği Yapan ve Kelime-i Tevhidi Parçalayan Bir Harekettir” başlığı altında, İslam inancı açısından kabul edilemez bu yaklaşıma dikkat çekilmekte[14] ve “Ancak diyalog adına ortak bir dinî teoloji veya dinî kültür birliği oluşturma çabası kabul edilemez. Hele bunun için kelime-i tevhid parçalanarak Hz. Muhammed’in risaleti görmezden gelinerek bir ilişki geliştirilemez. Böyle bir tutuma dinî açıdan onay vermek mümkün değildir. İslam’ın mümini olmak ancak Kelime-i Tevhid’in bütününe iman ve ikrar ile gerçekleşir.”[15] denilmektedir.

Kısacası Fetullah Gülen’in dinler arası diyalog projesine, genelde Müslümanların özelde de milletimizin yararına olacak duygu ve düşüncelerle dahil olmadığı, aksine ülkemiz ve Orta Doğu üzerinde hesapları olan küresel güçlerin bir partneri olmaya ve böylece güç ve itibar devşirmeye çalıştığı anlaşılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “…şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.” sözleriyle dikkat çektiği tehlikeli bir durum ile karşı karşıya olduğumuzun bilinmesi büyük önem taşımaktadır.

  • Ilımlı İslam Projesi

FETÖ örgütü ülke içinde sürdürdüğü örgütsel yapılanmasını belirli bir aşamaya getirdikten sonra, dünyaya açılmaya ve küresel bir aktör olmaya karar vermiştir. Ilımlı İslam kavramı, politik ve teolojik düzlemde şiddet, sertlik yanlısı olmayan esnek, uzlaşı ve diyaloğa açık bir din anlayışını tanımlamak üzere kullanılmaktadır. Daha da açık bir anlatımla, cihat ve terör gibi yöntemlere karşı olan, bu yöntemlerin İslam’a ve Müslümanlara zarar verdiğini ileri süren, İslam’ın imajını dünyada kötü gösteren, İslam’ı ılımlı bir dille, kültür, sanat ve düşünce ürünleri üzerinden tanıtmanın doğru olduğunu savunan yaklaşımdır.

Ancak bunların dışında yer almayı hak edecek düzeyde özel bir tasarım olduğu anlaşılan ‘ılımlı İslam’ projesini anlamak için stratejik akla ihtiyaç duyulduğu açıktır.

15 Temmuz hain darbe girişiminde parmağı olduğu düşünülen ve olay sürecinde çokça adı geçen Amerikalı strateji uzmanı ve İslam-Ortadoğu üzerinde pek çok çalışmaları bulunan Graham E. Fuller üzerinde durmak gerekir. ‘İslamsız Dünya’ tanımlamasını tıpkı ‘Ilımlı İslam’ gibi ilk defa kullanan Graham E.Fuller olmuştur.[16] Her ne kadar Fuller kitabında bu kavramı Orta Doğu’da olan bitenler hakkında İslam’ı aklamak için kullanmış görünse de eserinde Ilımlı İslam ile gerçekleştirilmek istenen düzenin gerçek anlamı olarak kullanılmaktadır.[17] Varşova Paktı’nın tasfiye edilmesinin ardından düşmansız kalan NATO’nun kendine yeni düşman olarak İslam’ı ve Müslümanları seçtiği, nitekim bu yeni politikanın bir uygulaması olarak dünyadaki sıcak çatışma bölgelerinin neredeyse tamamının Müslüman coğrafya olduğu görülmektedir.

Dinler arası diyalog projesi yaşanan kıyım ve zulümlere karşı kutsal değerler üzerinden ortak bir tepkiyi kurumsallaştırmak yerine, İslam dininden kaynaklanan direnci kırmaya ve Müslüman kimliğini açık zülme karşı ‘ılımlılaştırma’ya çalışmıştır. FETÖ ise bu projenin bir parçası olma arzusu içinde olmuştur. Örgüt, küresel siyaset borsalarının muktedir müşterilerine kendi meşrebini yıllarca “ılımlı İslam, protestan Müslümanlık, dinler arası diyalog, hoşgörü, uzlaşmacı Müslüman vb.” ambalajlarla sunmaya çalışmıştır.

Kendisini, radikal olarak tanımladığı Refah Partisi’nin karşısında olan, ılımlı bir İslam yorumu olarak gösteren ve bu konumlanma üzerinden Türkiye’de bazı çevrelerden ve Batı’dan destek bulan Gülen ve örgütü, siyasal alanda Erbakan’ın ve toplumsal alanda ise diğer İslamcı hareketlerin ortaya koyduğu yaklaşımlara karşı alternatif “ılımlı İslam” kavramını piyasaya sokmuş ve bu yaklaşımın Türkiye’deki laik sistem ile hiçbir kavgasının olmadığını her fırsatta dile getirerek esas hedefini perdelemiştir.

  • Türk Okulları ve Türkçe Olimpiyatları Argümanı

15 Temmuz Darbe Girişimi ve 17-25 Aralık 2013 tarihlerinde yaşanan ekonomik darbe girişiminin yaşanmamış olduğu varsayıldığında, bugün FETÖ olarak tanımlanan grubun/ yapının kamuoyunun genelinde çok uzun yıllar boyunca olumlu ifadelerle anıldığını söylemek mümkündür.

Bu olumlu algının temelinde yatan temel unsurun ilk elde “din” olgusu olduğunu söylemek mümkünse de, siyasi görüş ve dini inanç düzeyi çok farklı daha geniş bir kitle tarafından “kabul görmesi”nin altında yatan ana etkenin, eğitim-öğretim alanındaki faaliyetleri olduğunu belirtmek gerekir.

“Cemaat” okullarının ülke kamuoyunda en geniş şekilde kabul ve kıymet görmesi ise, yurt dışında 1990’ların başlarında kurulmaya başlayan ve başarılı örneklerle her yıl sayılarını biraz daha artıran okullar açılmasıyla gerçekleşti.

Doksanlı yıllarda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasının ardından, FETÖ/PDY, ülkemiz yöneticilerinin ve halkın desteği sayesinde, Orta Asya ülkelerinde komünizm sonrası ortaya çıkan eğitim boşluğunu doldurma ve Anadolu’nun Müslüman kimliğini oralara taşıma iddiasıyla okullar açarak faaliyetlerde bulunmuştur. FETÖ/PDY, sözde bu gayeleri gerçekleştirme görüntüsü altında, ülkemizde toplum ve yönetici desteğini arkasına almak için İslam’ı ve eğitimci imajını gizli ajandasını gerçekleştirmek üzere bir perde olarak kullanmıştır. Aslında, kurduğu bu kuruluşlar vasıtasıyla küresel güçlerin siyasi emellerini hayata geçirmenin bir aracı hâline gelmiştir. Böylece örgüt, gerek insan gerek mali kaynaklarını artırmanın ve ülkelerin yönetiminde söz sahibi olmanın yollarını kolayca elde etmiştir.[21]

FETÖ’nün, gerek sivil toplum (halk), gerekse siyasal toplum (devlet) nezdinde olmak üzere, Türkiye genelinde çok geniş bir ilgi ve itibar görmesinin eğitim-öğretim bağlamındaki en önemli ikinci sebebi ise Türkçe olimpiyatları olmuştur.

Öyle ki, Türkçe olimpiyatlarını, olimpiyat kavramında hareketle, sadece bir yarışma gibi algılamak ve değerlendirmek yanıltıcı olacaktır. Zira içerisinde yarışmalar olsa da, bundan ziyade, okulların bulunduğu ülkelerden öğrenci çocukların Türkiye’ye getirilmesi, rengârenk mahalli kıyafetleriyle değişik marifetlerini sergilemeleri, her ırktan ve her renkten çocukların Türkçe konuşmaları, Türkçe şarkılar söylemeleri olimpiyatlara katılanların yüreğini daha çok okşamaktaydı.[22]  Türkçe Olimpiyatları, başka bazı prestijli organizasyonlarla birlikte, örgütün sempatizan ağını besleyip büyüten önemli icraatlardan birisi olmuştur.[23]

Görüldüğü gibi FETÖ eğitimi bir araç olarak kullanmış, ülke içinde ve dışında gelişen ve değişen tüm şartları fırsata çevirmiş, dini ve milli duyguları da istismar ederek büyük bir organizasyona dönüşmüştür. Tüm gücünü devletin tüm mekanizmalarını ele geçirmek üzere kurgulayan örgüt, öğrenci evlerinden, dershanelere, özel okullardan öğrenci yurtlarına kadar tüm alanlarda eğitim kurumları oluşturmuştur. Dershanelerinin yanında önemli sayıda öğrenci etüt eğitim merkezi de açan örgüt, çeşitli kurslardan motorlu taşıt sürücüleri kurslarına kadar tüm alanlarda yapılanmaya çalışmıştır. Örgütün, değişik kamu ve özerk kuruluşlarının eğitim bütçelerini de kendi yapısına aktardığına dair de önemli iddialar bulunmaktadır.

Sonuç itibariyle, yurt içindeki okullar ve dershaneler ile yurt dışındaki Türk okulları ve bağlantılı bir etkinlik olan Türkçe olimpiyatları, FETÖ’nün geri plandaki illegal faaliyet ve eylemlerini perdelemek amacıyla gözler önüne koyduğu masum faaliyetler olarak sahnelenmiştir.

  • Siyasi Konjonktüre Göre Hareket Tarzı (Fırsatçılık / Takiyye)
    • Fırsatçılık

FETÖ, yapısal özellikleri itibariyle sosyal, siyasal, kültürel ve dinî unsurlardan müteşekkil bir koalisyon hüviyetindedir. Zaman içerisinde değişen şartlar bütün bu unsurların tekrar tekrar gözden geçirilip yeniden yapılandırılması ve yeni koalisyonlar kurulması gibi bir sonuç vermiştir. Örgütün merkezindeki çekirdek yapı sabit kalmakla birlikte söylemler, projeler ve faaliyetler çok boyutlu değişim geçirmiştir.[24] Bu noktada “fırsat kollama” ya da “fırsatçılık” diye ifade edilebilecek bir durum ve vaziyet alıştan söz edilebilir. Gerek Gülen’in söylemlerinde, gerekse bizzat sevk ve idare ettiği örgütün fiilî reflekslerinde değişim ve dönüşüm gibi görünen birçok husus ise tedbir (takiyye) denilen ahlaksızlık stratejisiyle yakından ilişkilidir.[25]

Gizli hedeflerini gerçekleştirebilmek için Gülen, zaman ve zemine göre pragmatist bir tavır takınabilmiş ve her ortama uygun bir söylem geliştirebilmiştir. Onun kırk yıllık söylem ve eylemlerine bakıldığında Sünnî, Alevî, sûfî, hurûfî, radikal, demokrat, seküler, liberal, hümanist, diyologcu, çağdaş, modernist, milliyetçi, diye nitelendirilebilecek kadar birçok maskeyi ustalıkla kullanabildiği görülür.

28 Şubat döneminde askeri vesayetin önde gelen aktörlerine “Dershaneleri istediğiniz an size devrederim” diyen örgüt lideri, 2000’li yıllarda uygun siyasi şartlarda askeri vesayetin kaldırılması adı altında ordunun çeşitli rütbelerdeki subaylarını bertaraf etmeye kalkışmış; 1980’li yıllarda “Dünyadaki şeytanın, pisliğin başı Vatikan’dır” derken, 1998’de küresel güç odaklarının onayını almak ve uluslararası ilişkiler portföyünü genişletmek maksadıyla Papa II. Jean Paul’e hitaben son derece saygılı ve mütevazı bir mektup göndermiş, bu mektupta “Dinler arası diyalog misyonunuza gönüllü olarak hizmetkâr olmaya geldik” diyebilecek bir çizgiye gelmiştir. Örgüt, her yeni durumda, önüne açılan her yeni fırsat ve imkân alanında o duruma göre kendisini yeniden yapılandırmış ve yeniden tanımlamış olup bu yönüyle belli bir ideolojik tarife sığdırılması güç bir yapıdır. Örgüt için din bir endoktrinasyon aracıdır, asal bir unsur değildir.[26]

  • Takiyye

Kişinin canına veya malına yönelik bir tehlike karşısında inancını gizleyip gerektiğinde aksini söylemesi anlamında bir terim olan “Takiyye”, zorunlu durumlarda başvurulabilecek bir kolaylık (ruhsat) olup müminlerin kendilerinden olanları bırakıp kâfirleri dost edinmemelerini, fakat onlardan sakınıp korunma halinin bundan istisna edildiğini belirten âyete (Âl-i İmrân, 3/28) dayanmaktadır. Bunun dışında Kur’an’da, kalbi imanla huzur bulduğu halde küfür ve inkâra zorlanan kimsenin mâzur sayıldığını ifade eden âyetle (en-Nahl 16/106) Firavun’un tebaasından olup imanını gizleyen kimseden övgü ile bahsedilen âyetten (el-Mü’min 40/28) hareketle tehlike karşısında kişinin asıl inancını gizleyebileceği kabul edilmiştir.Örgütün gayr-i meşru işler çevirirken uyguladığı temel taktiklerinden biri de hedefe ulaşıncaya kadar tedbir adıyla takiyye yapmak olmuştur. Gerçek niyetlerini sürekli gizleyen örgüt elemanları, gayelerine ulaşmak için pekçok şeyi mubah addetmişler, İslam diniyle asla bağdaşmayan “ibahacı” çarpık bir anlayışı benimsemişlerdir. Örgüt, “Harp, hiledir”[27] hadisini çarpıtarak gayr-i ahlâki enstrümanlar kullanmakta bir beis görmemiştir.

Bizzat Fetullah Gülen tarafından belirtilen “hizmetin bekası ümmetin bekasıdır, bundan dolayı hizmetin bekası için haramlar helaldir” prensibine göre hizmetin devamını sağlamak için haram olan alkol almak, zina yapmak, kılık kıyafette değişiklikler, lüks yaşam gibi sıradan insanın kabul edemeyeceği her türlü davranışı örgüt mensupları rahatlıkla işleyebilmektedir. Burada amaç örgüt mensubu bürokratların deşifre olmasının önüne geçmektir.[28]

28 Şubat sürecinde gelen bir talimatta "eşinizin başını açın saçlarını yaptırsınlar, ruj ve kuaför paralarını biz ödeyeceğiz" diyerek tedbir uygulamasına geçildiğini, namazların cem edilerek kılınması ve kimsenin namaz kıldığını belli etmemesinin istendiğini, 28 Şubat sürecinde tedbire geçmeden önce Fetullah Gülen'in "günahı bana olsa da yolumuz için eşlerin başını açın diyebilsem" dediğinin söylendiğini, cemaatin mensuplarını bu şekilde önce alıştırıp daha sonra kesin emir olarak talimatın geldiğini, herkesin eşinin başını açmasını söylediklerini, talimata uymayanların dışlandığını, cemaat üyesi bazı kadınların bu talimata uyarken çok zorlanıp psikolojik olarak rencide olduğunu söylemektedir. [29]

Gülen’in kırk yıllık söylem ve eylemlerinde ikiyüzlü davranma, çift dilli konuşma boyutu o kadar çoktur ki, sırf bu hususta “Çelişkiler İnsanı” adıyla müstakil bir kitap yayınlanmış ve Gülen’in hemen her konuda yüzlerce çelişkisi ortaya konulmuştur.[30]

Gülen, Türkiye’de ve diğer Müslüman topluluklarda Hz. Peygamber motifini sıklıkla kullanıp istismar ederken, diyalog çalışmaları bağlamında ise Peygamber unsurunu Kelime-i Tevhid’den çıkartabilmiştir.

Söz konusu çelişkili durum, Gülen örgütünün birçok faaliyetinde gözlemlenen ikiyüzlü tutumun bir başka örneğidir. Modernizm, post-İslamizm ve diyalog vurguları Batı kamuoyuna ve yerli laik-modern kesimlere hitap ederken, gelenekçi dini tutumlar dindar taraftarları ve genel müslüman kamuoyununun manevi duygularını tatmin etmeye yöneliktir. Bazen aynı örgüt mensubunun, örneğin ABD’de yaptığı bir konuşma ile Türkiye’de yaptığı bir konuşma tamamen birbirine ters içerikler taşıyabilmektedir. Bu ikircikli tavrın arkasındaki tek motivasyonun pragmatizm olduğu açıktır.

Söz konusu durum, bilhassa neo-selefi yapıların önünü açarak küresel boyutta bir İslamofobi dalgası oluşturan, bu yolla müslümanların gelişmesini, davet örgütlenmelerini, siyasal faaliyetlerini vs. engelleyen Batılı stratejistler için eşsiz bir fırsat oluşturmuştur. Örgütü, genellikle kendilerinin kontrol ettiği terör gruplarına karşı etkili bir alternatif olarak dünyaya arzeden, yayılmasına, örgütlenmesine, okullar açmasına, kurumsallaşmasına yardım eden bu küresel güçler, kendilerine zararı dokunmayan ve hatta kullanışlı bir “İslami” yapıyı ana omurga üzerine yerleştirmeyi, böylece İslamiyet’in merkezini kontrol altında tutmayı arzu etmektedirler. Bu açıdan Gülen örgütünün, “İslamlaşmak” ile hiç alakası olmayan, sadece “İslam’ı dönüştürmek ve müslümanları kontrol etmek” amaçlı kökü dışarıda bir küresel projeye çoktandır evrildiği hususunda hiçbir kuşku bulunmamaktadır.

Diğer taraftan örgütün teşkilat yapılanmasının, lider ve örgütünün dili ve düşüncesine paralel biçimde “ikili” karakterde olduğunu söyleyebiliriz. Bu ikili yapı şeffaf ve gizli ağlar olarak açıklanabilir. Şeffaf ağlar, eğitim-öğretim faaliyetleri, sivil toplum ve meslek kuruluşları, uluslararası ve yerel ticari işletmeler, basın-yayın ve medya organları türünden legal yapılardan oluşmaktadır. Gizli ağlarda ise katı bir hiyerarşik yapının baskın olduğu görülür. Bu ağlar “devlete sızma” amaçlı oluşturulduğundan, gizlilik vazgeçilmez bir ilkedir. Sivil bürokrasi, yargı, kolluk kuvvetleri ve ordu bu gizli şebekenin kapsadığı farklı ağlardır. Beyin yıkama tekniklerinin uygulandığı bu ağlarda Gülen’in bir kanaat önderi olmasının ötesinde onun Mehdi-Mesih kimliği ve bu inancın etrafındaki ezoterik kurgu ön plana çıkar. Bu yüzüyle örgüt, gevşek bir “hizmet” yapısının ötesinde farklı çarkların birbirini döndürdüğü sistematik bir şekil alır.

Sözcü konumundaki kişiler bir taraftan kamuoyuna örgütün dinî bir hareket ve cemaat olmadığını deklare eder, bir taraftan da kendi tabanına takiyye icabı böyle bir deklarasyonda bulunulduğunu söyler. Yine örgütün kurmay kadrosu derin ilişkiler ağı içinde İsrail ve ABD ile görüşürken, kendi tabanına karşı İslam’ı takiyye gereği kullandığını söyler. Devasa bir yalan makinası gibi bir mekanizmaya sahip olan FETÖ’deki takiyye çok katmanlı ve çok kullanışlı bir araçtır.[31]

Özetle, Ahmet Davutoğlu’nun Komisyona gönderdiği 09.01.2017 tarih ve 104997 sayılı cevabi yazıda veciz bir şekilde ifade edildiği üzere “Bu yapı yıllarca, inançlı nesil yetiştirmeyi önceleyen bir dini cemaat ve hayır faaliyetleri yürüten bir sivil toplum hareketi olarak algılanmaya özel bir önem vererek, iktidarı hedefleyen gizli bir örgütsel yapılanma içerisinde olduğu gerçeğini gizlemiştir. ‘Hizmet hareketi’ tabiri iktidar odaklı hedef ve faaliyetleri en yakınlardan, toplumun genelinden ve hatta kendi mensuplarından bile saklamak için kullanılmıştır. İyiniyetli ve hayır aşığı Anadolu insanının kaynakları ilerde kullanılacak güç temerküzü için istismar edilmiştir.

  • 28 Şubat’ın Örgütün Gelişmesindeki Etkisi

70’li yıllardan itibaren FETÖ Türk siyasi hayatındaki gelişmeleri kendi amaçlarını gerçekleştirmek üzere kullanmıştır. Bu gelişmeler bazen gerçekleşmeden, onların yönlendirmeleriyle biçimlenmiş bazen de Türkiye’nin kendi iç dinamikleriyle ortaya çıkan süreçlerin sonuçlarından kendi amaçlarına uygun fayda sağlamışlardır. 28 Şubat süreci de bunların en önemlilerinden birisidir.

Erbakan’ın Başbakan ve Tansu Çiller’in de Dışişleri Bakanı olduğu 28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısında alınan 406 Sayılı Karar tarihe “post modern darbe” olarak geçen “28 Şubat” sürecini başlatmış ve “durumdan vazife çıkaran” güçler, seçilmiş bir hükümeti iş yapamaz hale getirerek istifaya zorlamışlardır. Bu maksatla, psikolojik harekât yöntemleri kapsamında, basın-yayın vasıtaları kullanılarak, “silahsız kuvvetler” yoluyla, iktidardaki demokratik yollarla seçilmiş REFAH-Yol koalisyon hükümetini oluşturan partiler itibarsızlaştırılmış, tüm topluma irtica korkusu yayılarak demokrasiye müdahale edilmiştir[32].

Bu süreci FETÖ’nün o zamanlardaki imamlarından olup sonradan örgütten ayrılan bir akademisyen şöyle resmetmiştir: Çevik Bir Paşa Fetullah Gülen'in ayaklarından tutmuş bir sopa gibi Erbakan merhuma ve İslamcılara vuruyor.” 1993-1998 yılları arasında bölge imamlığı yapan söz konusu akademisyen çok daha vahim bir iddia ortaya atar: “Fetullah Gülen 1993'den sonra Türkiye'nin 28 Şubat sürecine doğru evirileceğini biliyordu. Tahmin ediyorum Askerler onu uyarmışlardı. Emekli bazı paşalar ile sürekli görüşüyordu. Görüştüklerini biliyorduk. Kendisi de bize askerin kaygılarını ve hassasiyetlerini sık sık anlatıyordu.”[33] FETÖ elebaşının geçmiş darbelerdeki tutumu göz önünde bulundurulduğunda darbeleri desteklemesi sürpriz değildir. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Gülen Sızıntı dergisinin Ekim sayısında “Son Karakol” adlı makalesinde, “...Ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz” demiştir.

12 Eylül darbecilerine selam duran FETÖ elebaşı 28 Şubat sürecindeki MGK kararlarını “yanlış olsa bile sevaptır” diye meşrulaştırmıştır. Hâlbuki bu kararlar muhafazakâr ve dindar kesimlere hayatı zorlaştıracak anti-demokratik ve özgürlük karşıtı uygulamaları içermekteydi. Nitekim 28 Şubat döneminde Müslümanların tamamı neredeyse kovuşturmaya ve soruşturmaya uğramışken FETÖ desteklenmiş ve parlatılmaya çalışılmıştır. O dönemde pek çok dindar insan ve kurum yargısız infazlarla karşı karşıya kaldığı halde 28 Şubat brifinglerinde adı geçen, okul, dershane ve üniversiteleri arasında FETÖ’nün hiçbir kurum ya da kuruluşu kapatılmamış ve kovuşturulmamıştır.

FETÖ hem 28 Şubat sürecini desteklemiş, askeri bürokrasiye ve demokrasi karşıtı hareketlere meşruiyet sağlamıştır hem de benzer tabana dayandıkları muhafazakâr ve dindar bir iktidarı zayıflatmaya destek olmuştur.[34] Erbakan’dan hoşlanmadığını değişik ortamlarda ifade eden FETÖ elebaşı, il imamlarına Erbakan ve Milli Görüş hareketinden uzak olduklarını askerlere anlatması emrini vermiş, bununla kalmayarak emekli askerleri bol maaşla kendi kurumlarında istihdam etmiştir. Sahip oldukları medya organlarına meşru siyasi hükümet aleyhine çalışma emri vermiş ve kendisi de önce örgütün kendi yayın organlarında (Samanyolu TV) katıldığı programda 28 Şubatı olumlayan ve meşrulaştıran şu açıklamayı yapmıştır:

Asker demokratik yollarla sorunların çözümünü istedi.… Ülkemiz kriz içinde. Gücü temsil edenler krizi önlemelidir. Bu hükümeti değiştirin demek daha demokratik olur. Burada 'Askeriye muhtıra verdi' diye suçlanmak isteniyor. İsteselerdi, bu öyle bu böyle olacak diyebilirlerdi. Oturup onlarla meseleyi altı saat mülahaza etmezlerdi. Demokratik yollarla problemler çözülsün istediler” (29 Mart 1997'de Samanyolu TV).

Bu açıklamanın ardından 16 Nisan 1997 tarihinde Kanal D'den Yalçın Doğan'a verdiği röportajda daha da ileri giderek örgüt medyası tarafından “Beceremedeniz gidin” şeklinde manşetlere çekilen şu açıklamaları yapmıştır:

"Askerlerimiz bir yönüyle yaptıkları bazı şeylerden ötürü bazı çevrelerce, belki antidemokratik davranıyor sayılabilirler. Ama onlar konumlarının gereğini anayasanın kendilerine verdiği şeyleri yerine getiriyorlar. Hatta dahası, ben zannediyorum, onlar, bazı sivil kesimlerden daha demokrat. Herhalde onların temsil ettikleri kuvvet şu partiler arasında birbirini istemeyen insanların elinde olsa bir gece hızlı bir baskınla gelirler hasımlarını bertaraf ederler onun yerine otururlar. Kuvvet ellerinde olduğu halde çok mantıki davranıyorlar. Çok muhakemeli davranıyorlar. Epey zamandan beri. His öne çıkmıyor burada ve kuvvet, güç gösterisi şeklinde öne çıkmıyor. Bana demokraside daha dengeli geliyorlar, o açıdan."

Yine aynı programda İmam Hatip Liseleri’nin kapatılma sürecini başlatan kesintisiz 8 yıllık eğitime de destek veren Gülen, şu şekilde konuşmuştur:

“8 yıllık kesintisiz eğitim zannedildiği gibi bir tehlike değildir. İsteyen ortaokuldan sonra da İmam Hatip’e gidebilir. Şu anda İmam Hatip’lerde ihtiyacın çok üzerinde bir yığılma görülmektedir. Bu ihtiyaç fazlası farklı merkezlere yönelerek rejim için tehlike arz edebilir. Rejimi korumakla görevli kurumların haklı hassasiyeti de bu yüzdendir. Cumhuriyet ve laiklik şimdiye kadar hiçbir dönemde bu denli tehlikeye girmediği için, onu korumakla görevli kesimler, haklı olarak sesini yükseltmektedir. Millî Güvenlik Kurulu bir anayasal kurumdur ve kendi içtihatları gereği ülke ve rejim için tehdit ve tehlike gördükleri hususlarda tedbir ve teklif getirmeleri elbette sorumlulukları gereğidir ve bu içtihatları yanlış bile olsa kendilerine sevap getirir.” (Kanal D, 17 Nisan 1997)

Nitekim Gülen ve örgütü, darbecilere verdiği bu meşrulaştırıcı destek sonunda Refah-yol hükümetinin Başbakan Erbakan’ın istifasıyla düşmesi üzerine kurulan ANASOL-D azınlık hükümetinin kuruluşunu da kendi yayın organında “Hayırlı olsun” manşetiyle karşılamıştır.

28 Şubat’ın ilk hedefi olan meşru iktidarın 18 Haziran 1997’de devrilmesi gerçekleştirilirken, yine o sürecin dini referanslarla öne çıkan FETÖ liderinin parlatıldığı görülmektedir. Nitekim o dönemdeki pek çok dini grubun lideri aşağılanıp karalanırken FETÖ elebaşı medya aracılığıyla öne çıkarılıp topluma lanse edilmektedir. Bunun en iyi örneği, dönemin önemli haber programlarından “32. Gün”de FETÖ elebaşının hayatı ve faaliyetlerinin övücü bir şekilde aktarılarak örgütün ve elebaşının ödüllendirilmesidir.[35]

1998 yılı içinde ilginç bir başka gelişme ise FETÖ’nün uluslararası camiaya “malolma” ya da o camia tarafından “kabul edilme” girişimleridir. Bunlara örnek vermek gerekirse: 22 Ocak Türkiye Musevi cemaatinin önde gelen şirketlerinden Alarko Holding iftarına katılım,  23 Ocak’ta Papa II. Jean Paul’den Ramazan bayramı nedeniyle gelen kutlama mesajı, 9 Şubat’ta Vatikan’da ‘Dinlerarası diyalog’ adına Papa II. John Paul ile 30 dakika görüşme, 19 Şubat’ta Ortadoğu Barışı İçin Kiliseler Birliği’nden gelen üç kişilik heyetle görüşme, 25 Şubat’ta İsrail’den Sefarat Hahambaşı Eliyahu Bakhsi Doron ile görüşme, 7 Mart’ta semavi dinlerin önde gelenleriyle Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda bir araya geliş,  9 Mart’ta Amerikan Yahudi Örgütleri Başkanları Konferansı’ndan gelen bir heyetle buluşma ki bu heyet Ankara’da Başbakan Mesut Yılmaz, Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Çevik Bir, Meclis Başkanı Hikmet Çetin ve Dışişleri Bakanı İsmail Cem ile de görüşmüştür. Kısacası ulusal ve uluslararası düzeyde Erbakan ve İslamcı bir parti olarak lanse edilen RP kötülenirken onun yerine ılımlı bir dini figür olarak FETÖ elebaşı pazarlanmaya başlanmıştır[36].

FETÖ’yü gerçek anlamda büyüten ve basit bir cemaatten Paralel Devlet Yapılanmasına götüren sürecin ana ayaklarından biri 28 Şubat post-modern darbesinin yarattığı tahribat ve bu tahribatın FETÖ’cüler tarafından azami ölçüde değerlendirilmesidir. Örgüt, 28 Şubat sürecini desteklerken sürecin yarattığı travmadan istifade ederek özellikle 2000’li yıllarda ivme kazanacak şekilde kendi kadrolarına yer açmayı başarmıştır. Örgüt 28 şubat sürecinden hiçbir bedel ödemeden sürecin yerli ve yabancı aktörleriyle işbirliği yapmıştır. Örgüt ayrıca içerde kadrolaşmak için kadro temizliği yapmak üzere iyi bir müttefik görüntüsü verirken dışarda da giderek İslam vurgusu zayıflayan bir seküler inanç sistemi, barışçıl bir hareket görüntüsü vermiştir. 28 Şubat deneyimi bu anlamda örgütün suiistimal ettiği bir hızlandırıcı/kolaylaştırıcı rol oynamıştır. “Ilımlı İslam” kuşağı projesinin sahipleri bu yapıya sahip çıkıp desteklemiştir. Bu yapının 28 Şubat sürecinde oynadığı rolün anlaşılması yapının hakiki doğasını gösterecektir.

  • Dini, Milli ve Manevi Değerlerin Sömürülmesi

Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş sürecinde modernleşmenin etkisiyle Türk toplumunda din-devlet ilişkilerinde önemli değişimler ve iniş-çıkışlar yaşanmıştır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında ortaya konulan politikalar zamanla din alanında yasaklayıcı ve sınırlayıcı sonuçlar doğurmuş, din eğitimi hem ortaöğretim hem de yükseköğretim düzeyinde bir süre kesintiye uğramıştır. Dine karşı yasaklayıcı tutum ve baskılar, bazı açılardan Türk toplumunda devlete olan güveni etkilemiş, dolayısıyla bu durum din eğitimi ve hizmetlerinin bir süre yer altına inmesine neden olmuş, sonuç olarak Türkiye’ye ve benzeri süreçleri yaşayan ülkelere özgü “cemaat” adı verilen modern bir olgunun doğuşuna neden olmuştur.

Cemaatler, din eğitiminin yer altına indiği bir dönemde dini hizmetleri ve Kur’an eğitimini yürütmeye çalışan bazı dini figürler etrafında şekillenen yapılar olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye’de din eğitimi üzerindeki yasakların kısmen ortadan kalktığı 1950 ve sonrasında cemaatler dini hizmetlerin toplumun her birimine ulaştırılmasındaki yetersizlikten ve nispeten daha demokratik politikaların açtığı liberal ortamdan da yararlanarak varlıklarını korudular ve hatta giderek güçlendiler. Aslında devlet eliyle din eğitiminin verilmeye başlanması, imam-hatip okullarının ve yüksek islam enstitüleri ve ilahiyat fakültelerinin açılması cemaatlerin varlık nedenlerini yavaş yavaş ortadan kaldırmaya başlamıştı. Bu sebeple cemaatlerin bu okulları kendilerine az veya çok tehdit olarak gördükleri bilinmekteydi; cemaatler toplumda din konusunda devlete olan güvenin sarsılmasının getirdiği avantajı da bir anlamda kullanarak hayatiyetlerini devam ettirmekle kalmadılar büyüme imkanı da elde ettiler. İmam-hatip okulları, yüksek islam enstitüleri ve ilahiyat fakültelerinin daha eleştirel, akılcı ve modern bir yorumu benimsemelerine karşılık cemaatler geleneksel, muhafazakar ve halkın dini duygularına hitap eden bir din anlayışını önerdikleri için halk nezdinde önemli bir alternatif olma imkanı yakaladılar.  

Son on yıllarda Türkiye’deki toplumsal, demografik, ekonomik, eğitsel vb. gelişmeler birtakım cemaatlerde başlangıçta bulunmayan birtakım hastalıkları doğurmuştur. Kadrolaşma, ekonomik kazanımlar elde etme, eğitimli kadroları devşirme yoluyla bazı cemaatler kendilerine iktidar alanı açma kaygısına odaklanmıştır. Din eğitiminin uzun bir süre yasak, kısıtlı ya da yetersiz olmasının getirdiği boşlukta cemaatler bireylere “dindarlık” kazandırma yoluyla onları kendi yapılarına sorgusuz itaat eden mensuplar haline getirmiştir. Samimi duygularla din öğretme kaygısıyla ortaya çıkan cemaatler bir süre sonra mensuplarına avantaj sağlayan, mensubu olmayanları dışlayan, eleştiriye kapalı yapılara dönüşme eğilimi götermiştir. Bütün cemaatlerin aynı oranda bu hastalıklı özelliklere maruz kaldığını söylemek hakkaniyetli olmasa da  cemaatlerin bu türden zaaflara açık hale geldiği gözlenebilmektedir.

Örgütü bu arkaplan çerçevesinde incelediğimizde, bu yapının görünüşte bir “cemaat” olarak yapılandığı ve cemaatlerin bireyleri gizli yöntemlerle kendilerine bağlama tekniklerini son derece başarılı bir biçimde geliştirdiği görülmektedir. Ancak 15 Temmuz sonrasında ortaya çıkan gerçekler ve belgeler göstermiştir ki, Gülen başlangıçtan beri ya da başlangıcından çok kısa bir süre sonra iktidar hırsına kapılmış ve mensuplarını örgütsel bir mantık ve motivasyonla dünyevi iktidar için hazırlamaya başlamıştır. Bu yönüyle FETÖ diğer cemaatlerle sadece görünüşte benzeşmektedir.

  1. Yüzyılın ortalarındaki zayıflamış sığ haliyle geleneksel din eğitimini alan ve Said-i Nursi’nin öğrencileri tarafından başlatılan Nur Cemaatinin oluşturduğu bir zeminde kendisini bir lider olarak kabul ettiren Gülen önce bu cemaat içinde bir bölünmeye yol açmış, zamanla Said-i Nursi’nin eserlerini devre dışı bırakarak kendisini kült lider olarak kabul ettirmiştir.

Halkın İyi Niyetleri, Dini Duyguları, İnançları, Kutsalları ve Manevi Değerlerinin İstismar Edilmesi

Gülen, halkın dini yönden açlığını ve bu konudaki ihtiyaçlarını iyi okumuş, yukarıda anlatılan bu boşluğu iyi görmüş ve ilk adımlarını bu istikamette atmıştır. Ta gençlik yılarından itibaren planladığı anlaşılan sinsi hedefleri doğrultusunda Allah’ı, Hz. Peygamber’i, Kur’an’ı, Sahabeyi, Mehdî ve Mesih inancını kısaca halkın din adına kutsal gördüğü hemen her şeyi istismar etmiştir.

Kur’an ve yorumunun istismar edilmesi

03.06.1990 tarihinde Erzurum’da yaptığı bir vaazında güya heyecanlanıp Kur’an’ı cemaatin üzerine fırlatmış ve bu esnada da “Kur’an’a sahip çıkın! Rasulullah’a sahip çıkın!” diye bağırmıştır.

31.03.1991 tarihinde Pendik’te “Kutsilerin Ufku” konulu vaazında, bu kutsilerin Peygamberimiz ve ashabı olduğunu ifade ettikten sonra ahir zamanda “ikinci kutsiler” diye bir gruptan bahsetmekte ve onların geleceğini dile getirmektedir. “Kutsiler” sözüyle kendi grubuna bir kutsiyet atfetmektedir.

Bir defasında Gülen, yakın talebelerinden birini çağırıp: “Kur’an-ı Kerim’deki şu ayetler ve şu hadisler bana bakıyor” (yani bana işaret ediyor) demiştir.[37]

Hz. Peygamber’in İstismar Edilmesi

Gülen’in vaazlarında ve kitaplarında en fazla Hz. Peygamber’i istismar ettiği görülmektedir. Vaazlarında açıkça dile getirdiğine göre Hz. Peygamber, İzmir’e gelmekte, cemaatin arasında dolaşmakta ve onları teftiş etmektedir.

6 Nisan 1979 tarihli bir vaazında şöyle demektedir: “Birisi şöyle anlatır: ‘Gece bulunduğum yerde Rasul-i Ekrem’i gördüm. Bana dedi ki: “Ben şimdi teftişe çıktım. Buradan da İzmir’e gidiyorum.” Bir başkası şunu söyleyecektir: Gelip minbere oturdu veya mihrabın dibine oturdu. O cemaatin içinde isbat-ı vücud etti.”

7.4.1991 tarihli bir vaazında da Peygamberimizin aralarında dolaştığını, binlerce kişinin bunu gördüğünü belirttikten sonra “O sizin aranızdadır, Onun aranızda dolaştığını tahayyül ediyordum” demektedir.

9 Temmuz 1979 tarihli vaazında: Peygamberimizin yer yer vatanımızı teftiş ettiğini ifade etmektedir. “Onun teftişine hazır hale gelmenin havasını meydana getirmeye çalışıyoruz.” demektedir. Mefhar-i mevcudat Efendimiz mescidlerinize teşrif buyuruyor. “Gelecekten ne haber diyor?” Yüz kere var ki, kalbi aydın ve içi duru kimselerin alem-i menamında (uyku aleminde), belki de bazılarının yakazasında (uyanıkken) “Ben, İzmir’e gidiyorum” oradaki havaya bakacağım.” dediğini duydular kainatın fahrının. “Anadolu’da bana ihtiyaç var, gezmeye çıktım” dediğini duydular fahr-i kainat efendimizin. Sizin camilerinize geliyor. Seccadelere yüzünü yere koyan gençlerinize bakıyor. Yaşlılarınızın aşk heyecanını yokluyor. Cemaatinin kıvama gelip gelmediğine bakıyor.”

Mehdi ve Mesih algısının istismar edilmesi

Dini otorite meselesinde Gülen’in yaptığı çarpıtmalar içerisinde en önemli konulardan biri, Mehdilik ve Mesihlik’tir. Kendisi açıkça söylemese de bağlılarında böyle bir algının oluşmasına hem sebep olmuş, hem de göz yummuştur. Bu konuyla ilgili görülen rüyaları ve müntesipler arasında yayılan söylentileri reddetmemiş, adeta bilinçli bir şekilde bu algının yerleşmesine katkıda bulunmuştur. Onunla ilgili algı ve açıklamalarından anlaşıldığına göre, Gülen beklenen Mehdi ve Mesih olarak görülmektedir.[38]

Gülen, daha da ileri giderek çok sayıda kişinin bulunduğu ortamlarda kendisinin Mesih İsa olduğunu ima eden konuşmalar yapmıştır. Meselâ, Mesih İsa’nın İzmir’den çıkacağını, İzmir’in “belde-i tayyibe” (Sebe, 34/15) vasfını haiz olduğunu, Mesih İsa’nın üç önemli vasfının bulunduğunu, bunlardan birisinin de vaizlik olduğunu, ayrıca Mesih’in gökten nüzul etmeyeceğini, bilakis bir anne ve babadan geleceğini, onun güzel konuşacağını, kendisinin de güzel konuştuğunu, hatta Mesih İsa’nın İzmir’e gelip gittiğini söyleyerek kendisine kutsal bir kimlik giydirmeye çalışmıştır.[39]

İslami davet ve tebliğ, cami, kürsü, mihrap ve minber en önemli mekanlar, vaaz, hutbe ve sohbet gibi imkanlar ile imam, vaiz, hoca efendi, cemaat ve hizmet gibi kavramların istismar edilmesi

İslâmî tebliğ alenîdir, açıktır; gizliliği bir tebliğ metodu olarak kabul etmek doğru değildir. İslâm’da tebliğin en temel şartı dürüst ve güvenilir olmaktır. Oysa bu yapı, stratejisini yalan ve aldatma üzerine kurmuştur. Gülen’in geliştirdiği yanlış din algısının önemli bir tezahürü de imam, vaiz, hocaefendi, cemaat, hizmet, himmet gibi çeşitli İslamî kavramları istismar etmesi, dahası onları tahrif etmesidir. Örgüt hiyerarşisinde ve faaliyetlerinde sıkça kullanılan bu kavramların anlamları kaydırılmış, gelenekteki içerikleri boşaltılmış ve farklı anlamlarda kullanılmaya başlanmıştır. O kadar ki, bugün olumsuz çağrışımlar yaptığı için Müslümanlar bu kavramları kullanamaz hale gelmişlerdir.

Zekat, sadaka, burs, kurban, dua, beddua ve yemin gibi ibadetler dahi örgütün amaçları doğrultusunda çarpıtılarak İslam fıkhı ve fetvaların istismar edilmesi.

Gülen’in istismar ettiği bir diğer alan da fetvadır. Müntesiplerince mutlak dinî otorite olarak kabul edilmesinden istifadeyle Gülen, onların örgütsel bağlılıklarını kesintisiz sürdürmelerini temin gayesiyle geleneksel fıkıh kültüründe yer alan bazı hükümleri bağlamından ve amacından kopararak tehdit vasıtası haline getirmiştir. Örgütten ayrılmamak, tayin edilen yere gitmek, cemaatin belirlediği görevleri yapmak, belirlenen kişiyle evlenmek, sürekli maddi katkı sağlamak, elde ettiği bilgileri “abi, abla” ya da “imam”a ulaştırmak için talâkı üzerine söz vermek ve diğer ağır yemin şekillerini devreye sokmak; cemaat kanunlarına göre suç sayılan eylemleri cezalandırmak için verilen fetvalar burada örnek olarak zikredilebilir.

Şu halde bu örgütün neredeyse çiğnemediği esas ve hüküm, istismar etmediği değer kalmamıştır. Ortada tam bir ‘usulsüzlük’ vardır. Kur’ân âyetleri, özellikle de kıssalar belirlenen hedef, biçilen misyona göre yorumlanmış; hadis ve siyer alanında ‘muvazene ve tenasüp’ten mahrum son derece faydacı bir eklektisizm işletilmiş; bu şekilde bütün yanlışlar ‘güya’ Kur’ân ve sünnete dayandırıldığı için de iradeler ortadan kaldırılmıştır. 

Örgütün hemen her alanda sıklıkla kullandıkları takiyyenin doğal olarak bir “fıkhı” da teşekkül etmiştir. Bu bağlamda öncelikle İslam’ın sembolü sayılan temel ibadetlerin ya eda şekilleri değiştirilmiş, ya örgütün amacı doğrultusunda içleri boşaltılmış ya da tahrif edilmiştir. Mesela günde beş vakit olan ve bilinen şekliyle kılınması gereken namazın ya uygun bir zamanda arka arkaya topluca ya da kalben ima ile kılınabileceği yahut daha sonra kaza edilebileceği; Ramazan orucunun bu ay dışında uygun bir zamanda tutulabileceği fetvası verilebilmiştir.

Zekat paraları ve kurban ibadeti için halktan toplanan paralar, fakir ve yetimler adına toplanan sadakalar, öğrenciler için verilen burslar veriliş amacının dışında örgütsel amaçlara harcanmış, bunların çoğu yerine ulaşmamıştır.

İtaat ve ittiba kavramlarının istismar edilmesi

Yıllar boyu aldıkları eğitimden daha doğrusu telkinlerden sonra örgüt mensupları, liderden ve abi adı verilen yöneticilerden gelen her türlü talimatı âdeta “Allah ve Peygamber emri” olarak görmüşlerdir. Dini kural ve esaslara tamamen ters düşse dahi, verilen emirleri, “mutlaka bilmediğimiz bir hikmeti vardır” ön kabulüyle hiçbir fikir beyan etmeden, tartışmadan kayıtsız şartsız yerine getirmişlerdir. Onlar liderlerine sorgusuz sualsiz itaat ederken, İslam’da yer alan şu ilkeleri görmezlikten gelmişlerdir: “Yaradan’a isyanın olduğu yerde, yaratılana itaat yoktur. İtaat, ancak maruftadır”, yani din ve akıl tarafından doğru kabul edilen husustadır.[40]

Yıllar boyu yapılan bu dini görünümlü yoğun telkinlerle “kayıtsız şartsız itaat kültürü” ortaöğretim seviyesindeki körpe zihinlere öylesine kazınmıştır ki, artık bu gençlerde “muhakeme gücü, eleştiri yeteneği, hakikati araştırma hedefi” gibi hiçbir aklî çaba kalmamış, bunun yerini lidere ve abilere teslimiyet almıştır.

Gülen’in dini kuralları belirlemede yahut algılamada kendisini Kur’an ve Sünnet’in mutlak otoritesi yerine ikame ettiği anlaşılmaktadır. Zira Allah’ın korumasını kendisine kalkan edinerek söylediği her sözün hak ve hakikat olduğuna müntesiplerini inandırmıştır. Müntesipleri, Gülen’in “hakkı” temsil ettiğine ve hem dinî, hem de dünyevî saadeti elde etmenin yolunun ona teslim olmaktan geçtiğine inandıkları için onun her söylediğine mutlak itaat etmektedirler.

Şu halde gerek örgüt başının masum, yanılmaz ve seçilmiş olduğu algısının, gerekse müntesiplerinin mutlak itaat ve bağlılık tavrının, İslam’ın genel ilkeleriyle bağdaşır bir tarafı bulunmamaktadır.

Rüya, ilham, keşif, istihare, keramet, menkıbe, cifir gibi kavramların istismar edilmesi.

Örgütün, elemanlarını ve çevrelerindeki insanları yönlendirmede sıkça kullandıkları yöntemlerden biri de görülen veya görüldüğü iddia edilen rüyalardır. Genellikle söz konusu rüyalarda güya Hz. Peygamber görülmekte ve somut bir talimat vermektedir. Arsanın bağışlanmasından, okul yapımına, tweet atmaktan, oy vermeye kadar rüya formülü sıkça kullanılmaktadır.

Rüya, ilham, keşif, keramet, istihare gibi yol ve yöntemlerle elde edilen hükümlerin bir kesinliği olmadığı gibi bir bağlayıcılığı da yoktur. Dolayısıyla bu yollarla elde edilen bilgiler eğer dinin kesin hükümleri ile çatışıyorsa, onlara uyulması dinen yasaktır.  Peygamber dışında hiç kimsenin korunmuşluk/yanılmazlık (masumiyet, masuniyet ve mahfuziyet) niteliği bulunmamaktadır. 

Sonuç olarak, Gülen, söylem ve eylemlerini sahih dinî bilginin kontrolünden kaçıran denetimsiz bir ‘teoloji’ oluşturmuştur. Bu tasarruflarına dair tefsir, hadis, siyer ve fıkıh gibi İslâmî ilimler müktesebatı içinde kendince bir meşruiyet aramış ve bulmuş; bunun mümkün olmadığı zeminde ise bilhassa Hızır ve Mesih imaları ile rüyalar yoluyla Kur’ân ve sünnete aykırı da görünse yaptıklarında bir ‘hikmet’ ve bir ‘ilâhî onay’ olduğu kanaatini yerleştirmiştir. Gülen’in şahsı üzerinde oluşan bu kült, bizatihi onun tarifiyle ‘örnekleri kendinden olan hareket’ine de kollektif bir kibir yüklemiştir. Her yaptığında ilâhî bir sevk olan seçilmiş bir önderin rehberliğinde Allah’ın yeryüzündeki iradesini ve ‘istikbal projesini’ temsil ettiğine inanan kişi, darbe dâhil herşeyi meşru görebilmiştir. Ahmet Davutoğlu tarafından Komisyona sunulan 09.01.2017 tarih ve 104997 sayılı cevabi yazıda da ifade edildiği üzere, “Giriş sınavlarının sorularının çalınması, gerekli görülen yerlerdeki mevcut kişilerin tasfiyesi için kumpas kurulması, dini yasakların askıya alınması dahil her türlü gayriahlaki yöntem … seçilmişliğe/adanmışlığa dayalı Mesihçi zihniyet ile meşru kılınmıştır.”

 

[1] Emre Taner’in 09 Kasım 2016 tarihli Dinleme Tutanağı, TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı.

[2] Yurtdışı okullarının açılmasını mümkün kılan uluslararası destek hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. “Legal Görünümlü Faaliyet Alanları” Bölümü.

[3] Ankara Çatı İddianamesi, 4. Bölüm s. 109.

[4] Stephen B. Bevans, “Mission at the Second Vatican Council-1962-1965”, s. 1, file:///C:/Users/mehmet/Downloads/54-629-1-PB%20(2).pdf (Erişim tarihi: 03.12.2016)

[5]Nostra Aetate metni için bkz. http://www.vatican.va/archive/hist_councils/ii_vatican_council/documents/vat-ii_decl_19651028_nostra-aetate_en.html. Başka bir konsil dokümanı olan Lumen Gentium’da da alınan kararlar desteklenmekte ve şerh edilmektedir. http://www.vatican.va/archive/hist_councils/ii_vatican_council/documents/vat-ii_const_19641121_lumen-gentium_en.html (Erişim tarihi: 21.11.2016, saat: 14.22)

[6] Nostra Aetate, 2: 3.

[7] Nostra Aetate, 3:3.

[8] Ankara Çatı İddianamesi, 10.Bölüm, s. 375, 376.

[9] Ankara Çatı İddianamesi, s. 380.

[10] Ankara Çatı İddianamesi, s. 368.

[11] Nurettin Veren, FETÖ-İsimlerle ve Belgelerle 1966-2016, ss. 67-69.

[12] Olağanüstü Din Şûrası Kararları-Dini İstismar Hareketi FETÖ/PDY, Ankara, 2016, s. 31.

[13] Ahmed Şahin, “Ehl-i kitapla amentüde ittifakımız var!”, 17 Nisan 2000 Pazartesi tarihli Zaman Gazetesi.

[14] Olağanüstü Din Şûrası Kararları-Dini İstismar Hareketi FETÖ/PDY, s. 67.

[15] A.g.e.,s. 31.

[16] Graham E. Fuller, A World Without Islam, Little Brown & Company, 2010.

[17] Sait Yılmaz, “Yeni Orta Doğu: İslamsız Dünya”, http://usam.aydin.edu.tr/yeni_ortadogu.pdf, erişim tarihi: 10.12.2016, 18:30

[18] Olağanüstü Din Şûrası Kararları-Dini İstismar Hareketi FETÖ/PDY, s. 29

[19] 15 Temmuz Darbe Girişimi Toplumsal Algı Araştırması-Rapor, SETA, s. 12.

[20] Yurt dışındaki Türk okulları ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Legal Görünümlü Faaliyet Alanları Bölümü.

[21] Diyanet İşleri Başkanlığı, Dini İstismar Hareketi FETÖ/PDY: Olağanüstü Din Şûrası Kararları, Ankara, 2016, s. 69.

[22] Ag.e., s. 103-104.

[23] A.g.e., s. 60.

[24] M. Hakan Yavuz, “Neo-Nurcular: Gülen Hareketi”, [Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce: İslâmcılık içinde], cilt ed. Yasin Aktay, İletişim Yayıncılık, İstanbul 2004, VI. 306.

[25] Mustafa Öztürk, FETÖ’nün Genel Karakteristiği ve Teolojisi, Türkiye Günlüğü, sayı: 127, yaz, 2016, s. 28-52.

[26] Mustafa Öztürk’ün 18 Ekim 2016 tarihli Dinleme Tutanağı, TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı.

[27] Buhari, Cihad, 157; Muslim, Fiten, s. 75-78.

[28] (Gizli tanıklar-12) Ankara Çatı İddianamesi; 42-43, 155-156.

[29] (Gizli tanıklar-6) Ankara Çatı İddianamesi.

[30] Said Alpsoy, Çelişkiler İnsanı, Ümran Yayınları, İstanbul-2015, s. 300.

[31] Selahattin Adanalı, “Cemaatin Psikolojik Kaosu”, [Fethullah Gülen’in Dinî Söyleminin Eleştirisi içinde], ed. Mehmet Şahin, Evre Yayınları, İstanbul 2014, s. s. 170. Bkz: Mustafa Öztürk, FETÖ’nün Genel Karakteristiği ve Teolojisi, Türkiye Günlüğü, sayı: 127, yaz, 2016, s. 28-52.

[32] Türkiye Büyük Millet Meclisi Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu Raporu, s. 922

[33] www.star.com.tr/mobil/24detay.asp?Newsid=1004756 (Erişim tarihi: 27.01.2017)

[34] Abdullah Dilipak yazısı..

[35] https://youtu.be/AslMXMCm5Z4 (Erişim tarihi: 27.01.2017)

[36] http://www.ongunhaber.com/haber/guncel/gizli-kardinal-fetullah-gulen/4253.html (Erişim tarihi: 27.01.2017)

Ayrıca bakınız Mehmet Kutlular röportajı: Nur Cemaatinin önde gelenlerinden Yeni Asya’nın sahibi, Mehmet Kutlular devletin Fethullah Gülen ve hareketini kullandığını Ruşen Çakır’a şöyle ifade ediyordu: “Derin Devlet denen şeye dayanıyor bunun ucu. 1980’den sonra devletin politikası değişti. Görevlendirilen insanlar cemaatlerin ileri gelenleriyle temas kurdular. Cemaate (Gülencilere) daha ziyade istihbarattan olanlar gitti. Bana da geldiler; ‘Yurtdışında Milli Görüş ve Süleymancılar’a karşı birlikte çalışalım’ dediler, ama ben reddettim...Devlet, ‘Atatürk’e saygılı olun biz de size yardımcı olalım’ demiştir. Bakın bazı İslami gruplara, 12 Eylül’den sonra birden palazlandılar. Acaba kendi güçleriyle mi... Hayır.” (26 Haziran 1999-Milliyet)

[37]  Erdoğan, Şeytanın Gülen Yüzü, s. 41.

[38] Erdoğan, Şeytanın Gülen Yüzü, İstanbul 2016, s. 127, 164-165.

[39] A.g.e., s. 37-41.

[40]  Buhârî, Ahbâru’l-âhâd, 1; Ahkâm, 4; Müslim, İmâre, 40; Ebû Dâvûd, Cihâd, 87; İbn Hişâm, Sîret, VI, 53

 

<< FETÖ'NÜN TEŞKİLATLANMA ŞEMASIFETÖ'NÜN LEGAL GÖRÜNÜMLÜ FAALİYET ALANLARI >>


Değerli Haberturk.com okurları.

Haberturk.com ekibi olarak Türkiye’de ve dünyada yaşanan ve haber değeri taşıyan her türlü gelişmeyi sizlere en hızlı, en objektif ve en doyurucu şekilde ulaştırmak için çalışıyoruz. Yoğun gündem içerisinde sunduğumuz haberlerimizle ve olaylarla ilgili eleştiri, görüş, yorumlarınız bizler için çok önemli. Fakat karşılıklı saygı ve yasalara uygunluk çerçevesinde oluşturduğumuz yorum platformlarında daha sağlıklı bir tartışma ortamını temin etmek amacıyla ortaya koyduğumuz bazı yorum ve moderasyon kurallarımıza dikkatinizi çekmek istiyoruz.

Sayfamızda Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına ve evrensel insan haklarına aykırı yorumlar onaylanmaz ve silinir. Okurlarımız tarafından yapılan yorumların, (yorum yapan diğer okurlarımıza yönelik yorumlar da dahil olmak üzere) kişilere, ülkelere, topluluklara, sosyal sınıflara ırk, cinsiyet, din, dil başta olmak üzere ayrımcılık unsurları taşıması durumunda yorum editörlerimiz yorumları onaylamayacaktır ve yorumlar silinecektir. Onaylanmayacak ve silinecek yorumlar kategorisinde aşağılama, nefret söylemi, küfür, hakaret, kadın ve çocuk istismarı, hayvanlara yönelik şiddet söylemi içeren yorumlar da yer almaktadır. Suçu ve suçluyu övmek, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre suçtur. Bu nedenle bu tarz okur yorumları da doğal olarak Haberturk.com yorum sayfalarında yer almayacaktır.

Ayrıca Haberturk.com yorum sayfalarında Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinde doğruluğu ispat edilemeyecek iddia, itham ve karalama içeren, halkın tamamını veya bir bölümünü kin ve düşmanlığa tahrik eden, provokatif yorumlar da yapılamaz.

Yorumlarda markaların ticari itibarını zedeleyici, karalayıcı ve herhangi bir şekilde ticari zarara yol açabilecek yorumlar onaylanmayacak ve silinecektir. Aynı şekilde bir markaya yönelik promosyon veya reklam amaçlı yorumlar da onaylanmayacak ve silinecek yorumlar kategorisindedir. Başka hiçbir siteden alınan linkler Haberturk.com yorum sayfalarında paylaşılamaz.

Haberturk.com yorum sayfalarında paylaşılan tüm yorumların yasal sorumluluğu yorumu yapan okura aittir ve Haberturk.com bunlardan sorumlu tutulamaz.

Haberturk.com yorum sayfalarında yorum yapan her okur, yukarıda belirtilen kuralları, sitemizde yayınlanan Kullanım Koşulları’nı ve Gizlilik Sözleşmesi’ni peşinen okumuş ve kabul etmiş sayılır.

Bizlerle ve diğer okurlarımızla yorum kurallarına uygun yorumlarınızı, görüşlerinizi yasalar, saygı, nezaket, birlikte yaşama kuralları ve insan haklarına uygun şekilde paylaştığınız için teşekkür ederiz.

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
2000
Kalan karakter : 2000