ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA

FETÖ’NÜN GERÇEKLEŞTİRDİĞİ, KULLANDIĞI VEYA MANİPÜLE ETTİĞİ OLAYLAR

Fetullahçı Terör Örgütü, mutlak iktidara giden yolda önüne engel olarak çıkabilecek kişi, kurum, kuruluş veya grupları bertaraf etmek ya da kontrolüne almak amacıyla düzmece olaylar sahnelemiş, kumpaslar tertiplemiş, hadiseleri gerçeğe aykırı bir şekilde yansıtmış ya da gerçeklik boyutu olan kimi olayları kendi amacına hizmet edecek şekilde manipüle etmiş, gerçekleri rayından çıkararak olgu ve olayları kendi emelleri doğrultusunda tahrif etmiştir. Örgüt, ayrıca Türkiye’nin dış politika, güvenlik ve istihbarat alanlarındaki plan ve faaliyetlerini ifşa etmek, devlet sırlarını ortaya dökmek, bu yolla Türkiye’yi uluslararası kamuoyu nezdinde itibarsızlaştırmak ve zor duruma düşürmek maksadıyla yargı ve emniyet birimlerine yerleştirdiği örgüt militanları aracılığıyla casusluk faaliyetleri yürütmüştür. Örgütün gerçek ve tüzel kişilere yönelik olarak yürüttüğü psikolojik harekat, algı operasyonu ve manipülasyon vakalarının tamamının dökümünü vermek mümkün olmamakla birlikte öne çıkan en önemli örneklere aşağıda yer verilmiştir.

  • Balyoz Davası

Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde ülke savunması açısından stratejik öneme sahip komutanlıkların ele geçirilmesi hedefine ulaşmak üzere FETÖ mensubu silahlı kuvvetler görevlilerinin terfi ettirilip mevcut komutanların tasfiyesinin sağlanması için adı geçen örgüt mensupları tarafından 20.01.2010 tarihinde, ulusal bir gazete olan ve yayın hayatına bu tarihlerde başlayan Taraf isimli gazetede ‘Fatih Camii Bombalanacaktı’, ‘Kendi Jetimizi Düşürecektik’ başlıklı haberlere yer verilmiştir. 2003 yılındaki darbe plânlarının ele geçirildiği, ‘çarşaf’ ve ‘sakal’ kodlu plânlara göre darbe ortamı yaratmak amacıyla Fatih ve Beyazıt camilerinde cuma günü bombalı saldırı düzenleneceği belirtilerek kamuoyunda TSK tarafından darbe yapılabileceğine dair algı oluşturulmuştur. Akabinde de ilgili haberlere ilişkin olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatılmıştır.

22.01.2010 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili T. Ç., Cumhuriyet Savcısı B.B.’yi ve ona yardımcı olmak üzere Cumhuriyet Savcıları A.H. ve M. B.’yi görevlendirmiştir.

İzleyen günlerde, 29.01.2010 tarihinde Taraf Gazetesi muhabiri Mehmet Baransu bavul içinde 19 adet CD, 10 adet kaset ve 2229 adet belgeden ibaret çeşitli dokümanları Cumhuriyet Savcısı B. B.’ye teslim etmiştir.

  1. TÜBİTAK Raporu olarak bilinen bilirkişi raporu, 19.02.2010 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edilmiş olup raporun sonuç kısmında özetle “Dosyaların oluşturma ve son kaydetme tarihlerinin 2003 yılı ve öncesine ait olduğu, CD’lerde sonradan ekleme yapılmadığı” şeklinde rapor düzenlenmiştir. Aynı tarihte Jandarma Yüzbaşı Hakan Erdoğan tarafından düzenlenen bilirkişi raporu da askeri savcılığa sunulmuştur. Raporda “Taraf gazetesinden gönderilen 3 DVD’nin 17-18 Ağustos 2007 tarihinde oluşturulmuş olarak göründüğü, DVD’lerin veya PDF formatına dönüştürüldüğü bilgisayarın tarih bilgisinin yanlış olduğu, 1. Ordu Komutanlığı bilgisayarlarında soruşturma konusu ile ilgili doküman tespit edilmediği” hususları yer almıştır. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığında devam eden soruşturma dosyasına, askeri savcılık tarafından bu raporun gönderilmesine rağmen soruşturma dosyasında bulunamamış ancak kovuşturma aşamasında sanık müdafileri tarafından ortaya çıkarılarak dosyaya tekrar ibraz edilmiştir. Mehmet Baransu tarafından teslim edilen belgelerde; 05-07 Mart 2003 tarihinde 1. Ordu Komutanlığında yapılan plan seminerine ait dökümler, plan seminerinde "Olasılığı En Yüksek Tehlikeli Senaryo" isimli jenerik bir senaryo üzerinde özel seçilmiş sınırlı sayıda ve plandan haberdar olan personelin katılımı ile “Gizli” gizlilik dereceli seminerde denenerek müzakere edilmiştir. Plan seminerinde konuşma yapan sanıklardan Çetin Doğan seminerin uygulama şeklinin jenerik olduğunu belirtmiştir. İddianame savcıları 2003 yılında gerçekleştirilen bu plan seminerinin Balyoz Harekât Planında yer alan birçok husus ile örtüştüğünü ve seminerde Balyoz Hareket Planında öngörülen içeriğin tartışıldığını iddia etmişlerdir.

24 Şubat 2010 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı, Cumhuriyet Başsavcılığına; 1. Ordu Komutanlığında icra edilen seminerin yapıldığını ancak ekinde Balyoz adında bir planın olmadığını belirten cevabi yazı göndermiştir.

Baransu’nun, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına teslim ettiği dijital belgeler arasında 1. Ordu Komutanlığından çalındığı ileri sürülen devlet sırrı niteliğinde belgelerinin de bulunduğu ve dijital veriler içerisinde; (11, 16 ve 17. CD lerde) Balyoz Güvenlik Harekât Planı isimli bir belgenin yer aldığı belirlenmiştir.

Balyoz Güvenlik Harekât Planı ile ilgili olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 06.07.2010 tarihli ve 196 sanık hakkındaki iddianamenin, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesince kabulünün ardından, 16 Aralık 2010 tarihinde sanıkların yargılamalarına başlanmış, haklarında kamu davası açılan bu 196 şüpheli haricinde kalan bir kısım şüpheliler ile ilgili işlemlere başka bir soruşturma dosyası üzerinden devam edilmiştir.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen ve kamuoyunda Fuhuş-Casusluk soruşturması olarak bilinen soruşturma kapsamında, 06.12.2010 günü Gölcük Donanma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürlüğünde yapılan aramada, zemine gizlenmiş vaziyette çok sayıda dijital delil ve doküman elde edilmiştir. Bu deliller incelendiğinde yine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen ve kamuoyunda Ergenekon terör örgütü soruşturması, Amirallere Suikast soruşturması ve Balyoz Darbe Planı soruşturması olarak bilinen soruşturmalar ile ilgili delillerin de yer aldığı belirlenmiştir.

Gölcük Donanma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürlüğünde elde edilen deliller doğrultusunda İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca 143 sanık hakkında düzenlenen 11.11.2011 tarihli iddianame, birleştirme talepli olarak İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmiş, iddianamenin mahkemece kabulünün ardından 24 Aralık 2011 tarihinde sanıkların yargılamasına başlanılmış ve ilk açılan dava ile birleştirilmiştir.

Davanın görülmesine devam edildiği esnada, 19.02.2011 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü Muhabere Elektronik Şube Müdürlüğüne gelen 2515 sayılı bir e-mail ihbarı üzerine yürütülen soruşturma kapsamında, emekli İstihbarat Albay Hakan Büyük'ün Eskişehir ilinde bulunan ikametinde 21.02.2011 tarihinde arama yapılmış, Hakan Büyük'ten elde edilen deliller doğrultusunda İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca 28 sanık hakkında düzenlenen 16.06.2011 tarihli iddianame, birleştirme talepli olarak İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmiştir. Bu dava da ilk açılan dava ile birleştirilmiştir.

Böylelikle İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 2010/283 esas sayılı dosyasında üç adet iddianame bulunmaktadır.

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi 23.07.2010 tarihinde, 102 sanık hakkında yakalama kararı düzenlemiştir. Tensip zaptının 11. maddesi ile Genelkurmay Başkanlığına iddianamede ismi geçen sanıklar ve haklarında yakalama kararı çıkarılan sanıklar hakkında kamu davası açıldığı ve yakalama kararı çıkarıldığı hususunda bilgi müzekkeresi yazılarak fakslanmasına karar verilmiş, 102 kişi hakkında çıkarılan bu yakalama kararları Yüksek Askeri Şura Toplantısı öncesinde 23.07.2010 tarihinde Genelkurmay Başkanlığına faks yoluyla gönderilmiştir.

Cumhuriyet Savcıları tarafından hazırlanan 920 sayfadan ibaret 29.03.2012 tarihli esas hakkındaki mütalaa İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesine aynı tarihte sunulmuştur.

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinde 16.12.2010 tarihinde başlayan duruşmalar 21.09.2012 tarihinde sona ermiş olup mahkeme, Türkiye Cumhuriyeti İcra Vekilleri Heyetini cebren ıskat veya vazife görmekten men etmeye teşebbüs suçundan 765 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 147. ve 61. maddeleri gereğince, 3 sanık hakkında tefrik, 2 sanık hakkında düşme, 36 sanık hakkında beraat, 3 sanık hakkında 20 yıl hapis, 78 sanık hakkında 18 yıl hapis, 214 sanık hakkında 16 yıl hapis, 1 sanık hakkında 15 yıl hapis, 28 sanık hakkında 13 yıl 4 ay hapis, 1 sanık hakkında 6 yıl hapis cezası kararları vermiştir.

Gerekçeli kararda; “Sanıklar ve müdafileri dosyaya rapor düzenleyen bilirkişiler ile tanıklar Aytaç Yalman ve Hilmi Özkök'ün dinlenilmesini ısrarla talep etmişlerdir. Bilirkişilerin ve adı geçen tanıkların, sanıklara atılı suçun niteliği göz önüne alındığında toplanan kanıtlara göre beyanlarının alınmasının karara etkisi bulunmadığı, kanıtın amaca uygun olmadığı değerlendirildiğinde; tanık gösterilmesi isteğinin mahkeme üzerinde kamuoyu nezdinde baskı oluşturmak amacıyla yapılması, seminer ve diğer belgelerin gerçek olması nedeniyle de bilirkişiler ve tanıkların dinlenilmesinin sonuca etkili olmadığı kanaatine varılarak talep reddedilmiştir” ifadelerine yer verilmiştir.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi 09.10.2013 tarihli, 2013/9110 esas ve 2013/12351 karar sayılı ilamı ile 237 sanık hakkındaki mahkûmiyet kararının düzeltilerek onanmasına, 36 sanık hakkındaki beraat kararının onanmasına, 88 sanık hakkındaki mahkûmiyet kararının ise ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesi veya beraat kararı verilmesi gerektiği gerekçesiyle bozulmasına karar vermiştir.

Yargıtay’ın bozma kararı verdiği sanıklar yönünden;

İstanbul Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesi yaptığı yargılama sonucunda; sanıkların “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Cebren Iskat veya Vazife Görmekten Cebren Men Etmeye Teşebbüs” suçunu işledikleri sabit olmadığından beraatlerine, sanık H.Y.’nin 21.10.2013 tarihinde ölmüş olduğundan hakkında açılan kamu davasının düşürülmesine karar vermiş ve bu karar kesinleşmiştir.

Bir kısım sanık için ise Mahkeme, A.G. dışındaki sanıklar yönünden delillerin değerlendirilmesi sonucu bu sanıklara yüklenen suç bakımından mahkûmiyetlerine yetecek, şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı, yüklenen suçları işlediklerinin sabit olmaması nedeniyle beraatlerine karar vermiş ve karar 03.03.2015 tarihinde temyiz edilmeden kesinleşmiştir.

Yukarıda değinildiği üzere Yargıtay 9. Ceza Dairesinin onama kararı ile haklarındaki hapis cezaları kesinleşen sanıklar yönünden;

Hükümlüler ile müdafileri İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesine başvurarak hükme esas olan dijital verilerin sahte olduğu, Gölcük Donanma Komutanlığında yapılan aramada ele geçen 5 nolu hard diskin sonradan oluşturulduğunu belirten 20.01.2014 tarihli TÜBİTAK görevlilerince hazırlanmış dijital analiz raporu ve paralel devlet yapılanmasına yönelik iddialar içerir dilekçelerle yeniden yargılama başvurusunda bulunmuşlardır. Yargılamanın yenilenmesi talebi, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesince değerlendirilerek 03.02.2014 tarihinde reddine karar verilmiştir. Sanıklardan bir kısmının Anayasa Mahkemesine yaptıkları bireysel başvuru üzerine Anayasa Mahkemesi 18.06.2014 tarihinde; adil yargılanma hakkı kapsamında dijital delillerin değerlendirilmesine ilişkin şikâyetlerinin giderilmediğine dair iddiaların ve dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ve Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman'ın tanık olarak dinlenmesi taleplerinin reddi nedeniyle tanık dinletme hakkına ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna, Anayasanın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine, ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapmak üzere kararın bir örneğinin ilgili mahkemeye gönderilmesine karar vermiştir.

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin kapatılması ve dosyanın İstanbul Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesi’ne devredilmesi nedeniyle Anayasa Mahkemesi'nce verilen ihlal kararı ile ilgili olarak değerlendirme yapan İstanbul Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesi, 19.06.2014 tarihli ek kararı ile yargılamanın yenilenmesine, hükümlüler hakkındaki infazın durdurulmasına ve tahliyelerine karar vermiştir.

İstanbul Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesi, davanın yargılaması neticesinde; kapatılan İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 21.09.2012 tarihli kararı ile verilen mahkûmiyet hükmünün iptaline, sanıkların yüklenen suçu işledikleri sabit olmadığından beraatlerine dair 08.06.2015 tarihinde karar vermiştir. 

Bu kararın gerekçesinde özetle;

  • Dinlenen ve dönemin Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı olan tanıklar Aytaç Yalman ve Hilmi Özkök’ün beyanlarından, Genelkurmay karargâhının, mahkûmiyet hükmüne konu dijital deliller içinde yer alan darbe planları konusunda hiçbir bilgisinin olmadığı, mahkûmiyet hükmüne konu gerekçeli kararda belirtildiği gibi darbeye karşı çıkılması ve bunun engellenmesi için çaba gösterilmesi gibi bir durumun söz konusu olmadığı,
  • Hakkında suça konu iddialarla ilgili olarak açılmış bir dava bulunmayan tanık Mehmet Ali Şen'in anlatımlarında mahkûmiyet kararının ana delili niteliğinde olan, içinde darbe planları yer alan 5 nolu hard diskle ilgili olarak, bu hard diskin 2004 yılı ile 2008 yılları arasında kendi kullanımında bulunduğunu, hard disk içinde darbe planlarına rastlamadığını, bu planların hard disk içinde olması halinde görmemesinin mümkün olmadığını belirtmesi dikkate alındığında, bu tanığın beyanının sanıkların mahkûmiyet hükmüne dayanak darbe planları ve eklerinin hard diskin içine sonradan atıldığı yönündeki iddialarını destekler nitelikte olduğu,
  • 11 ve 17 nolu CD ler ve bu CD ler üzerindeki el yazılarının kopyalandığı Süha Tanyeri’ye ait defterin gazeteci Mehmet Baransu tarafından teslim edilen belge ve evraklar arasında olmasının dikkat çekici olduğu,
  • Kapatılan 10. Ağır Ceza Mahkemesinin gerekçeli kararında gazeteci Mehmet Baransu tarafından teslim edilen dijital deliller içinde yer alan bilgilerin Gölcük Donanma Komutanlığında ve sanık Hakan Büyük'ün evinde yapılan aramada elde edilen dijital delillerin içinde yer alan bilgilerle uyumlu olduğu, bu uyumluluğun dijital delillerin doğruluğunu gösterdiği,

Belirtilmiştir.

Ancak yargılamanın yenilenmesi aşamasında elde edilen yeni deliller doğrultusunda, Süha Tanyeri'ye ait defterin bu kişinin bilgisi ve rızası dışında, kim olduğu belirlenemeyen kişi veya kişilerce gizlice komutanlık dışına çıkarılması, 11 ve 17 nolu CD lerin üzerindeki, yazı makinesiyle yazılan yazıların sanıklarla aidiyetinin kurulmasını sağlamak amacıyla Süha Tanyeri' ye ait defterden harf kopyalanarak yazdırıldığının kesin olarak belirlenmesi, gazeteci Mehmet Baransu tarafından teslim edilen 11 ve 17 nolu CD lerde yer alan bir kısım belgelerin içeriklerinin Gölcük Donanma Komutanlığında ve sanık Hakan Büyük'ün evinde yapılan aramada elde edilen dijital delillerin içerikleriyle aynı olması, 1. Ordu Komutanlığında bulunan ve gizli nitelikte olan yaklaşık 2 valiz dolusu belgenin kimseye fark ettirilmeden buradan çıkarılarak gazeteciye teslim edilmesi karşısında Donanma Komutanlığı ve Hakan Büyük'ün evinde ele geçirilen dijital delillerin de aynı iyi niyetli olmayan kişi veya kişilerce sahte oluşturularak bu yerlere konulmuş olabileceği,

  • Gerekçeli kararda devamla “Anayasa Mahkemesinin gerekçeli kararında, "Mahkûmiyet kararının dayanağını oluşturması nedeniyle, söz konusu CD’lerin sistem saati güncel olmayan bir bilgisayarda 2003 yılından sonra ve muhtemelen 2007 yılından sonraki bir tarihte oluşturulduğu kabul edilse bile CD’lerin oluşturulduğu tarihe kadar sanıkların ya da dava dışı bazı kimselerin elinde bulunan ve Mahkemenin kabulüne göre güncellenen bir kısım dokümanın oluşturulma tarihinin hangi surette CD’lerin oluşturulduğu tarihten önce üretildiği hususunun, Mahkemece şüpheye yer bırakmayacak ve ikna edici bir şekilde açıklanması gerekmekte olduğu" belirtilmiştir. Bu sorunun şüpheye yer bırakmayacak şekilde ikna edici bir açıklamasının bulunmadığı,
  • Mahkûmiyet hükmüne esas alınan dijital deliller arasındaki çok sayıdaki dosyanın oluşturulma ve değiştirilme tarihi üst verileri arasında çelişkiler bulunması, Donanma Komutanlığında ele geçirilen 5 nolu hard diske normal kullanıcı hareketi ile açıklanamayacak şekilde 6 ayrı zamanda saati güncel olmayan bir bilgisayardan tarih sıralamasına uymaksızın veriler yüklenmesi, son olarak 28.07.2009 tarihinden sonra toplu şekilde veri yüklendiğinin anlaşılması, Calibri ve Cambria yazı tiplerinin Office Open XML referanslarının Microsoft Office yazılımlarda ilk kullanılma tarihleri dikkate alındığında belgelerin oluşturulma tarihinde de çelişkiler bulunması, mahkumiyet hükmüne esas tüm dijital verilerde zaman, mekan ve kişi yönünden birçok çelişkiler bulunması, belgelerin oluşturulma tarihlerinden çok sonraki durum ve olayları içermesi dikkate alındığında, sahtecilik yapıldığı kesin olarak belirlenen 11 ve 17 nolu CD ler dışındaki dijital delillerin de sahte olarak oluşturulduğu yönünde kuvvetli şüphe oluştuğu,

Hususlarına yer verilmiştir.

Verilen beraat kararının Sanıklar Çetin Doğan, Behzat Balta, Mehmet Kaya Varol, İhsan Balabanlı, Metin Yavuz Yalçın, Erdal Akyazan ve Emin Küçükkılıç haricindeki sanıklar hakkında 08.06.2015 tarihinde kesinleştiği, adı geçen sanıklar hakkındaki kararın ise,

  1. Ordu Komutanlığındaki plan seminerinin sanık Çetin Doğan ve diğer sanıklar tarafından seçimle gelen meşru hükümeti antidemokratik yollarla yıkmaya yönelik tertip edildiği, sanık Çetin Doğan'ın oluşturulan yapılanmanın lideri olduğu, bununla ilgili olarak emirler verdiği ve bu doğrultuda görevlendirmelerin yapıldığı, diğer sanıkların da plan seminerindeki sunumları dikkate alındığında Çetin Doğan liderliğinde atılı suçlamaya konu eylemi gerçekleştirmek için oluşturulan yapılanma içinde yer aldıkları plan seminerine katılarak yukarıda belirlenen amaç doğrultusunda sunum yaptıkları, sanık Çetin Dogan'ın eylemine iştirak ettikleri; bu şekilde sanıkların Türkiye Cumhuriyeti hükümetini cebren ıskat veya vazife görmekten cebren men etmeye teşebbüs suçunu işledikleri anlaşıldığından sanıklar Çetin Doğan, Behzat Balta, Mehmet Kaya Varol, İhsan Balabanlı, Metin Yavuz Yalçın, Erdal Akyazan ve Emin Küçükkılıç'ın atılı suçtan ayrı ayrı mahkûmiyetlerine karar verilmesi gerekirken beraatlerine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olduğu kanaati ile temyiz edildiği belirlenmiştir.
    • Ergenekon Davası

12.06.2007 tarihinde Trabzon İl Jandarma Komutanlığı 156 jandarma imdat telefon hattına yapılan isimsiz ihbarda, İstanbul Ümraniye’de bulunan evin çatısında elektrik direğinin hemen yanında C-4 patlayıcı ve el bombaları olduğunun belirtilmesi üzerine soruşturma başlatılmıştır. Aynı gün ihbara konu adrese operasyon düzenlendiği ve 27 adet el bombasının ele geçirildiği, ihbarı yapan kişinin Şevki Yiğit adlı bir şahıs olduğu, evin de muhbirin akrabası olan Mehmet Demirtaş’a ait olduğu belirlenmiştir. Ele geçirilen el bombalarının Mehmet Demirtaş’ın askerlik yaptığı birlikte komutanı olan emekli Astsubay Oktay Yıldırım’a ait olduğunu iddia edilmesi üzerine adı geçenler soruşturma kapsamında gözaltına alınmıştır. Soruşturma derinleştirilerek bu kişilerle irtibatlı olanlar da gözaltına alınıp tutuklanmışlardır. İlk iddianame, 25.08.2008 tarihinde 46’sı tutuklu 86 kişi hakkında Ergenekon isimli silahlı terör örgütünü yönetmek, üye olmak ve Anayasal düzeni yıkmaya çalışmak suçlarından düzenlenmiştir. İkinci Ergenekon iddianamesi 37’si tutuklu olmak üzere toplam 52 şüpheli hakkında 25.03.2009 tarihinde, üçüncü Ergenekon iddianamesi ise 05.08.2009 tarihinde Mahkemece kabul edilmiştir. Daha sonra İrticayla Mücadele Eylem Plânı, İnternet Andıcı, Şile Kazıları, Danıştay saldırısıyla ilgili fail Alparslan Arslan’a silah temini, soruşturma savcısı Z.Ö.’yü tehdit konulu davalar farklı illerde veya farklı mahkemelerde açılmasına karşın aralarında irtibat bulunduğu gerekçesi ile Ergenekon davası ile birleştirilmiştir. Nihayetinde Danıştay saldırısı ve Cumhuriyet Gazetesine el bombası atılması, Cumhuriyet Gazetesine molotof kokteyli atılması, Fener Rum Patriği Bartholomeos’a suikast iddiası, Sivas Ermeni cemaati lideri Minas Durmazgüler’e suikast plânına ilişkin 2 ayrı iddianame, Avukat Yusuf Erikel ve yayıncı Hayri Bildik’in aralarında bulunduğu ve kamuoyunda “Kayseri Ergenekon’u” olarak bilinen davalar da Ergenekon dava dosyasıyla birleştirilmiştir.

Genelkurmay eski Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, İrticayla Mücadele Eylem Plânı davası kapsamında Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs ve terör örgütü yöneticisi olmak suçundan tutuklanmıştır. Bu iddianamenin de Ergenekon davası ile birleştirilmesi üzerine Ergenekon davası sanığı olmuştur. Sonuç olarak dava dosyasında toplam 23 iddianame birleştirilerek ‘Ergenekon dava dosyası’ adı altında görülmeye başlanmıştır. Böylece emekli orgeneraller İlker Başbuğ, Mehmet Şener Eruygur, Hurşit Tolon, Tuncer Kılınç, Kemal Yavuz, Hasan Iğsız, Emekli Tuğgeneraller Veli Küçük ve Levent Ersöz, Emekli Albay Arif Doğan, Gazeteciler Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, ATO eski Başkanı Sinan Aygün, İstanbul Organize Suçlarla Mücadele eski şube müdürü Adil Serdar Saçan, Anayasa Mahkemesi eski başkanvekili Osman Paksüt’ün eşi Ferda Paksüt gibi kamuoyunun yakından tanıdığı birçok ismin, aynı davanın sanıkları olarak yargılanmıştır. Yargılama sürecinde, Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan ile Mehmet Haberal’ın milletvekili seçilmelerine rağmen, yargılamayı yapan ilk derece mahkemesi, bu nedene dayalı tahliye taleplerinin reddine karar vermiştir. Mahkeme başkanı K.Ş.’nin karara muhalefet şerhi koyması nedeniyle dönemin Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından Bolu iline düz hâkim olarak atanmıştır. Diğer taraftan H.H.Ö. mahkeme başkanlığı görevine yükseltilmiştir. Soruşturma ve kovuşturmaların temelinin gizli tanık ifadelerine dayandırıldığı, gizli tanıklardan Deniz’in kimliğini açıklayarak gizli kalmak istemediğini söylediği ve Deniz kod adıyla ifadesi alınan tanığın PKK terör örgütü eski yöneticilerinden Şemdin Sakık, gizli tanık 9 olarak ifadesine başvurulan kişinin ise dava sanıklarından Osman Yıldırım olduğu tespit edilmiştir.

Bunun yanı sıra Kamuoyunda Ergenekon dosyası olarak bilinen yargılama dosyasında FETÖ’nün amaçları doğrultusunda mensupları tarafından gerçekleştirilen hukuka aykırı işlemler Ankara Çatı İddianamesinde ayrıntıları ile ele alınmıştır. Buna göre özetle;

Osman Hilmi Özdil, Eskişehir İl Emniyet Eski Müdürü Hanefi Avcı'nın, 2010 yılında yayımlanan 'Haliçte Yaşayan Simonlar' adlı kitabında Fetullah Gülen grubunun emniyetten sorumlu imamı olduğu ve 'Kozanlı Ömer' kod adını kullandığı belirtilen şahıstır. Örgütün emniyet imamı Osman Hilmi Özdil ve yanında Milli İstihbarat Teşkilatı imamı Murat Karabulut, hem ABD'ye girişleri hem de çıkışları esnasında sorgulanmışlar ve üst aramasına tabi tutulmuşlardır. Osman Hilmi Özdil'in, 2007 yılında ABD'de FBI tarafından yakalanmasının ardından, ABD yetkilileri tarafından Dışişleri Bakanlığı aracılıyla gönderilen bilgi ve belgelerin Emniyet Genel Müdürlüğünde imha edildiği ve hiçbir kayıt bulunmadığı tespit edilmiştir. Ancak Ocak 2014 ayı içerisinde FBI'dan EGM aracılığıyla, Osman Hilmi Özdil'in yakalanmasına dair bilgi ve belgelerin bir kısmının temini mümkün olmuştur. Bu bilgi ve belgelerin tetkiklerinde, FBI (ABD Federal Araştırma Bürosu) tarafından EGM İstihbarat Daire Başkanlığına gönderilen 05.11.2007 tarihli İngilizce belgede özetle; 'ABD Newyork JFK Hava Limanı'nda 18.04.2007’de yapılan rutin kontroller esnasında Osman Hilmi Özdil ve Murat Karabulut'un birlikte seyahat ettiklerinin tespit edildiği, Osman Hilmi Özdil'in; 'İş amacıyla ABD'yi ziyaret ettiğini', Murat Karabulut'un ise; ‘Özdil ile 12.04.2007’de Türkiye'den beraber ABD New York JFK Hava Limanı'na geldiklerini, ancak ABD'de bulundukları süre içerisinde birlikte olmadıklarını ve  Özdil'in ABD'de kimlerle birlikte olduğunu veya nerede konakladığını bilmediğini’ ifade etmişlerdir. Üstleri aranmış ve çıkanlar listelenmiştir. FBI tarafından gönderilen metne göre, Özdil'in üst aramasında çıkanlara yönelik olarak yapılan tetkikler neticesinde elde edilen bilgiler çerçevesinde; Özdil'in üzerindeki belgelerde adı geçen kişilerin bir bölümü, 12/06/2007 günü Ümraniye'de bir gecekonduda el bombalarının bulunmasıyla başlayan Ergenekon Davası sanıkları arasında yer almışlardır. Bu şahıslar hakkında henüz bir soruşturma süreci dahi başlamamışken, aylar öncesinde adı geçen kişilerle herhangi bir şekilde ilişkisi bulunmayan Osman Hilmi Özdil'in 18.04.2007’de ele geçirilen notları arasında isimlerinin yer alması, Ergenekon Davasının önceden planlanıp kurgulandığını, Fetullah Gülen ve Örgüt yöneticilerinin emri ile çok amaçlı planlanıp uygulanan stratejik harekâtın bir parçası olduğunu, talimatın yurt dışından kurye ile geldiğini ispatlamaktadır.

Ergenekon, FETÖ tarafından sözde devlet içerisindeki derin bir gizli yapının tasfiyesi amacıyla başlatılmıştır. Uzun yıllar kamuoyunu meşgul eden bu davada, sahte deliller kullanılmış, suç işlemediği kesin şekilde bilinen kişilere iftira edilmiştir. Davada iddialar sağlam delile dayanılarak açılmamıştır. Kasten kopyala-kes-yapıştır yöntemi ile uzun iddianameler yazılmıştır. İlgisiz birçok konu aynı iddianame içinde anlatılmaya çalışılmış, birbiriyle ilgisi olmayan kişiler aynı örgüt üyesi gibi algılanması için davalar birleştirilmiştir. Davada kimin neden suçlandığı anlaşılamamış, bu bulanık ve kargaşa ortamında mağduriyetler yaşatılmıştır. TSK içerisinde ve örgüte karşı duran kişiler dize getirilip tasfiye edilerek toplum nazarında suçlu oldukları gösterilip etkinliklerinin kırılması için dava ve soruşturma yapılmıştır.

FETÖ'nün iddialarına göre, Ergenekon Örgütü olarak ifade edilen örgütlenmenin silahlı eylemi olarak Malatya Zirve Kitabevi baskını sırasındaki ölümler gösterilmiştir. Bu dava, Ergenekon davası ile birleştirilip içinden çıkılmaz bir dava haline getirilmeye çalışılmıştır. Gerçekte Ergenekon davası ile Zirve Kitabevi davasının doğrudan bir ilgisi bulunmamaktadır. FETÖ, hiçbir ilgisi bulunmayan, kamu oyunda sansasyonel sonuçlar doğuran davaları birleştirip Ergenekon davasına delil oluşturmaya çalışmıştır.

Gazeteci Hrant Dink'in öldürüleceğini FETÖ'nün emniyet kadroları önceden bilmesine rağmen Ergenekon davasına delil oluşturabilmek için bu cinayeti kasten önlememiştir. Örgütsel amaçlar için emniyet içerisindeki tasfiye bu cinayet sayesinde gerçekleştirilmiştir. Örgütten olmayan veya politikalarına karşı çıkan emniyet mensupları soruşturma ile ilgilendirilip tasfiyeleri sağlanmıştır.

Ergenekon Davasında örgüt, suçlananların savunmasını engellediği gibi, gerek devlet erkini gerekse de medyayı kullanarak suçlanan insanları adeta linç etmiştir. Bu insanlar savunmalarını hem yapamamışlar hem de özellikle maksatlı olarak savunmaları medyada yayımlatılmamıştır ya da çok sınırlı olarak yayınlanmıştır. İddia ve savunmanın karşılaştırılması komplonun anlaşılması açısından yeterlidir.

Aslında Ergenekon Komplosunun temelleri, 1990′lı yılların ikinci yarısında cemaatin emniyet teşkilatı içerisinde gerçekleştirdiği Telekulak Operasyonunda atılmıştır. Bu operasyon cemaatin komplo yeteneğinin test edilmesi ve kendilerine güvenlerinin artmasına neden olmuştur. Telekulak Operasyonu, cemaatin kendilerini emniyet içerisinde soruşturan dönemin Ankara Emniyet Müdürü Cevdet Saral ve yardımcısı Osman Ak'a ve teşkilatına yönelik bir tür karşı operasyondur. Cemaatin savcıları harekete geçerek bu memurlar hakkında soruşturma açarak tasfiye edilmeleri sağlanmıştır. Bu tasfiye edilen ekibin yerine cemaat kendi adamlarının geçmesini sağlamıştır. Cemaatin kendilerine karşı bir tasfiye hareketine, karşı bir tasfiye hareketi ile karşılık vermeleri ve de üstelik bunu 28 Şubat'ın hemen sonrasında yapmaları ve başarılı olmaları, yeteneklerini ve operasyonel yapılarını değil aynı zamanda ne kadar cesur ve cüretkâr olduklarını da ortaya koymaktadır. Cemaat için Telekulak Operasyonu, Ergenekon Komplosu için bir hazırlık okulu olmuştur.

Ergenekon komplosunun yöntemi anlaşılmadan mantığı anlaşılamaz. Bu yöntem savaş sanatında aldatma ve baskının birlikte kullanılmasına dayanan bir yöntemdir. Bazı şiddet eylemlerinin, aldatma tekniğinin birçok özelliğinin kullanılmasının birleştirilmesiyle, hedeflenen bir politik algının yaratılmasına dayanır. Bu algının amacı bir yandan kitleleri düşmanın politik etkisinden ayırmak ya da tarafsızlaştırmaktır, öte yandan da saldırı için politik bir destek noktası elde etmektir. Ergenekon'da cemaat, TSK ve onun illegal uzantıları tarafından kendilerine karşı askeri eylemler yapıldığı kanaatini uyandıran bir dizi terör eylemi yapmıştır. Özellikle bu noktada cemaat kendi kadro ve operasyonel yapısını kullanmıştır. Bu terör eylemlerini yapanlar, bazı yalan ifade ve tanıklıklar ile özellikle bazı şahısların suçlanması için 'canlı delil' olmuşlardır. Eylemlerden önce bu kişiler, suçlanacak kişilerin çevresine sızdırılmış ya telefon görüşmesi yaptırılarak ya da birlikte fotoğraf çekilmesi sağlanarak delil oluşturulmuştur. Cemaat, geçmişte devlet içerisinde bazı kirli işlere bulaşmış kişilerin de baskı ve şantaj yoluyla saf değiştirmesini sağlayarak, yaptırdıkları terör eylemlerinin, 'derin devlet' ile ilişkilendirilmesinin kolaylaştırılmasını sağlamıştır.

Bir başka metot da, suç delillerini ya baskın sırasında ya da önceden bırakmadır. Bu hileyi Fetullah Gülen açıkça polis içerisindeki adamlarına öğütlemiştir. 2 Eylül 2013 tarihli 'Yolumuz ve Üslubumuz' sohbetinde bu minvalde konuşmuştur. Bu metot Ergenekon davasında emniyet tarafından yoğun bir şekilde kullanılmıştır. Ergenekon soruşturmasına delil teşkil eden el bombalarının bulunması, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nde bulunduğu iddia edilen dokümanlar, Zir Vadisi ve Poyrazköy kazılarında çıkan silahlar, Erzincan'da bulunan silahlar, İşçi Partisi'nde bulunduğu iddia edilen krokiler, Tahşiye örgütüne ait olduğu iddia edilen evde suikast krokisi ve silah bulunması vs. örgütün imal ettiği delil ve materyallerdir.

Kamuoyunda Ergenekon davası olarak bilinen 23 farklı davanın birleştirildiği, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi 2009/191 esas ve 2013/95 karar sayılı davada çoğunluğu tutuklu 275 sanık yargılanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme ile silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek suçlarından yürütülen yargılamada her bir birleşen dosyadaki yargılanan kişilere farklı suç isnatları da yapılmıştır. Mahkeme, Ergenekon terör örgütünün varlığını tespit ettikten sonra yargılanan kişilerin önemli bir kısmını isnat edilen suçları işledikleri kanaatine vararak uzun süreli hapis ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları ile cezalandırmıştır. Davada yargılanan kişiler böyle bir örgütün olmadığını, adil yargılanmadıklarını, suç işlemediklerini, gerekmediği halde uzun süre tutuklu kaldıklarını, toplumun bir kesimine yönelik siyasi maksatlarla bu suçlamaların yöneltilip soruşturmaların yapıldığını anlatmışlardır. Uzun süren tutukluluk ve yargılama önemli bir sorun haline gelmiş kanun değişikliklerine rağmen tutukluluk durumları devam ettirilen kişiler ancak bireysel başvuru yolunu kullanarak Anayasa Mahkemesinin kararı ile tahliye edilebilmiştir.

Ergenekon davası olarak bilinen davalar demetinin Yargıtay 16. Ceza Dairesince temyiz incelemesi yapılıp 21.04.2016 günü temyiz incelemesi sonuçlandırılmıştır. Yargıtay 16. Ceza Dairesi bozduğu kararda Ergenekon Terör örgütünün liderinin belli olmadığını, örgütün kim tarafından kimlerle nerede ne zaman kurulduğunun belirlenemediğini, örgütün hiyerarşisinin belirsiz olduğunu, bu örgütün işlediği iddia edilen suçların neler olduğunu delilleri ile birlikte ortaya konulamadığını, delillerin hukuka aykırı toplandığını, adil bir yargılama yapılmadığını, yüce divanda yargılanması gereken Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un görevli ve yetkili olmadığı halde mahkemede yargılanmasının çok önemli bir hukuka aykırılık olduğunu, Ankara'da Danıştay'a yapılan baskında meydana gelen ölümler ile Ergenekon terör örgütünün ilgisinin bulunmadığını, bu davaların ilgisi olmadığı halde irtibat var denilerek birleştirildiğini, Ergenekon örgütüne silah unsuru katabilmek için bu davanın irtibatlandırıldığını, birbiri ile ilgisiz 23 farklı davanın tek bir davada toplanarak mahkûmiyet kararı verilmesinin hukuka aykırı olduğunu tespit etmiştir.

Söz konusu Ceza Dairesi Kararında ayrıca, özetle, örgütün mahkemece kabul edilen büyüklüğü karşısında, dokümanların örgütün varlığını açıklamak için yeterli olmadığı, örgüt faaliyeti kapsamında daha önce işlenmiş suçların ortaya konulamadığı, sanıkların örgütle nerede ne zaman kimler vasıtasıyla organik ilişki kurdukları açıklanmadan ve somut delilleri ortaya konulmadan dokümanlarda yazılı soyut cümlelere atıf yapılarak örgütle bağlantılarının kurulduğu; örgüt hiyerarşisinde konumları somut olarak ortaya konulmadığı gibi, kabul edilen şekliyle departman/hücreler arasındaki köprü elemanları ve irtibatın ne suretle sağlandığının da ortaya konulamadığı; örgüt hiyerarşisinin ve köprü elemanların ortaya konulmamasının henüz örgüt hiyerarşisinde yer alan kişiler ile köprü elemanlarının belirlenememiş olması gerekçesi ile açıklanamayacağı; mahkemece kabul edilen şekli ile hiyerarşisi ortaya konulamayan örgütün, sevk ve idaresinin mümkün bulunmadığı gibi kendisini gizlemesinin de mümkün bulunmadığı; örgütün varlığına esas alınan bazı delillerin hukuka aykırı delil niteliği taşıdığı; örgütün varlığına kanıt kabul edilen deliller ile ilgili hükümden sonra ortaya çıkan bilirkişi raporları ve beraat kararları da gözetilerek, sanıkların dosya kapsamındaki atılı suçlara ilişkin somut delillere dayalı eylem ve faaliyetleri ile bu eylem ve faaliyetlerindeki irtibat ortaya konulduktan sonra, varsa iştirak iradesini aşan hiyerarşik bir yapılanmanın bulunup bulunmadığı ile bu yapıdaki konumları, bir ya da birden fazla oluşum ya da örgüt niteliğinde olup olmadığı; yine dosya kapsamındaki delil ve eylemlerle ilişkilendirilerek, varsa örgüt ya da örgütlerin nitelikleri de belirlendikten sonra, sanıkların eylem ve faaliyetleri ile örgütteki hiyerarşik ilişkileri somut delillerle ortaya konulup, hukuki durumlarının buna göre tayin ve takdiri gerektiğinin gözetilmemesinin usul ve yasaya aykırılık arz ettiği belirtilmiştir.

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Teftiş Kurulu Başkanlığının 06.10.2016 tarihli raporunda da özetle;

Kamuoyunda "Ergenekon Davası" olarak bilinen İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2009/191 esas sayılı dosyasında verilen 05.08.2013 tarih ve 2013/95 karar sayılı hükmün Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 21.04.2016 tarihli ilamı ile bozulduğu, yukarıda önemli kısımlarına yer verilen bozma ilamında birçok hukuka aykırı karar ve uygulamaya yer verilmesinin yanı sıra İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2009/191 esas sayısına kayden görülen davanın yargılaması sırasında;

İlgili hâkimler ve Cumhuriyet savcıları hakkında;

* "İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2010/106 esas sayısına kayden görülen dava kapsamında; müşteki Serdar Öztürk'ün avukatlık bürosunda ele geçirilen 'İrtica ile Mücadele Eylem Planı' belgesi üzerinde parmak izi araştırması yaptırılması yönündeki müşteki taleplerini, söz konusu belgeye, soruşturma aşamasında çıplak elle dokunulmuş olduğunu gerekçe göstererek haksız yere reddetmek"

* "İlgisiz birçok davayı birleştirmek suretiyle maddi gerçeğin ortaya çıkmasının gecikmesine neden olmak"

* "5271 sayılı CMK'nın 178. maddesinde; 'Mahkeme başkanı veya hâkim, sanığın veya katılanın gösterdiği tanık veya uzman kişinin çağrılması hakkındaki dilekçeyi reddettiğinde, sanık veya katılan o kişileri mahkemeye getirebilir. Bu kişiler duruşmada dinlenir.' şeklinde düzenleme olmasına karşın; Tanık olarak dinlenen Mehmet İlker Başbuğ vekilinin, yapılan yargılama sırasında müvekkili lehine tanıklık yapmak üzere 28/05/2012 tarihinde Genelkurmay eski Başkanı Işık Koşaner'in tanık sıfatıyla dinlenmesi amacıyla dilekçe sunduğu, 10/08/2012 tarihli celsede tanık bildirilmesi için tüm taraflara yedi günlük bir süre verildiği, bunun üzerine 17/08/2012 tarihli dilekçe ile yine Işık Koşaner'inde aralarında bulunduğu tanıkları bildirdiği, 17/09/2012 havale tarihli dilekçesi ile ilgili tanıkların en açık bir şekilde adreslerini ve iletişim numaralarını ve yine 06/12/2012 tarihli dilekçe ile bu tanıkların dinlenmesi talebini yinelediği, ancak 11/01/2013 tarihli celseye kadar bu hususla alakalı hiçbir ara karar kurulmadığı, bu tarihli celse de maddi gerçeğin vuzuha erdiği gibi gerekçelerden bahsedilmek suretiyle talebin reddine karar verildiği, bunun üzerine hemen akabindeki 18/02/2013 tarihli celsede, Işık Koşaner'in duruşma salonu dışında hazır ettirildiği, bu hususun da duruşma tutanağına geçirilerek, yazılı dilekçe ile de takdim edildiği halde, bir önceki celseye atıfta bulunarak bu talebin reddine karar vermek, aynı şekilde müşteki Hasan Atilla Uğur'un dinlenmesini istediği tanıklardan sadece birinin dinlenmesi üzerine diğer tanıklarını duruşma salonu dışında hazır bulundurup, dinlenmeleri hususunda talepte bulunmasına rağmen söz konusu talebi de CMK'nın 178. maddesine aykırı olarak reddetmek"

* "6526 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 06/03/2014 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmesiyle, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin görevinin sona ermesine ve yalnızca süresi içinde yazılmayan gerekçeli kararların on beş gün içinde yazılması ile devir işlemleri konusunda yetkili olmasına rağmen, koruma tedbirleri yönünden sanıkların yaptıkları tahliye istemli başvurularını incelemeye yetkili ve görevli mahkemeye göndermek yerine tahliye talepleri hakkında ret kararları vermek"

* "Hukuka aykırı olarak jandarma personeline verdiği talimatla, Mahkemenin tüm işlemlerinin yapıldığı Yazı İşleri Müdürlüğünün bulunduğu binanın kapılarını kilitli tutturmak suretiyle 24/03/2014, 28/03/2014 ve 01/04/2014 tarihlerinde dilekçe sunmak üzere gelen avukatları bahse konu bina içine almamak"

* "Duruşma tutanaklarını 2 aya varan sürelerden sonra yazılı hale getirerek heyet değişikliklerinde duruşma tutanaklarının okunmamasına neden olmak"

* "İlker Başbuğ hakkında Anayasa'nın 148. maddesinin yedinci bendinde yer alan Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları ile Jandarma Genel Komutanı da görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divanda yargılanırlar.' hükmüne aykırı olarak, yetki kuralını dikkate almadan haksız yere yargılama yapmak"

* "İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2009/191 ve 2010/106 esas sayısına kayden görülen dava dosyasında, esasa ilişkin savunmaları bir saatle, avukatların talep konuşmalarını kaç müvekkili temsil ettiklerine bakmaksızın on beş dakika ile sınırlandırarak savunma hakkını kısıtlamak"

* "Bir kısım tutuklu sanık ve/veya müdafilerinin yazılı ve/veya duruşmalarda sözlü olarak tahliye talebinde bulunmalarına rağmen 5271 sayılı yasanın 105. maddesine göre, '103 ve 104. maddeler uyarınca yapılan istem üzerine, merciince Cumhuriyet savcısı, şüpheli, sanık veya müdafiin görüşü alındıktan sonra, üç gün içinde istemin kabulüne, reddine veya adlî kontrol uygulanmasına karar verilmesi' gerektiği halde, heyette bulundukları celselerde bu konuda karar ittihaz etmemek"

* "Sanık ve avukatlar arasındaki savunmaya ilişkin yazışmaları, mahkemede görevli mübaşirin ve jandarma görevlilerinin denetimine tâbi tutmak, bu uygulamaların yanlış olduğu yönündeki itirazları kabul etmemek"

* "Yasa dışı ses kayıtlarının hukuka aykırı delil olduğu yönündeki itirazları kabul etmemek"

* "(Kapatılan) İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin kullanımına tahsis edilen 21 adet masaüstü bilgisayara yargılamanın gerçekleştirildiği Silivri Ceza İnfaz Kurumlarının bulunduğu yerleşkede, bilgisayarları teslim etmeden önce, UYAP genelgelerine ve olağan işleyişe aykırı biçimde, wipe programı ile kesinlikle dönüşü olmayacak şekilde format attırmak suretiyle, bilgi ve belgeleri sildirmek"

* "Söz konusu davanın yargılaması sırasında, iddia makamını temsilen katıldıkları 13 Ocak 2012 tarihli duruşmada, internet ortamında yayınlanan yasa dışı ses kayıtlarının dava dosyasına celbini talep etmek"

Şeklindeki soruşturma maddelerinde açıklanan hususların sübuta erdiği belirtilerek; söz konusu hukuka aykırılıkların gerek nicelik gerekse de nitelik itibariyle ilgili hâkim ve Cumhuriyet savcılarının mesleki kıdem ve tecrübesi ile mütenasip bulunmadığı, uzun süre tutuklu olarak yargılanan birçok sanığın bulunduğu ve kamuoyunda "Ergenekon Davası" olarak bilinen İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2009/191 esas sayılı dosyasında görülen davada verilen karar ile ilgili olarak yapılan temyiz incelemesi sonrasında Yargıtay'ın bozma ilamında belirtilen, bir kısmı "hâkimlerin tarafsızlığı konusunda haklı şüphe oluşturacağı" şeklinde ifade edilen hukuka aykırılıklar ile Anayasa Mahkemesi tarafından – rapor kapsamında değinilen - hak ihlali olarak değerlendirilen eylem ve işlemlerin ilgili hâkim ve Cumhuriyet savcılarının görevlerini yasa ile belirlenen usul ve esaslar dışına çıkarak hukuka uygun olmayan bir şekilde yürüttüklerinin anlaşıldığı, ayrıca, söz konusu hukuka aykırılıkların Ankara Çatı İddianamesi, Yargıtay bozma ilamı, HSYK Genel Kurulu ve Anayasa Mahkemesi kararları bir bütün halinde ve Bangalore Yargı Etiği İlkeleriyle birlikte değerlendirildiğinde, yargı görevinin tam ve doğru bir şekilde yerine getirilmediği, yargı ve yargıç tarafsızlığı açısından kamuoyu ve dava taraflarının güveninin sağlanamadığı, yargının doğruluğuna ve tutarlılığına ilişkin inancı kuvvetlendirici nitelikte davranış sergilenemediği, bu itibarla, fikir ve eylem birliği içerisinde, belirli bir amaca matuf bir şekilde FETÖ kapsamında planlı ve sistematik bir şekilde yürütülen bir organizasyonun parçası olarak hareket ederek, yukarıda değinilen hukuka aykırılıkları gerçekleştirdikleri sonucuna varıldığı, eylemlerinin 2802 sayılı Yasanın 69/son maddesi çerçevesinde mesleğin şeref ve onurunu bozan, mesleğe olan genel saygı ve güveni gideren nitelikte bulunduğu kanaatine ulaşıldığından haklarında ilgilisine göre; yer değiştirme, meslekten çıkarma cezası uygulanması ve ayrıca kovuşturma yapılması gerektiği,

Kanaati dermeyan edilmiştir.

  • Kozmik Oda Hadisesi

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu İkinci Dairesi'nin 2016/99 Esas Sayılı Soruşturma Dosyasında ifade edildiği üzere;

Genelkurmay Başkanlığı Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığında görevli personel, Ergenekon terör örgütü kapsamında iletişimin denetlenmesi tedbirleri yoluyla teknik takibe alınmıştır.

Kamuoyu desteğini almak için yazılı ve görsel medyada haber konusu olacak ve sansasyon yaratacak bir suçlama olarak, dönemin Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın, askeri personel tarafından İstihbarata Karşı Koyma faaliyetleri kapsamında takip edilen Kurmay Albay Baki Kaya'nın ikametinin bulunduğu Çukurambar semtinde ikamet etmesi fırsat olarak değerlendirilerek sahte bir ihbarla "Suikast Girişimi" isnadı ortaya atılmıştır.

İsnadı kuvvetlendirmek adına sahte delil yaratılarak, bazı belge ve notlara gerçekle bağdaşmayacak şekilde anlamlar yüklenerek soruşturmanın mecrasından çıkarıldığı ve soruşturmaya dâhil eden rütbeli asker sayısı genişletilerek usulsüz şekilde iletişimin denetlenmesi tedbirlerine başvurulmuştur.

İçeriği sahte ihbar tutanağına dayanılarak, savunmada ileri sürülen deliller araştırılmadan, objektiflikten uzak ve taraflı hazırlanan kolluk değerlendirme tutanaklarına itibar edilerek, içerisinde Devlet sırrı niteliğinde bilgi ve belgeler bulunan 11 ve 16 nolu kozmik odalarda hukuka aykırı yollarla makul şüphe bulunmamasına karşın arama ve el koyma işlemleri gerçekleştirilmiş ve devlet sırrı niteliğindeki bazı bilgi ve belgelerin de bulunduğu dokümanlar ile elektronik veriler hukuka aykırı şekilde ele geçirilmiştir.

Bilgi, belge ve verilerin kamuoyunca bilinen “Balyoz, Askeri Casusluk, Poyrazköy, Ergenekon ve Oda Tv” gibi davalarda bilirkişilik yapan ve taraflı bilirkişi raporu hazırlaması nedeniyle TÜBİTAK’dan uzaklaştırılan Ünal Tatar isimli şahsa, soruşturma dosyasında herhangi bir görev ve yetkisi olmamasına rağmen Adliyede incelettirilerek imajı aldırılmış, bu suretle yetkisiz kişilerin devlet sırrı niteliğindeki bilgi ve belgelere vakıf olması sağlanmıştır.

Ceza Muhakemesi Kanunu uyarınca, devlet sırrına ilişkin konularda soruşturma aşamasında inceleme dahi mümkün değilken, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin iç ve dış güvenliği açısından önemi haiz olan “Devlet sırrı” niteliğinde bulunan bilgi ve belgelerin, soruşturmada adı geçen hâkimler ile Cumhuriyet savcıları tarafından hukuka aykırı yollarla siyasal ve askeri casusluk maksadıyla ele geçirilip ifşa edildiği, soruşturma sürecinde, soruşturma konusu suçla ilgi ve bağlantısı bulunmayan ve suç niteliği taşımayan, FETÖ’ye ilişkin düşünce, eleştiri ve görüş içeren bilgi paylaşımında bulunan kişiler hakkında da hukuka aykırı yollarla iletişimin tespitine yönelik kararlar ve koruma tedbiri süresinin müteaddit kez uzatımına karar verilmek suretiyle, koruma tedbirlerinin ölçüsüz bir şekilde kullanıldığı, FETÖ nedeniyle haklarında adli soruşturma yürütülen birçok gerçek ve tüzel kişiyle yoğun irtibat ve bağlantı kurularak söz konusu eylemlerin gerçekleştirildiği görülmüştür.

Genel Kurmay İstihbarat Eski Başkanı İsmail Hakkı PEKİN, Kozmik Oda isimli kitabında Seferberlik Daire Başkanlığının bir Kuva-yi Milliye hareketi olduğunu, asimetrik bir tehdit neticesinde ordunun çökmesi ve yardıma ihtiyacı olması halinde halkın kendi içinde örgütleneceğini, Seferberlik Daire Başkanlığının bu örgütlenmeyi planlayacak birim olduğunu, Amerikalıların suikast iddiasıyla buraya girmeye çalıştığını, bu operasyonun ABD’nin emriyle cemaatin polis ve hâkimleri tarafından yapıldığını, asıl girmek istenen yerin Gölbaşındaki Özel Kuvvetler Komutanlığı karargâhı olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca bu olayla ilgili araştırma ve soruşturmayı kendisinin yaptığını, buna göre; Bülent Arınç’ın Çukurambar Mahallesinde 1424 sokakta oturduğunu, oradaki askerlerin ise 1425 sokakta oturan bir subayı izlediklerini, cemaatin Bülent Arınç’a suikast iddiasıyla Hrant Dink ve Danıştay cinayetlerini Silahlı Kuvvetler üzerine yıkmayı ve Seferberlik Daire Başkanlığındaki isim listesini almaya çalıştığını, bunun için herhangi bir ihbar yapılmadığı halde ihbar yapılmış gibi gösterilerek burada bir arama yapılmak istendiğini, ihbarın yapıldığını ise başka bir polisin iddia ettiğini, cemaatin önüne çıkacak engelleri teker teker ortadan kaldırmaya çalıştığını ve bu olayda başarılı olduğunu çünkü aradıklarını bulamamasına rağmen Seferberlik Daire Başkanlığını kapattırdıklarını, arama yapan hâkimin Arınç’a suikast iddiasıyla ilgili belge aramak için girdiğini, ilk gün elindeki listede yazılı kelimeler üzerinden bilgisayar sorgusu yaptığını, ikinci gün farklı bir liste ile geldiğini ve yine sorgu yaptığını bu aramanın iki günde bittiğini, ondan sonra Hâkim K.K.’ya bütün evraklara bakması şeklinde talimat verdiklerini ve 300.000 sayfalık evraka bakmasının istediklerini, cemaatin polislerinden ve Cumhuriyet Savcısı M.B.’den bu yönde talimat alması sebebiyle hâkimin geri kalan 24 gün bütün evraklara bakmaya çalıştığını, bu soruşturma ve arama neticesinde Türk Devletinin işgal, istila, savaş, olağanüstü hal, ayaklanma gibi durumlarda ne gibi önlemler alacağı, hangi yöntemlerle tedbir alacağının artık düşmanları tarafından bilindiğini, cemaatin bu yolla Türkiye’nin savunma ve güvenlik politikalarını İsrail ve ABD’ye sızdırarak ülkemizi felç ettiğini dile getirmiştir.[1]

  • Hüseyin Kurtoğlu Hadisesi

 2010-2012 yılları arasında İstanbul Jandarma Komutanı olarak görev yapan Kurmay Albay Hüseyin Kurtoğlu FETÖ yapılanmasının yargı ayağı tarafından yapılan sözde soruşturmalar ve kovuşturmalar ile mağdur edilmiş ve terfi etmesi engellenmiştir.

Komisyonumuza 1 Aralık 2016 tarihinde bilgi veren Hüseyin Kurtoğlu, 2011 yılında görev aldığı bir hafriyat yolsuzluğu soruşturmasında iletişimleri kaydedilecek telefon numaraları arasında Başbakanlık merkez santralinin de farklı bir isimle mahkeme kararının içinde bulunduğunu belirlediklerini ve TİB’e ilgili numarayı bildirmediklerini bu nedenle daha sonra 17-25 Aralık soruşturmalarının altında imzası olacak Cumhuriyet savcılarından Muhammer Akkaş ile karşıya geldiklerini bu olaydan sonra kendisi hakkında soruşturmaların başlatıldığını belirmiştir.

Gerçekten de, darbe girişimi gecesi Jandarma Bölge Komutanlığına vekâlet eden Hüseyin Kurtoğlu’nun, komisyonumuza yaptığı anlatımdan, darbenin bastırılmasına matuf verdiği emirlerin darbenin akamete uğramasında önemli etkilerinin olduğu anlaşılmaktadır. Bu husus FETÖ’nün neden hakkında sözde soruşturmalar yürüttüğünün de bir cevabıdır. 

Hüseyin Kurtoğlu hakkında yürütülmüş ve aşağıda ayrıntılarına yer verilen bu sözde kovuşturmalardan birine değinilmesinde fayda görülmüştür.

Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda bir suçtan tutuklu bulunan hükümlü Özgür BALCAN’ın babasının 23.11.2011 günü vefatı üzerine aynı gün mahkemece “… Özgür BALCAN’ın talebi halinde dış güvenlik görevlisinin refakatinde yol süresi hariç 2 gün süreyle cenazeye katılması için izin verilmesine …” karar verilmiştir.

Silivri 7 Nolu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu anılan izin kararına atıf yapılan müzekkere ile hükümlünün 24.11.2011 günü saat 09.00’da cenazesine katılabilmesi için kurumdan teslim alınarak izin bitimi 25.11.2011 tarihinde saat 16.00’da tekrar kuruma teslim edilmesini Ceza İnfaz Kurumu Koruma Jandarma Tabur Komutanlığından istemiştir.

Hükümlünün babasının cenazesine katılımının sağlamasının akabinde, refakatçi jandarma görevlileri, güvenlik yönüyle zafiyet yaşanacağı gerekçesiyle hükümlüyü cenaze evinden alarak Tekirdağ F Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna götürdükleri, hükümlünün geceyi bu cezaevinde geçirdiği, jandarma görevlilerinin ertesi gün hükümlüyü tekrar Tekirdağ Kapalı Ceza İnfaz Kurumundan alarak cenaze evine götürdükleri ve akabinde hükmünün infaz edildiği yer olan Silivri 7 Nolu Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna teslim ettikleri anlaşılmıştır.

Kurum müdürü, hükümlünün izin dönüşünü müteakip, “2 günlük ölüm izninin nasıl geçirildiği” sorusu ile bir sayfadan ibaret ifade tutanağı tanzim ederek üst yazı ile “istenilen bilgi ve belgeler yazımız ekinde gönderilmiştir” şeklinde izahat ile Silivri Cumhuriyet Başsavcılığına göndermiştir. 02.12.2011 tarihinde savcılıkta hazır edilen tutuklunun, Cumhuriyet Savcısı tarafından, ifade sahibi olarak ifadesi alınmış ve Silivri Cumhuriyet Başsavcılığınca İstanbul İl Jandarma Komutanı olan sanık Hüseyin Kurtoğlu ve sevkten sorumlu jandarma personeli hakkında soruşturmaya başlanmıştır.

Soruşturma sonucunda düzenlenen iddianamede özetle; kararın yerine getirilmesinde görev, yetki ve sorumlulukları bulunan şüphelilerin; bu kararın gereğini, mağdurun iki gün süreyle cenaze namazı, cenazenin defni ve taziyelerin kabulü gibi cenazeyle ilgili faaliyetlere katılmasını sağlamak suretiyle yerine getirmeleri gerektiği halde; iznin büyük bir bölümünde mağduru cenaze yerinden farklı yerlerde bulundurarak ve hatta yaklaşık 15 saatini başka bir ceza infaz kurumuna aldırarak geçirttikleri; suçun işlenmesinde şüphelilerden Hüseyin Kurtoğlu’nun, kanuna aykırı konusu suç oluşturan emir vermek suretiyle azmettiren statüsünde olduğu” şeklindeki anlatımla Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma ve bu suça azmettirme fiillerinden bahisle, şüphelilerin cezalandırılmalarının istendiği anlaşılmıştır.

Silivri 2. Asliye Ceza Mahkemesinin yaptığı yargılama 27.06.2012 tarihinde sonuçlanmıştır. Gerekçeli kararda özetle; İstanbul İl Jandarma Komutanı olan sanık Hüseyin Kurtoğlu'nun konusu suç teşkil eden emri astı konumundaki diğer sanıklara vermek suretiyle mağdur Özgür Balcan'a yönelik kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu işlediği, mesleki bilgi ve tecrübeleri ile gereği eylemin hukuki sonuçlarını açık bir şekilde bilebilecek olması nedeni ile suç işleme kastının daha yoğun olduğu kanaatine varılarak ceza belirlenirken, alt sınırdan uzaklaşılma cihetine gidildiği belirtilmiş ve 2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği görülmüştür.

Bu hükmün taraflarca temyizi üzerine, Yargıtay 14. Ceza Dairesinin 21.03.2013 tarihli ilamı ile verilen kararın onanmasına dair karar verilmiştir. Karara muhalif kalan Daire Başkanı Fevzi Elmas karşı oyunda özetle;

Soruşturma aşamasındaki belirlenen hususlar dikkat çekici bulunmuştur. Aslında karşı oyunda vurguladığı hususlar verilen kararın ne derece taraflı alındığına ve cezanın hangi amaca matuf olduğuna ilişkindir. Şöyle ki;

Öncelikle, tutuklanarak hürriyetlerinden yoksun hale gelen tutukluların özgürlüğünden söz edilemeyeceği için mağdur tutuklu bu suçun mağduru olamaz.  Öte yandan tutuklunun izin dönüşü 25.11.2011 tarihinde tekrar cezaevine teslimine ilişkin Cumhuriyet savcısının talimatının yerine getirilmesi ve tutuklunun kendi evinde geceleyeceğine ilişkin yasal bir mevzuat hükmü olmayıp aksine, tutuklunun geceyi cezaevinde geçirmesine ilişkin Jandarma Teşkilatı Görev ve Yetkileri Yönetmeliğinin 75. maddesine göre uygulama yapan ve ayrıca Cumhuriyet savcısının izin bitimi 25.11.2011 tarihinde tutuklunun tekrar cezaevine getirilmesine yönelik yetkili amirin yazılı talimatını yerine getiren sanıkların eylemlerinde, hukuka aykırılık bulunmadığı gibi sanıkların eylemleri görevden kaynaklandığından sanıklar hakkında soruşturma ve kovuşturma şartı olan mülki amirden izin alınması için yargılamanın durdurulması gerekirken suç teşkil etmeyen eylemlerden dolayı beraatleri yerine, bunların cezalandırılmasına ve yasaklanmasına ilişkin yasal mevzuat gösterilmeden,  ceza hukukunun temel prensiplerinden olan "kanunsuz suç olmaz" ilkesi de çiğnenerek, "konusu suç teşkil eden" emir verildiğinden bahisle tüm sanıkların mahkûmiyetlerine ilişkin yasal ve dayanaktan yoksun mahkûmiyet hükümlerinin isabetsizliği, bozmayı gerektirdiğinden, çoğunluk görüşüne katılamıyorum,” şeklindedir.

Onama kararına, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 16.05.2013 tarihli itirazı üzerine aynı Daire, ilamında özetle; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı yerinde görüldüğünden itirazın kabulüne, 21.03.2013 tarihli onama ve düzelterek onama kararının kaldırılmasına, karar verildikten sonra,

“Olayda, sıralı Jandarma görevlileri olan sanıkların eylemlerinin anılan mevzuat hükümleri ve Silivri Cumhuriyet Başsavcılığının talimatı çerçevesinde yerine getirildiği, bu kapsamda mağdura cenazesinin namaz ve defin işlemlerine katılması, taziyeleri iki gün içinde bir süre kabul etmesi imkânı verilerek, mağdura verilen iznin amacına uygun geçirilmesinin temin edildiği anlaşılmaktadır.

Kendilerine tebliğ edilen mesaj emriyle hareket eden ve bu emrin gereklerini yerine getirdikleri anlaşılan sanıkların, mağdura izin imkânı veren mahkeme kararından ya da içeriğinden haberdar olduklarına ve bu kararın kendilerine mesaj emriyle birlikte tebliğ edildiğine dair ve İl Jandarma Alay Komutanı olan sanığın somut olaya özgü diğer sanıklara emir ve talimat verdiğine ilişkin mahkemece yeterli araştırma yapılmamış olması bir yana, kendilerine, mahkeme kararına istinaden Cumhuriyet Başsavcılığınca tevdi edilen bir görevi, yukarıda gösterilen mevzuat hükümlerine ve yerleşmiş uygulamaya uygun olarak yerine getirdikleri anlaşılan ve mağdurun şikâyetçi olmadığı tüm sanıkların ne şekilde suç işleme kastı ile hareket ettikleri hususunun yerel mahkemece tam olarak ortaya konulamadığı gibi daha önce izin kullanan tutuklu Şükrü Doğan Yurdakul’un geceleyin kendi evinde konaklatılmış olması, tekil bir olay olup yüzlerce sevk ve nakil hizmetinin söz konusu olduğu Silivri Cezaevi gibi büyük bir cezaevinden sorumlu bulunan sanıkların suç işleme kasıtlarını göstermeye yeterli olmayacağı bu itibarla sanıklar hakkında yukarıda izah edildiği şekilde suçun yasal unsurlarının oluşmaması ve suç işleme kastlarının da bulunmaması nedenlerine dayalı olarak beraatlerine karar verilmesi yerine mahkûmiyetleri cihetine gidilmesi,

Sanık Hüseyin’in görevinin gereği olarak her zaman gerçekleştirdiği standart davranışıyla işlediği eyleminde, hangi yasal ölçütlerin teşdit sebebi olarak kabul edildiği dosyadaki delillerle ve somut olayla bağdaştırılıp gösterilmeden, eylemin ağırlığıyla orantılı olması da gözetilerek sanık hakkında kanunda öngörülen cezanın alt sınırından hüküm kurulması yerine, alt sınırdan uzaklaşılarak hüküm kurulması suretiyle fazla ceza tayini,

Kanuna aykırı, sanıklar müdafilerinin temyiz nedenleriyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, bozulmasına” karar verildiği görülmüştür.

Bozma üzerine yapılan yargılama neticesinde Silivri 2. Asliye Ceza Mahkemesi  suçun yasal unsurlarının oluşmadığı sonuç ve kanaatine varılarak ayrı ayrı sanıkların beraatlerine karar vermiştir.

Daha sonra yaşanan süreç, bu kumpas davasının neden yürütüldüğünü açıklayıcı mahiyettedir. 2014 yılı Ocak ayında FETÖ ile iltisaklı jandarma görevlilerince MİT’e ait tırların durdurulmaları sırasında Tuğgeneral Hamza Celepoğlu Adana Jandarma Bölge Komutanı olarak görev yapmaktaydı. Kurmay Albay Hüseyin Kurtoğlu hakkında ayrıntılarıyla yer verilen kumpas davası ile terfi etmesinin önüne geçilmiş, önü açılan Hamza Celepoğlu 2012 yılında yapılan YAŞ toplantısı sonrasında tuğgeneralliğe terfi etmiş ve sonrasında Adana Jandarma Bölge Komutanlığına getirilmiştir.

Hüseyin Kurtoğlu dava dosyalarına ilişkin olarak tanzim edilen HSYK Teftiş Kurulu Başkanlığının 15.02.2016 tarihli raporu ile ilgililer hakkında soruşturma raporu tanzim edilerek adı geçenlerin tümü hakkında meslekten çıkarma cezası uygulanmasının ve kovuşturma yapılmasının talep edildiği anlaşılmıştır.

  • İstanbul Askeri Casusluk Kumpası

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 09.02.2011 tarihli iddianamesinde özetle;

28.04.2010 günü emniyet birimlerine gelen bir mail ihbarında, Vika, Dilara ve Gül isimli şahıslar liderliğinde bir fuhuş çetesinin yurt dışından bayan getirerek zorla fuhuş yaptırdığı, bu çete içerisinde 18 yaşından küçük bayanlarında bulunduğu ve fuhuş yaptırılan bayanların uyuşturucu bağımlısı yapılarak kullanıldığı belirtilmiştir.

Başlatılan soruşturma kapsamında örgüt ile irtibatı tespit edilen şüphelilerin kullandıkları telefonlar dinleme ve tespite alınmış ve yapılan çalışmalar sırasında, örgütle irtibatı belirlenen şüphelilerin TSK mensubu oldukları ve özellikle bir şüphelinin bu fuhuş çetesinden sık sık fuhuş amaçlı bayan temin ettiği ve Kadıköy’de bulunan ikametini fuhuş amaçlı kullandırdığı, diğer bir fuhuş örgütü ile irtibatlı olduğu ve çetenin fuhuş yaptırdığı bayanları tedavi ettiği ve hamile kalan bayanlara kürtaj yaptığı iddia edilmiştir.

04.08.2010 günü 155 polis hattına gelen bir ihbarda, TSK içerisindeki bir fuhuş çetesinin özel olarak kiraladığı evlerde, temin ettikleri kadınlarla üst düzey komutanların, subayların ve hatta öğrencilerin fuhuş yapmasını sağladıkları, çete üyelerinin fuhuş amaçlı bayanları Vika ve Nona Burdilli isimli şahıstan temin ettikleri ve bu kişilere ait Kocaeli ilinde fuhuş amaçlı kullandıkları 3 ayrı adres olduğu belirtilmiştir.

İhbarlara konu kişilerin ikametlerinde arama yapılarak bazı materyallere el konulduğu, ele geçirilen bilgi belge doküman ve dijital verilerin yapılan incelemesi sonucunda; Şüpheliler İbrahim Sezer, Zeki Mesten Tamer Zorlubaş, Mehmet Seyfettin Alevcan ve Yücel Çipli isimli şahıslar yöneticiliğinde fuhuş, şantaj ve tehdit amaçlı bir suç örgütü oluşturulduğu, bu suç örgütünün devlet güvenliğine ilişkin belge temin etmek ve saklamak, casusluk faaliyetlerinde bulunmak, özel hayatın gizliliğini ihlal etmek, haberleşmenin gizliliğini ihlal etmek, kişilerin sesini gizlice kayda almak ve kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydetme eylemlerini gerçekleştirdikleri, bir kısım şüphelinin ise örgüte bilerek ve isteyerek yardım ettiği iddia edilmiştir.

Bu suç örgütünün yaklaşık 5000 kişinin kişisel verilerini hukuka aykırı olarak kaydettiği ve sakladığı, değişik kurumlarda görev yapan binlerce kişi hakkında toplanan bu detaylı bilgilerin, ancak ciddi bir hiyerarşik yapılanmaya sahip örgüt mensupları arasında eylem ve görev paylaşımı bulunan, azami ölçüde gizliliğe dikkat edilen bir suç örgütü tarafından gerçekleştirilmesi mümkün olduğu iddia edilmiştir.

Buradan hareketle, öncelikle bu suç örgütünün TSK, TÜBİTAK, Havelsan ve GES Komutanlığı gibi Devletin en stratejik kurumlarında örgütlenerek hücre yapılanmalarına gittiği, gizliliği ön planda bulunduran örgütün özellikle telefon görüşmesi yapmamaya özen gösterdiği, yukarıda belirtilen kurumlarda bulunan örgüt mensuplarının birbirleri ile irtibatlı oldukları, diğer hücre yapılanmasındaki örgüt mensuplarını tanımadıkları ya da irtibat kurmadıkları, bu hücrelerin başında bulunan örgüt yöneticilerinin kendi bölümlerinde uzman ve etkin şahıslar oldukları, örgütün amaçları doğrultusunda alınan kararları örgüt üyelerine ulaştırdıkları ve örgüt mensuplarının özellikle çalıştıkları kurumlarda elde ederek kendilerine getirdikleri her türlü bilgi, belge ve materyalleri aynı zamanda örgütün arşivini de saklayan İbrahim Sezer’e gönderdikleri, örgüt mensuplarının özellikle şantaj amaçlı gizli görüntü elde edilmesi, casusluk faaliyetlerine yönelik gizli belge temin edilmesi, yine örgütün kullanmayı planladığı kişilere kadın ve yer temin edilmesi, örgüte düşman veya dost olan veya örgüt tarafından kullanılabilecek kişilerin belirlenmesi, ayrıca bu kişiler ile ilgili kişisel verilerin kaydedilmesi işlemlerini yürüttükleri, örgüt mensuplarının, Kocaeli ve İstanbul illerinde faaliyet gösteren bir kısım fuhuş çeteleri ile irtibatlı olduğu, bu çetelerden çevrelerinde önemli yerlerde görev yapan askeri personele fuhuş amaçlı bayan temin ettikleri ve örgüte ait evlerde fuhuş yapmalarını sağladıkları, evlere yerleştirdikleri gizli kamera düzenekleri ile bu kişilerin bayanlarla cinsel ilişkilerini gizlice kaydettikleri ve daha sonra şantaj amaçlı kullandıkları, şüphelilerin şantaj amaçlı temin ettikleri ve sakladıkları bu materyallerle, istifa etmesini ya da emekli olmasını istedikleri askeri personelin, şantaj yaparak emekli olmasını, bazen de terfisini engellemek istedikleri kişilerin görev yaptığı kuruma ihbar ve posta yolu ile göndererek hakkında soruşturma başlatılmasını temin ettikleri ve böylelikle terfi etmesini engelledikleri, şüphelilerden ele geçirilen dijital verilerde yer alan gizli belgelerin mahiyeti, sayısı, bu hususta örgütün talimatları ve özellikle elde edilen belgelere ilişkin tutulan notlar göz önüne alındığında, özellikle Devletin stratejik kurumlarına sızan örgüt mensuplarının çalıştıkları kurumlardan elde ettikleri Devletin güvenliğine ilişkin gizli belgeleri bağlı bulundukları örgüt yöneticilerine ulaştırdıkları, kendilerine bu belgeyi getiren ancak örgüt üyesi olmayan kişilere ücret ödedikleri, özellikle TÜBİTAK tarafından TSK için yürütülen ülke yararına gerçekleştirilen projeleri durdurmaya, yavaşlatmaya veya engellemeye çalıştıkları, casusluk faaliyeti kapsamında elde ettikleri bazı belge veya projeleri yabancı ülkelere pazarlamayı planladıkları, eylem ve faaliyetlerine devam etmek amacıyla çalıştıkları kuruma alınacak elemanlar arasına örgüt mensuplarını veya örgüte yakın kişileri yerleştirmeye çalıştıkları iddiasıyla kamu davası açıldığı anlaşılmıştır.

İstanbul 11.Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda;

02.08.2012 tarihli ilam ile bir kısım sanıkların mahkûmiyetine karar verilmiş verilen karar temyiz edilmiştir. Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 05.12.2013 tarihli ilamı ile bir kısım sanıklar hakkında kurulan hükümlerin onanmasına bir kısım sanıklar hakkında kurulan hükümlerin bozulmasına, dosyanın İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.

İstanbul Anadolu 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 12.01.2015 tarihli değişik iş kararında özetle belirtildiği üzere; Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu'nun 09.01.2015 tarih ve 2014/253 sayılı kararında belirtilen yeniden yargılama sonucunu doğuran ihlalin niteliğinin (Anayasamızın 36. maddesi çerçevesinde silahların eşitliği ilkesi gözetilerek adil yargılanma hakkının ihlali) yargılamanın savunma ayağını oluşturan sujeler yönünden ortak olması ve bu nedenle başvurusu bulunmayan ve hükümlülüğüne karar verilen kişiler yönünden teşmil edilebilir niteliği gözetilerek; haklarındaki İstanbul 11 Ağır Ceza Mahkemesi'nin 02.08.2012 tarihli ilamı ile hükmedilen ve infaz aşamasında bulunan tüm hükümlerin infazının durdurulmasına dair karar verilerek yargılamaların yenilendiği belirlenmiştir.

İstanbul Anadolu 5. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda tesis edilen 29.01.2016 tarihli kararda ifade edildiği üzere özetle;

28.04.2010 günü yapılan ve yurtdışından gönderilen ihbar ile Vika, Dilara ve Gül isimli şahıslar liderliğindeki fuhuş çetesinin sanıklarla ilişki içerisinde oldukları iddiası üzerine sanıklardan İbrahim Sezer'in 14.07.2010 tarihinde Saffet Kaplan adlı arkadaşı ile yaptığı telefon görüşmesinde "eşmeye uğrayacağım" sözünün "Vika’ya uğrayacağım" şeklinde tutanaklara geçirilmiş olmasını ve bu durumun 09.12.2010 tarihinde düzeltilmesine ve 17.12.2010 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına bildirilmesine rağmen, iddianamede sanık İbrahim Sezer'in Vika isimli fuhuş çetesi üyesi ile ilişkili olduğu iddia edilmiştir.

02.08.2010 ve 04.08.2010 tarihlerinde polis hattına gelen ihbarla TSK içerisinde bir fuhuş çetesi bulunduğu, bu çetenin özel olarak kiraladığı evlerde temin ettiği kadınlarla üst düzey komutanların subayların ve öğrencilerin fuhuş yapmasını sağladıklarının iddia edilmesi üzerine mahkemece ihbarda adı geçen Emrah Karaca adına arama kararı verildiği, bu karar üzerine sanık Mehmet Emrah Küçük Akça'nın evinde yapılan aramalarda dijital materyaller bulunduğu ve sanığa ait olduğunun iddia edildiği, sanık Mehmet Emrah Küçükakça'nın evinde bulunan dijital materyaller incelendiğinde dijital verilerde bu sanığın adının geçmediği, tam aksine yapılan ihbarda adı geçen Emrah Karacan'ın adının geçtiğinin görüldüğü, örneğin; "Lol" klasöründe bulunan "çalıntı cafe.xls" dosyasında açıkça Emrah Karaca adının geçtiği, yine "Saltuk.gho\lol" isimli klasörde bulunan "önemli.doc" isimli Word dosyasında "HN gelen.txt" isimli metin belgesinde "hap ve otu alpay aksu ve Emrah Karaca organize etsin" şeklinde geçtiği, yine dijital verilerin diğer yerlerinde de Emrah Karaca adının geçtiğinin görüldüğü, emniyete yapılan e-mail ihbarının Emrah Karaca adına yapılmış oluşu, arama kararının Emrah Karaca adına verilmiş oluşu, bulunan dijital materyallerde sanık Mehmet Emrah Küçükakça'nın adının hiçbir yerde geçmemiş oluşu, tam tersine Emrah Karaca adlı şahsın adının geçmiş oluşu, Emrah Karaca adlı askeri personelin gerçekte var olup kısa bir süre önce başka bir ile tayininin yapılmış oluşu, sanık Mehmet Emrah Küçükakça'nın aramanın yapıldığı tarihte Gölcük'te olmayıp görev nedeniyle başka yerde olduğunun anlaşılmış oluşu, yine sanığın Emrah Karaca'yı tanımadığının sabit bulunuşu dikkate alındığında; yanlış şahsın evinde yapılan aramada ihbar ve arama kararında adı geçen Emrah Karaca'nın da adının geçtiği, dijital materyallerin bulunmasının hayatın olağan akışına aykırı bir durum olduğu, görevlilerin planlama yaptıkları dijital materyali yanlış kişinin evine önceden yerleştirdikleri, yanlış kişinin evinde planladıkları doğru kişiye ait delilleri bulduklarına dair ciddi kuşkular oluşmuştur.

Sanıkların hücre yapılanması şeklinde örgütlendikleri bu kapsamda TSK, TÜBİTAK, HAVELSAN ve GES Komutanlığında ayrı ayrı hücre yapılanmasına gittikleri iddiasıyla ilgili olarak yapılan yargılamada bu hücrelerde görev alan sanıkların birbirlerini tanıdıklarına, telefon görüşmesi yaptıklarına, bir araya geldiklerine dair, telefon görüşme kayıtları, fiziki takip, elektronik imza, kamera görüntüleri gibi somut ve ispat edilebilir herhangi bir delil bulunamamıştır.

İddianamede sanıklar tarafından kurulan suç örgütünün gizlilik ve hücre yapılanmasını esas aldıkları iddia edilmiş ise de tek dayanak olan dijital materyaller incelendiğinde örgüt üyesi olarak adları geçen sanıkların isim, kimlik bilgileri ve iletişim bilgilerinin açık bir şekilde dijital materyallerde yer aldığı, gizliliğe çok önem veren ve ayrı ayrı hücre yapılanmasına giden sanıkların örgütün arşivi de dâhil tüm dijital verileri sanık İbrahim Sezer'in arkadaşına ait olup zaman zaman kullandığı bekâr evinde bulundurmasının yine suç tarihinde bekâr oldukları anlaşılan ve başka şahıslarla da evi birlikte kullandıkları anlaşılan sanıklar Deniz Mehmet Irak ile Burak Çetin'in örgüte ait olduğu iddia edilen dijital belgeleri başka şahısların rahatlıkla girip çıkabildikleri bu tür evlerde bulundurmaları hayatın olağan akışı ile uyumlu bulunmamıştır.

Çıkar amaçlı suç işlemek üzere kurulan örgüt üyelerinin herhangi bir yabancı ülke veya ajanlarından yine yurtiçinde herhangi bir gerçek ya da tüzel kişiden menfaat ettiklerine dair dosya kapsamında her hangi bir delil bulunamamıştır. Yine örgütün hangi eylemi nerede ve kiminle yaptıkları, fuhuş için hangi evleri kullandıkları veya hangi gizli belgeyi vererek veya kişisel verileri kullanarak menfaat temin ettiklerine dair dosya kapsamında somut her hangi bir delil bulunmadığı, dijital materyallerde bilgileri ve görüntüleri bulunan kişilerden bir tanesinin dahi kendisine şantaj yapıldığını, tehdit edildiğini veya menfaat elde edildiğini ifade etmediği ve yine dosya kapsamında hiç bir askeri personelin kendisine şantaj yapıldığını, tehdit edildiğini veya terfiinin engellendiğini ifade etmediği, ordu içerisinde terfileri etkilemeye çalıştıkları iddia edilen örgütle ilgili bu yönde hiç bir şikâyetçinin bulunmamasının da hayatın olağan akışına uygun olmadığı değerlendirilmiştir.

Sanıklardan Yücel Çipli ve Merdan Metin'in TÜBİTAK görevlileri oldukları, TÜBİTAK'ın TSK için geliştirmiş olduğu Devletin güvenliğine ilişkin projeleri örgütün arşivinde saklanmak üzere gönderdikleri iddiasına müteallik olarak; sanıkların müdafiinin başvurusu üzerine TÜBİTAK'ın gönderdiği yazıda "Kurumunuzda proje geliştirme amacıyla kullanılan bilgisayarlar dışında her çalışanımızın eriştiği internet ve idarinet bilgisayarları bulunmaktadır. İdarinet bilgisayarları kurumun idari işleri için kullanılmakta olup internet gibi harici ya da dâhili başka bir ağa bağlı değildir. Dolayısıyla kurum dışından erişilemez. İnternet bilgisayarları internet ağına bağlı olmasına rağmen kurum dışından bu bilgisayarlara erişip herhangi bir işlem yapmak söz gelimi masa üstündeki bir dosyayı e-posta ile bir başkasına göndermek ya da masa üstündeki bir dosyayı değiştirip kaydetmek mümkün değildir. Bu bilgisayarlar üzerinde herhangi bir işlem yapabilmek için mutlaka kurumda bulunulması gerekmektedir. Bilgisayarlar için kullanıcı isimleri sistem yöneticileri tarafından belli bir kurala göre verilmekte ve kullanıcılar tarafından değiştirilememektedir. Öte yandan bu bilgisayarlara kullanıcılar tarafından sistem yöneticisinin bilgisi ve onayı olmadan her hangi bir program yüklemek ya da kaldırmak ya da dışarıdan bir bilgisayar getirip iç ağlara bağlamakta mümkün değildir. İdari net bilgisayar ağında her çalışanın erişmeye yetkili olduğu bellek alanları belirlenmiş olup bu alanlar dışında kalan alanlara erişmeleri sistem tarafından engellenmektedir." şeklinde cevap verilmiştir.

TÜBİTAK’ın göndermiş olduğu yazının devamında Yucel.Cipli isimli bilgisayarda son kaydedilen arge98-personel-listesi.xls isimli dosyanın son kaydedildiği tarih olan 13 Ağustos 2009 tarihinde Yücel Çipli'nin istirahatlı olduğunun, 13 Ağustos 2009 tarihinde kurumlarının giriş çıkış kayıtlarını incelediklerinin ve bu tarihte işe geldiğine ilişkin bir kayda rastlamadıklarının, yine sanık Merdan Metin'e ait bilgisayarda son kaydedilen Merdan.doc isimli dosyanın son kaydedildiği tarih olan 18 Ağustos 2007 tarihinin Cumartesi gününe denk geldiğinin, giriş çıkış kayıtları incelendiğinde Merdan Metin'in bu tarihte işe geldiğine ilişkin bir kayda rastlanmadığının belirtildiği, ancak sanıkların iddia konusu suçlamalarla ilgili hukuksal durumlarını doğrudan etkileyecek olan bu yazının dosya arasına konmayıp soruşturma savcısı tarafından emanete kayıt edilip sanıklar ve müdafilerinin erişimine sunulmamasının anlaşılır bir durum olmadığı belirtilmiştir.

Sanıklar hakkında fuhuşa teşvik veya aracılık etme suçu nedeniyle kamu davası açılmış ise de; öncelikle üzerinde durulması gereken konunun yurt dışından kim yada kimler tarafından gönderildiği belli olmayan e-mail ihbarı olduğu, kamu oyuna da yansımış Poyrazköy, Amirallere Suikast, Kafes Eylem planı gibi davalarda da aynı yöntemin kullanıldığı, kim veya kimler olduğu tespit edilemeyen sahte hesaplardan atılan bu e-maillerle genelde ahlaken sorgulanacak ve toplumda ahlaksızlık olarak görülen iddialarla soruşturmaların başlatılıp sonrasında bulunan dijital materyallerle daha ciddi suçlamaları içeren soruşturmaların yapıldığının görüldüğü, Emniyet ve Jandarma istihbaratının ya da Milli İstihbarat Teşkilatı ve diğer yetkili kurumların haberdar olmadıkları, suç isnatlarının yurtdışından sahte e-mail ile sahte hesaplardan tespit edilemeyen şahıslar tarafından yapılmasının bu suçların onlar (ihbarcılar) tarafından bilinmesinin hayatın olağan akışı ile uyumlu bulunmadığı, belli bir yapı adına hareket edildiğine dair kuşkuları artırmıştır.

Yukarıda açıklandığı üzere sanıkların fuhuş yapan şahıslarla irtibatını gösteren bir tek telefon görüşmesinin tespit edilemediği, sahte oluşturulan veya yanlışlıkla yapılan eşme sözü yerine vika olarak iletişimin tespiti tutanağı tanzim edilip ve bunun yanlışlığı kamu davası açılmadan evvel tespit olunmasına ve de buna ilişkin İstanbul Emniyet Müdürlüğünün resmi yazısının soruşturma dosyasına girmesine rağmen iddianameye sanık İbrahim Sezer'in Vika ile görüştüğünü yazıp iddia edilmesinin anlaşılır bir durum olmadığı, yine tüm dosya kapsamı incelendiğinde fuhuş yapan tek bir kadın olmadığı gibi fuhşun yapıldığı herhangi bir yerin de tespit edilemediği, sanık İbrahim Sezer'in evinde ele geçirilen 9 adet fiziki belge ile ilgili olarak Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Polis Laboratuarı Daire Başkanlığının 28.10.2010 tarihli ekspertiz raporuna göre fiziki belgelerdeki yazının sanık İbrahim Sezer'e aidiyetinin tespit edilemediği, ortada sahte bir hesaptan gönderilen ve kim tarafından gönderildiği tespit edilemeyen e-mail ihbarı, sahte veya yanlışlıkla oluşturulan iletişimin tespitine ilişkin tape örneği, delil olarak kabulü mümkün olmayan dijital veriler dışında bir birini hiç tanımayan birbirleriyle hiç iletişimleri bulunmayan sanıkların fuhuş yaptırdıklarına yada fuhşa aracılık ettiklerine ilişkin delil olmadığı bu nedenle beraatlerine karar verilmesi gerektiği ifade edilmiştir.

Sanıklara müsnet Siyasi ve Askeri Casusluk iddialarına yönelik yapılan değerlendirmede ise; sanıklar hakkında dijital verilerde bulunan, gizli oldukları iddia edilen bilgileri askeri casusluk amacıyla bulundurdukları iddia edilmiş ise de; dijital verilerin sanıklara aidiyetini gösteren hiçbir delilin elde edilmemiş oluşu, yine dosya kapsamında sanıkların bu amaçla bir araya geldiklerini gösteren fiziki takip kamera görüntüleri, tanık anlatımları, hts kayıtları, somut ve ispat edilebilir hiçbir delilin dosyada bulunmadığı ayrıca sanıkların dijital nesnelerde yer alan gizli olduğu iddia edilen belgeleri herhangi bir yabancı ülkeye vermeye çalıştıkları, bu yönde görüşmeler yaptıkları, yabancı ülke ajanları ile buluşup konuştukları veya bu yönde bir menfaat ettiklerine dair dosyada her hangi bir kanıt bulunmadığı belirtilerek sanıkların beraatlerine karar verilmesi gerektiği ifade edilmiştir.

Dosyada bulunan dijital materyaller ile ilgili değerlendirmede; iddianamede yer verilen tüm suçlarla ilgili delillerin sanıklarda elde edilen dijital materyaller içerisinde yer alan verilerden ibaret olduğu,  ve kararın gerekçesinden de anlaşılacağı üzere mahkûmiyete esas tek gerekçenin bu dijital materyaller olduğu, bunun dışında her hangi bir delilin iddia edilmediği ve mahkemenin mahkûmiyet gerekçesinde başkaca bir delilin gösterilmediği, haklarında mahkûmiyet kararı verilen sanıkların Anayasa Mahkemesine başvurdukları, Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu kararında özetle: "Kural olarak bilirkişinin sunduğu rapor ve mütalaalar derece mahkemeleri açısından bağlayıcı olmamakla birlikte, ilk derece mahkemesi tarafından esasa ilişkin değerlendirmeler yapılırken Cumhuriyet Savcısı tarafından yaptırılan incelemelerin belirli bir etkisi olmuştur. Başka bir deyişle somut davada ilk derece mahkemesi yalnızca dijital deliller üzerinde Cumhuriyet savcısı tarafından çözümleme ve incelemelerle kurumlardan gelen çizelgelere itibar etmiş, bu raporlara karşı başvurucuların mahkûmiyet kararının dayanağı olan dijital verilerin gerçeği yansıtmadığı iddialarını değerlendirmek üzere mahkemenin bilirkişi heyeti tayin etmesi ve rapor aldırması yönündeki talepleri ile bu belgelerin imajlarının verilmesi talebini reddetmiştir. Somut olayda, dijital deliller içerisindeki bilgi ve belgelere dayanılarak başvurucuların mahkûmiyetine karar verilmiştir. başvurucuların dijital verilerin gerçeği yansıtmadığı yönündeki iddialarının araştırılması amacıyla bu deliller üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılması veya bunlara ilişkin imajların verilmesi taleplerinin dijital belgelerin içeriklerinin devlet sırrı kapsamında kaldığından ve dijital delillerin usulüne uygun aramalar sonucu ele geçirildiğinden bahisle reddedilmesi yargılamanın bütünü yönünden adil yargılanma hakkını ihlal eder niteliktedir. Mahkemece delillerin bu şekilde gizlenmiş olması özelliklede devlet sırrı gerekçesi ile delillerin savunma makamına açılmaması ve incelettirilmemiş olması başvurucuların dijital delillerin sıhhati konusundaki iddialarını tam olarak ileri sürmesini imkânsız kılmıştır. Oysa mahkeme, bu dijital delillere göre bir değerlendirme yaparak mahkûmiyet kararı vermiş ve Yargıtay tarafından aynı nedenlerle verilen hüküm onanmıştır. Bu koşullarda mahkemece izlenen usul ve yöntemin, silahların eşitliği ilkesinin gereklerine uygun olmadığı ve başvurucunun menfaatlerini yeterince koruyan bir güvence içermediği açıktır" demek suretiyle mahkûmiyetine karar verilen sanıkların yapmış oldukları başvuru ile ilgili olarak silahların eşitliği yönünden adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine yönelik iddiaların kabul edilebilir olduğuna karar verdiği; tüm dosya kapsamı bir arada değerlendirildiğinde dijital delillerin yargılamaya konu edilmesi, delillerin bulunması, kopyalanması, korunması gibi konuların adli bilişim hukuku açısından en önemli hususların başında geldiği, buna rağmen davaya ilişkin soruşturma makamlarının hazırladığı tüm tutanak ve inceleme raporlarının adli bilişim temel prensipleri ve standartlarına göre eksik hazırlandığının anlaşıldığı, bu delillerin incelenmesinin hangi inceleme yazılımı ile ve hangi sürümü ile yapıldığı, delile ait fiziksel bilgiler, delilin bütünlüğünün bozulmaması için kullanılan donanım ve yazılıma ait bilgiler, saat bilgileri, orijinal delilin nereye ve nasıl kopyalandığı, incelemeyi yapan kişinin uzmanlığının ne olduğu gibi hususların tutulan tutanak ve raporlarda belirtilmediği, bunların soruşturma ve kovuşturma aşamasında sanık ve müdafilerinin erişimine sunulmadığı dikkate alındığında dijital belgelere ilişilin şüphelerin oluşmasının kaçınılmaz olduğu, olay yerinde imaj alma işleminin yapılmadığı, olay yeri ekibinin kanıtların bire bir kopyasını alıp (imaj) oluşturulan bu kopyanın "Elektronik mühür" olarak tabir edilen hash değerinin sanığa ya da vekiline verilmediği, diğer bilgisayar sistemlerine nazaran cd, dvd ve flash bellek gibi materyallerin imajının alınmasının kolay medya çeşitlerinden olduğu, sadece okunabilir durumda oldukları için ve kapasitelerinin küçük olmasından dolayı imaj alma işleminin kısa sürdüğünün bilinen bir gerçek olduğu, olay yeri ekibini kısa ve basit bir şekilde gerçekleştirebilecekleri imaj alma işini soruşturmanın daha ilk aşamasında yerine getirmedikleri, çok sonraları alınan imajların sanık ve müdafilerine verildiği dikkate alındığında el konulan dijital delillerin değişikliğe uğrayıp uğramadığını, manipüle edilip edilmediğinin söylemenin imkânsız olduğu, dijital delillerin daha soruşturmanın başında güvenilirliğini yitirdiği ve delil bütünlüğünün bozulduğu belirtilmiştir.

Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesi Bilişim ve Teknoloji Şubesinin meta verilerin değerlendirilmesi başlıklı raporunda özetle anti-forensics (Karşıt adli bilişim) olarak da bilinen teknikler kullanarak dosya meta verileri (Başlık, konu, yazar ismi, şirket, kategori, oluşturma, değiştirme zamanları vb.) silinebilir ya da istenilen verilerle değiştirilebileceği belirtilmiş olup sanıklarda ele geçen dijital delillerde bulunan meta verilerinin sanıklara ait olduğunu gösterir şekilde elektronik imza ile oluşturulmuş herhangi bir meta verinin dosyada mevcut bulunmadığı, yine el konulan ve davanın esasını teşkil eden dijital delillerin oluşturulduğu bilgisayarlara el konulmadığı, bu duruma göre dijital deliller içerisinde yer alan meta verilerinin sanıklar tarafından oluşturulduğunun tespit edilmesinin mümkün bulunmadığı bu nedenlerle davaya konu olan dijital materyallerin sanıklar tarafından oluşturulduğunun kabulünün mümkün bulunmadığı ifade edilmiştir.

Yargılama neticesinde yukarıda ayrıntılarına yer verilen gerekçeler doğrultusunda sanıkların beraatına karar verildiği anlaşılmıştır.

  • 2010 KPSS Sorularının Çalınması

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 2015/3110 sayılı iddianamesinde dile getirildiği üzere;

10 Temmuz 2010 tarihinde ÖSYM tarafından yapılan Kamu Personeli Seçme Sınav (KPSS) sorularını sınav öncesinde elde eden bazı şahısların, bu soruları e-mail yolu ile ilişki ve iltisakı bulunan diğer şahıslara gönderdiklerine dair yazılı ve görsel basında çıkan haberler üzerine Isparta/Yalvaç Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından haberlerde ismi geçen Baki Saçı hakkında, 31.08.2010 tarihinde 2010/1410 sayı ile re’sen soruşturma başlatılmıştır.

Soruşturma kapsamında elde edilen deliller neticesinde;

Yüksek Öğretim Denetleme Kurulunun raporunda; 10-11 Temmuz 2010 tarihinde gerçekleştirilen KPSS sınavına ilişkin Eğitim Bilimleri ve Genel Yetenek kitapçıklarında soruların sınav öncesinde sayıları binlerle ifade edilebilecek adaya bir şekilde ulaştırıldığı, bu anlamda bir usulsüzlük gerçekleştirildiği kanaatine varılmıştır.

TÜBİTAK raporuna göre ise şüpheli Baki Saçı’nın bilgisayar hard diskinde Eğitim Bilimleri, Genel Yetenek ve Genel Kültür sorularının sınavdan önce bilgisayara kaydedildiğinin, Genel Yetenek sorularının bulunduğu dosyanın oluşturulma tarihinin 28.06.2010 saat 21.27, Genel Kültür sorularının olduğu dosyanın oluşturulma tarihinin 29.06.2010 saat 15.34, Eğitim Bilimleri sorularının olduğu dosyanın oluşturulma tarihinin 05.07.2010 saat 14.22 olduğunun belirtildiği görülmüş böylece 10.07.2010 tarihinde yapılan KPSS'nin Genel Yetenek, Genel Kültür ve Eğitim Bilimleri alanlarına ait soruların 28.06.2010 saat 21.27 tarihinden önceki bir tarihte sızdırıldığı anlaşılmıştır.

Şüpheli Baki Saçı’ya dosyalar halinde dijital olarak ulaştığı tespit edilen;

Genel Kültür (60) sorularından 48’inin örtüştüğü, bunlardan bir kısım soruların aynı şekilde bir kısım soruların ise metinsel ve görsel değişiklik içermesine rağmen konu olarak örtüştüğü, bir kısmının da soru metni olarak aynen yer aldığı ancak soru şıklarının boş bırakıldığı ya da sadece doğru cevabı içerecek şekilde yer aldığı, sayfaların sol altına Final Dershaneleri ibaresinin yerleştirildiği,

Genel Yetenek Türkçe (30) sorularından 30 sorunun da bulunduğu; 27 tanesinin metin ve şıklar olarak tam olduğu ve bir şıkkın koyulaştırıldığı; 1 soruda metnin ve şıkların tam olduğu ancak metin sonundaki soru cümlesinde "kullanılmamıştır" yerine "kullanılmıştır" kelimesinin bulunduğu bir şıkkın koyulaştırıldığı; 1 soruda metnin yarım olduğu, şıklarının bulunduğu, bir şıkkın koyulaştırıldığı; 1 soruda metnin bulunduğu ancak bütün şıklarının yer almadığı, sadece bir şıkkın "cevap" ibaresi ile koyulaştırıldığı,

Genel Yetenek Matematik (30) sorularından 25’inin bulunduğu, şıklarının koyulaştırıldığı ancak 1 sorunun koyulaştırılmış şıkkının aslında doğru cevap olmadığı, sayfaların üst orta kısmına Fen Bilimleri Dershaneleri, sol altlarına ise LYS DENEME 7 ibaresinin yerleştirildiği,

Eğitim Bilimleri (120) sorularından 116 sorunun bulunduğu, şıklarda herhangi bir koyulaştırma olmadığı belirlenmiştir. 

Böylece sınavdaki tüm soruların (120+60+60) örgüt tarafından elde edilmesine rağmen tüm adayların aynı sayıda doğru yapmasıyla oluşacak şüpheyi artırmamak amacıyla bazı adaylara soruların tamamının, bazı adaylara ise bir kısmının verildiği anlaşılmıştır.

Matematikçi Akademisyen Bilirkişilerin kitapçıklar üzerinde yaptığı inceleme sonucu; Matematik soruları şıklarının doğru olan cevaplarının bir kısım adaylara koyulaştırılmış olarak gönderildiği, sadece bir matematik sorusunda koyulaştırılmış cevabın aslında yanlış olduğu, bazı adayların aslında yanlış olan kendilerine gelen soruda cevap olarak koyulaştırılmış cevaba (şıkka) yönelip işaretledikleri ve böylece yanlışta birleştikleri, bazı adayların, sızdırılan soruların içinde bulunmayan ancak ÖSYM'nin kitapçığında bulunan soruları soru işareti ile veya numaralarını yuvarlak içerisine alarak işaretledikleri, adayların soru kitapçıkları üzerinde kolay sorularda işlem yaptıkları ancak, orta ve zor olarak nitelendirilen sorularda genellikle doğru cevaba götürecek işlemler yapmadıkları halde veya hiçbir işlem yapmadan doğru cevabı işaretledikleri ve bunun mümkün olamayacağı, birçok adayın sanki cevabı biliyormuş gibi uygun sayılar vererek cevabı doğrulatma yoluna gittikleri, bazı adayların sızdırılan sorular içinde yer almayan soruları yanlış yaptıkları veya boş bıraktıkları, bazı adayların sızdırılan sorular içinde bulunmayan sorularda (5 soru) işlemsiz veya yanlış işlemle yahut anlamsız işlemler yaparak doğru cevabı işaretledikleri (30 adet matematik sorusunun 30'unuda elde edenler açısından) ayrıca 30 adet matematik sorusunun tamamını kitapçık üzerinde hiç bir işlem yapmadan doğru cevaplayan adaylara rastlandığı, bu adayların savunmalarında çözümleri sıranın üzerine yaptıkları şeklinde gerçekçi olmayan beyanda bulundukları tespit edilmiştir.

Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığının 02.10.2014 tarihli raporunda “Fetullah Gülen Okulu”, “Gülenist Kuruluş”, “Gülen Hareketi Okulu” olarak adlandırılan ve yurt dışında faaliyet gösteren kuruluşlara, Türkiye’den 2011-2013 yılları arasında düzenli olarak şüpheli para transferlerini gerçekleştiren şirketler ile KPSS soruşturması şüphelilerinin çalıştığı 121 şirketin şüpheli para havalesi yapan şirketlerle aynı olduğu belirtilmiştir.

Öğretmen olmak için 10.07.2010 tarihinde uygulanan KPSS Eğitim Bilimleri alanı sınavına girip yüksek başarı gösteren 3227 adaydan 1175’i 31.10.2010’da tekrarlanan sınava girmemişlerdir. İlkinde Genel Yetenek, Genel Kültür ve Eğitim Bilimleri testlerinin üçünde de yüksek net yapmalarına rağmen tekrarlanan Eğitim Bilimleri testine bu adayların katılmamaları hayatın olağan akışına tamamen aykırıdır. Ayrıca; Bilirkişi raporu ve ÖSYM yazısına göre tekrarlanan Eğitim Bilimleri sınavı, ilkine göre daha kolaydır, iptal edilen ve tekrarlanan sınavına ikinci kez giren 2052 adaydan 35’i netini artırırken 18’i aynı nete ulaşmış, 1999 kişi ise netini düşürmüştür. Aynı amaca yönelik tekrar edilen ve daha kolay olan bir sınavda adayların %97,4’ünün net sayılarını düşürmesi olağan bir durum değildir.

Soruşturma sırasında düzenlenen bilirkişi raporunda tespit edilen bir kısım hususlara özetle burada yer verilmesi faydalı görülmüştür. Bu cümleden olarak,

Eğitim Bilimleri Alan Testine yönelik olarak;

-2010 KPSS Eğitim Bilimleri alanında sınava giren 279.890 adaydan 110 ve üzeri net soru yapan 2489 adayın sınav dağılım eğrisinde normalden farklı olarak 2. bir dağılım eğrisi oluşturduğunun gözlemlendiği, 2. eğri dağılımının Genel Yetenek Sınavı grafiklerinde de gözlemlendiğinden hareketle geçmiş yıllarda gerçekleştirilen sınavlardan farklı bir bulgu ve farklı bir durumla karşı karşıya bulunulduğunun,

-Tüm soruları doğru cevaplayan 350 adayın akrabalık ilişkilerine bakıldığında, 93 adayın birinci derecede akraba olduklarının (70’inin karı-koca, 23’ünün diğer akrabalık bağı),

-120 tam soru yapan 350 adayın adres ve komşuluk ilişkilerine bakıldığında 52 adayın aynı adreste veya aynı apartman, aynı site ya da sokakta ikamet ettiğinin,

-100 ve üzerinde ham puan alan 3227 adayın 579’unun birinci derecede akraba olduklarının (446’sının karı-koca, 191’inin diğer akrabalık ilişkisi),

-Eğitim Bilimleri alanında 100-120 arası ham puana sahip 3227 adayın adres ve komşuluk ilişkilerine bakıldığında, 980 adayın aynı adreste veya aynı apartman, aynı sitede yâda aynı sokakta ikamet ettiği,

Genel Yetenek Testine ilişkin olarak;

-60 tam soru yapan 1029 adaydan 240 adayın birinci derecede akraba oldukları (101’inin karı-koca, 139’unun diğer akrabalık ilişkisi),

-58-60 arası ham puan alan 3740 adaydan 690 adayın birinci derecede akraba oldukları (220’sinin karı-koca, 470’inin diğer akrabalık ilişkisi),

-55-60 arası ham puan alan 27.284 adaydan 1805 adayın birinci dereceden akraba oldukları (328’inin karı-koca, 1477’sinin diğer akrabalık ilişkisi),

-60 ham puan alan 1029 adaydan 58 adayın aynı dış kapı numarasına sahip adreslerde ikamet ettikleri,

-58-60 arası ham puan alan 3740 adaydan 268 adayın aynı dış kapı numarasına sahip adreslerde ikamet ettikleri,

-55-60 arası ham puan alan 27.284 adaydan 3221 adayın aynı dış kapı numarasına sahip adreslerde ikamet ettikleri tespit edilmiştir.

Bilirkişiler değerlendirmelerinde; 10-11 Temmuz 2010 tarihinde gerçekleştirilen KPSS sınavına ilişkin eğitim bilimleri ve genel yetenek kitapçıklarında soruların sınav öncesinde sayıları binlerle ifade edilebilecek adaya bir şekilde ulaştırıldığı, bu anlamda bir usulsüzlük gerçekleştirildiği kanaatine varıldığı ifade edilmiştir.

  • İzmir Askeri Casusluk Kumpası

Kamuoyunda İzmir Askeri Casusluk dosyası olarak bilinen İzmir 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 2014/100 esas, 2016/37 karar sayılı dosyasının yapılan yargılaması sonucu tesis edilen 26.02.2016 tarihli gerekçeli kararında ifade edildiği üzere özetle;

İzmir Emniyet Müdürlüğüne 10.08.2010 tarihinde gönderilen isimsiz elektronik posta ihbarında; İzmir'de genç kızları kandırarak zengin kişilere ve üst düzey bürokratlara para karşılığında pazarlayan bir çete olduğu, genç kızların elde edilen uygunsuz görüntüleri kullanılmak suretiyle tehdit edilip kendilerine bağımlı hale getirildiği ifade edilmiştir.

Eylemin, örgüt faaliyeti kapsamında suç olarak değerlendirilmesi üzerine, iletişimin denetlenmesi ve teknik araçlarla izleme tedbirlerinin uygulandığı, iletişimin denetlenmesi ve teknik araçlarla izlemeler sonucunda elde edilen verilere göre; birinci aşamada eş zamanlı olarak, sanıkların adreslerinde aramalar yapılmıştır. İddianamede örgüt lideri olduğu iddia olunan sanık Bilgin Özkaynak'ın Sapanca'daki çiftlik evinde yapılan aramada, "PANDORA" ismi verilmiş ve davanın asıl dayanağı olan dijital materyaller, "COCO" ismi verilmiş dijital materyal ve fiziki dokümanların, ayrıca diğer sanıklarla ilgili yapılan aramalarda da dijital materyallerin, fiziki dokümanların ve bir kısım eşyanın ele geçirildiği, ikinci aşamada ise bu aramalarda ele geçirilen ve içinde suç unsuru olduğu iddia edilen materyallerden hareketle, suç işlemek amacıyla örgüt kurma, suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olma, devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme, yasaklanan bilgileri temin, yasaklanan bilgileri açıklama ve kişisel verilerin kaydedilmesi suçlarının işlendiği yönünde saptama yapılmıştır. İddia edilen örgütün suç şemasının oluşturulması sonrasında diğer bir kısım sanıkların adreslerinde de yapılan aramalarda suç unsuru taşıdığı iddia edilen materyallerin ele geçirilmiş ve ele geçirilen bu materyaller ve dokümanlar dava konusu yapılarak 06.01.2013 tarihli birinci iddianamenin düzenlenmiştir.

Birinci iddianamedeki 357 sanıktan 134’ünün adreslerinde yapılan aramalar sonucunda ele geçirilen ve suç unsuru taşıdığı iddia edilen materyaller ile kısmen de "PANDORA" isimli dijital materyaller suç konusu gösterilerek 13.02.2014 tarihli ikinci iddianame tanzim edilmiştir.

Yargılama sonucunda yapılan değerlendirmeler neticesinde; iddia olunan örgütün suç şemasının oluşturulmasına esas ve her iki iddianamenin asıl dayanağı olan sanıklar Bilgin Özkaynak, Narin Korkmaz, Safiye Köten, Onur Süer, Hakan Oğuzhan ve Filiz Albayrak'a ait olduğu iddia edilen dijital materyaller ve fiziki dokümanların ele geçirildiği aramaların hukuka aykırı olduğu, dolayısıyla ele geçirilen materyallerin de kanuna aykırı delil olduğu, ele geçen bu kanuna aykırı delil niteliğindeki materyaller esas alınarak diğer sanıkların adreslerinde yapılan aramaların da hem esas alınan delillerin kanuna aykırı olması nedeni ile hukuka aykırı hale geldiği, hem de bu aramaların büyük bir kısmının yapılış şekli ve/veya ele geçirilen dijital materyallerin imajlarının alınmamış olması nedeni ile bizatihi hukuka aykırı olduğu, hukuka aykırı aramalarda ele geçirilen bu materyaller dışında iddianamede deliller arasında gösterilen HTS, iletişimin denetlenmesi (TAPE) ve teknik araçlarla izleme kayıtlarında iddiaya konu suçlara ilişkin veri alışverişinin yapıldığının ya da internet üzerinden veri aktarımı yapıldığının saptanmadığı, bunun yanı sıra iletişimin denetlenmesi ve teknik araçlarla izleme tedbirlerinin uygulanması sonucunda elde edilen hukuka aykırı verilerin de iddiaya konu suçlara ilişkin delil niteliğinin bulunmadığı, iddiaya konu suçların işlendiğini gösteren hukuka uygun hiç bir delil mevcut olmaması itibariyle yüklenen suçların sanıklar tarafından işlendiğinin iddia olunamayacağı, bu itibarla, tüm sanıkların yüklenen suçları işlemedikleri sabit olduğundan ayrı ayrı beraatlerine karar verilmiştir.

Bu terör örgütünün gerçekleştirmiş olduğu İzmir Askeri Casusluk operasyonunda şüphelilerin yapmış oldukları cinsel içerikli görüşmeler casusluk algısına dönüştürülmekte, sonuçta yapılan operasyonla ele geçirildiği iddia edilen dijital materyaller açıldığında sözde hedef örgütün yaptığı fişleme kayıtlarına ulaşılmakta, bu fişleme kayıtlarında mağdur gözüken kişiler hakkında yazılmış olan cinsel içerikli ya da meslek etiği ile bağdaşmayan durumlar kişilerin kurumlarına ve medya organlarına sızdırılmakta, böylece sıfatları şüpheli, müşteki veya mağdur olan kısaca dosya içerisinde adı geçen herkes bir şekilde mağdur edilmekte, bu durum kişinin iş ve aile hayatında geri dönülmez vahim sonuçlara yol açmaktadır.

Bu dosyada da yaklaşık 3100 kişi FETÖ tarafından mağdur edilmiştir. Örgütün bu eyleminin müzahir medya tarafından toplum üzerinde baskı ve kamuoyu oluşturmak, yapılan eylemi meşru göstermek ve kurum ve kişileri itibarsızlaştırmak adına birçok haber yapıldığı, bu haberlerin içeriğinde dosyanın en mahrem bilgilerinin bulunduğu, hemen hemen bütün haberlerin Cihan Haber Ajansı tarafından servis edildiği anlaşılmıştır.

FETÖ’nün, özellikle devletin üst kademesinde stratejik öneme sahip bakanlık bürokratlarını ve TSK personelini hedef alarak yürüttüğü tasfiye planı çerçevesinde, örgütün öğrencilik yıllarından başlayarak örgüt bilinci aşıladığı ve sorgusuz itaat anlayışı ile yetiştirdiği üyelerini, hedef alınan kurumlara yerleştirdikten sonra öncelikle buralarda görev alan diğer şahsılar hakkında raporlar hazırlamalarını sağlayarak fişlemeler yaptığı, fişlenen şahıslardan örgüte müzahir olanların devşirilmeye çalışıldığı, diğerlerinin ise özel hayat bilgileri, zaafları, siyasi eğilimlerinin bilgilerinin toplandığı, aynı zamanda kurum içinden ele geçirilebilen gizli-çok gizli-hizmete özel ayrımı yapılmaksızın her türlü bilgi ve belgenin fiziki veya dijital kopyalarının uyuyan hücre olarak faaliyet gösteren örgüt mensupları tarafından kurum dışına sızdırılarak “Abi” tabir edilen şahsılara iletildiği, zamanı geldiğinde örgüt lideri Fetullah Gülen’den aldıkları talimat doğrultusunda kurumlar içerisindeki örgüt mensuplarının harekete geçerek bu bilgileri önce internette yayınlayarak şahısların itibarsızlaştırılmalarını sağladığı, akabinde ise isimsiz ve imzasız ihbarlarla gerek adli gerekse idari soruşturmalara muhatap kılınmalarının yolunun açıldığı, böylelikle hedeflenen tasfiye planının adım adım uygulamaya konulduğu anlaşılmaktadır.

Bu çerçevede kamuoyunda fuhuş ve askeri casusluk olarak adlandırılan soruşturmanın temelini oluşturan ve Pandora veri tabanında bu yönde bilgilere yer verildiği göz önüne alındığında, Pandora veri tabanındaki bilgi ve belgeler ile adreslerde bulunan fiziki belgelerin geçmişte TSK içerisinde yapılanan FETÖ mensupları tarafından temin edildiği anlaşılmaktadır.

Bu şekilde yürütülmekte olan bu soruşturmalar esnasında yapılan iş ve işlemlerde kullanılan yasadışı ve konusu suç teşkil eden eylemlerin, TÜBİTAK, TİB, TSK, Emniyet, Yargı ve kurumların teftiş kurulları gibi diğer kurumlara yerleştirilmiş örgüt mensuplarınca düzenlenen raporlarla meşrulaştırılmasının sağlandığı, tasfiye gerçekleştikten sonra ise geride delil bırakmamak adına çeşitli kayıtların silindiği görülmektedir. Soruşturma dosyasında arama ve el koyma esnasında bahse konu materyallerin imajının alınmamış ve imajı alınana kadar geçen süreçte bu materyallerin usulüne göre muhafaza edilmemiş olmasından dolayı delil niteliğini kaybetmiş olduğu görmezden gelinerek normal kullanıcı davranışlarıyla açıklanamayacak bir uyumsuzluğa rastlanılmadığı yönünde rapor düzenleyerek yapılan usulsüz işlemleri meşrulaştırarak bürokratların ve TSK mensuplarının tasfiye edilmelerini hızlandıran TÜBİTAK görevlilerince yapılan bu usulsüz işlemlerin aynı şekilde soruşturma kapsamında bulunduğu iddia edilen fiziki belgeler ile hard diskler içerisindeki dijital bilgi/belge/dokümanların da ilişkilendirilen kişiye ait olup olmadığı veya söz konusu bilgi/belgeye ulaşıp ulaşmayacağı yönünde bir araştırma yapılmadan inceleme yapıldığı, incelemenin taraflı olarak emir komuta altında ve istihbarat görevlilerinin etkin olduğu bir heyet tarafından yapıldığı, tarafsız olarak inceleme yapacak görevlilerin baskı uygulanmak üzere heyetten ayrılmasının sağlandığı ve belge/doküman/bilgi notu/word belgeleri hakkında düzenlenen rapor doğrultusunda birçok kişi hakkında iddianame hazırlanmasına sebep olunarak birçok TSK personelinin tasfiye edilmesine imkân sağladıkları anlaşılmıştır.

Bu tespitler ışığında; soruşturmanın amacının aslında suç ve suçla mücadele olmadığı, aksine FETÖ’nün nihai hedefi olan “devletin stratejik ve kritik görevlerinde yer alan şahısların tasfiye edilerek örgüt mensuplarının boşalan bu kadrolara yerleştirilmesi, örgüt çıkarlarına karşı gelen veya daha önceden örgüt aleyhine iş ve işlemlerde bulunan birtakım şahıslardan intikam alınması amacıyla bu şahısların itibarsızlaştırılmalarının sağlanması, TSK ve devlet bürokrasisinin işlerliğini kaybederek ele geçirilmesi” projesini hayata geçirmek için atılan bir adım olduğu, soruşturma sonunda çok sayıda TSK mensubu ve bürokratlar hakkında adli işlem yapılmak suretiyle itibarsızlaştırılarak tasfiye edildiği göz önüne alındığında aslında örgütün asıl amacının Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini değiştirmek; devlet otoritesini zaafa uğratmak, yıkmak veya ele geçirmek; temel hak ve hürriyetleri yok etmek; kamu düzenini bozarak Türkiye Cumhuriyeti Devletini ele geçirmek olduğu anlaşılmaktadır.

  • MİT Tırlarının Aranması

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu İkinci Dairesinin 04.06.2015 tarihli ve 2015/331 sayılı kararında, kamuoyunda MİT tırları olayı olarak bilinen soruşturmada tespit edilen hukuka aykırı işlemler nedeniyle ilgililer hakkında kovuşturma kararı verilmiştir. Bu kararda da iki farklı tarihli olaya değinilmiştir. Bu bağlamda,

01.01.2014 Tarihli Olay:

Hatay İl Jandarma İstihbarat Şube Müdürlüğünde Jandarma Astsubay çavuş olarak görevli H.A., HTS kayıtlarının tetkikinde ihbardan bir dakika önce görüştüğü tespit edilen aynı yerde görevli Üsteğmen G.B. ile irtibatlı olarak, Antakya/Köprübaşı mevkiinde ankesörlü telefondan, kendisini Tahir KARA olarak tanıtıp sıradan bir ihbar görüntüsü vermek suretiyle, ismini bildirmediği bir terör örgütüne ait silahların, plakasını verdiği araçlar içerisinde Hatay’ın Reyhanlı, Kırıkhan ve İslâhiye ilçeleri üzerinden Kilis iline götürüleceği şeklinde Jandarma 156 çağrı hattını arayarak ihbarda bulunmuştur.

Akabinde Hatay İl Jandarma Komutanlığı Asayiş Şube Müdürlüğü 156 Harekât Merkezi İşlem Astsubayı olarak görev yapan M.M.A. söz konusu ihbarı Emniyet birimleri ve Jandarmanın diğer birimlerine hemen haber vermiştir. Aynı zamanda ihbar bilgisinin Kırıkhan İlçe Jandarma Komutanlığı 156 Harekât Merkezine de iletmiştir.

Kırıkhan İlçe Jandarma Komutanlığı 156 Harekât Merkezinde görev yapan astsubayların beyanlarına göre verilen ihbar bilgisinde sadece tırın silah yüklü olduğunun belirtildiği, bunun dışında El Kaide veya benzeri herhangi bir örgüte ait olduğu ya da gönderildiğine dair bir açıklamanın yapılmadığı, alınan ihbar bilgisi görevli astsubay tarafından Kırıkhan İlçe Jandarma Bölük Komutanlığında Merkez Karakol Komutanı olarak görev yapan C.Ç.’ye iletildiği belirlenmiştir.

Bu sırada MİT’e ait tır ve ona eşlik eden araç Hatay Emniyet Müdürlüğü Bölge Trafik Şube Müdürlüğü ekiplerince ihbardan kısa bir süre sonra durdurulmuştur. Yapılan kimlik kontrolünde ilgililerin MİT mensubu olduklarını gösteren kimliklerini ibraz etmeleri üzerine ilgililer serbest bırakılmışlar ve durumdan Hatay Trafik Şube Müdürlüğü haberdar edilmiştir. Hatay Trafik Şube Müdürlüğü görevlileri tarafından da Hatay Jandarma 156 Harekât merkezine konu hakkında bilgi verilmiş, bu bilgi de görevli M.M.A. tarafından Kırıkhan İlçe Jandarma Komutanlığı dâhil diğer tüm jandarma birimlerine haber verilmiştir.

Bu arada Kırıkhan Merkez Karakol Komutanı silah yüklü bir tır ve ona öncülük eden Fiat Linea marka bir aracın gittiği yönündeki ihbar bilgisini İlçe Jandarma Komutanı K.A.’ya haber vermiştir. Aynı zamanda hazırlanarak tır ve aracın seyir halinde bulunduğu istikamete doğru hareket etmiş ve araçların yanına vardığında polis ekiplerinden bu şahısların MİT personeli olduğunu, araçların MİT’e ait, personelin de MİT personeli olduğu bilgisini İlçe Jandarma Komutanına iletmiştir. Bu sırada Jandarma Üstçavuş İ.D., nöbetçi Cumhuriyet Savcısı Y.A.’yı arayarak ihbar ve gelişmeler hakkında bilgi vermiştir.

Kırıkhan Nöbetçi Cumhuriyet Savcısı meslekte yeni olması nedeniyle durumu Kırıkhan Cumhuriyet Başsavcısı Y.K.’ye iletmiştir. Y.A., Başsavcının talimatı ile önce gözaltına alma ve arama kararı talep yazısı hazırlanması emri vermiş ise de, Y.K.’nın terör soruşturmalarında bağlı bulundukları Adana Cumhuriyet Savcısını aramasının ardından tekrar Y.A.’yı arayarak yönlendirmiş ve Adana Cumhuriyet Başsavcılığının yetkili olduğunu belirterek arama kararını vermekten vazgeçirmiştir.

İ.D. talep yazısını hazırlayıp nöbetçi Cumhuriyet Savcısının yanına gitmiş ancak nöbetçi savcı, olayın artık kendi sorumluluğunda olmadığını, Adana Cumhuriyet Başsavcılığının görevli olduğunu belirtmesi üzerine “Kırıkhan” ibaresini silerek ve “Adana” ibaresini ekleyerek Adana Cumhuriyet Başsavcılığına faksla göndermiştir. Arama kararını Adana Cumhuriyet savcılığından tekrar faksla alıp olay yerine gitmiştir.

İlçe Jandarma Komutanı olay yerine gittiğinde Kırıkhan Cumhuriyet Başsavcısı ile Hatay İstihbarat Şube Müdürlüğünden görevli memurlar ile ismini bilmediği bir uzman çavuşun bulunduğunu, nöbetçi Cumhuriyet Savcısının ise daha sonra olay yerine geldiği,  MİT personeli ile tanışık çıkmaları nedeniyle bir süre sohbet ettiklerini, bir kısım Jandarma görevlileri araçların MİT’e ait, personelin de MİT personeli olduğunun kesinleşmesine rağmen neden arama ve MİT personelinin gözaltına alınma kararının verildiğine, yine tırın aranmasında neden bu kadar ısrar edildiğine konusunda şüpheye düştüklerini belirtmiştir.

MİT personelinin, kendilerinin özel bir kanuna tabi olduklarını belirterek arama yapılamayacağına dair kanun maddelerini gösterdikleri, nöbetçi Cumhuriyet Savcısı, Adana Terörle Mücadele konusunda yetkili Cumhuriyet Savcısı Ö.Ş.’ye belirtmiştir. Ö.Ş. ise bunun doğru olmadığını ifade etmiştir. Ayrıca olayın adli bir olay olduğu, kim ararsa arasın etkilerinde kalınmaması ve bakan dâhil kimsenin telefonlarına cevap verilmemesi talimatlarını vermiştir. 

Kırıkhan Cumhuriyet Başsavcısı tırın aranması yönünde teşebbüste bulunmuş ancak MİT görevlileri tırın aranmasına müsaade etmemişlerdir. Bu süreçte Hatay Cumhuriyet Başsavcısı, Kırıkhan Cumhuriyet Başsavcısı ile görüşme yapmış, bu görüşmelerde yapılan işlemin doğru olmadığını, yasalara aykırı olduğunu, Adana Cumhuriyet Başsavcılığının yetkisiz olduğunu, bu nedenle talimatı gereğince hareket etmemesi gerektiğini, ayrıca mahkemece verilen bir arama kararı yoksa burada gecikmesinde sakınca bulunan bir hal olmaması nedeniyle yetkili Cumhuriyet savcısının verdiği arama kararının yasal olmadığını, verdiği şifahi talimatın da kendisini bağlamayacağını, söz konusu tavrını devam ettirmesi durumunda bunun hukuki sorumluluk doğuracağını, yapılan işlemlerin usul ve yasaya uygun olmadığını defalarca hatırlatmıştır. Ancak Kırıkhan Cumhuriyet Başsavcısı, kolluğu koordine ederek araçların başında beklemiştir. Adana TMK 10. madde ile görevli Cumhuriyet Savcısının, olay yerine gelinceye kadar şahısları ve araçları gözetim altında bulundurmak sureti ile olayın gerçekleşmesine doğrudan katkı sağladığı, yine kendisine Hatay Cumhuriyet Başsavcısının, “Sen ne yapıyorsun, tırların başında mı bekliyorsun, savcının Adana’dan gelmesine kadar araçları kasıtlı olarak bilerek tutuyorsun, bu açıkça hukuka aykırı bir eylemdir. Yasa hükmü bu kadar açık olmasına rağmen neden bu şekilde davranıyorsun. Kastın nedir?” demesi üzerine, Kırıkhan Cumhuriyet Başsavcısının “hukuki sonuçlarına katlanırım” şeklinde kendisine cevap vererek tutumunu sürdürmüştür.

TMK 10. madde ile yetkili Adana Cumhuriyet Savcısının olay yerine gelmesinin beklenildiği sırada Hatay Valiliğince gönderilen “MİT görevlilerinin bağlı oldukları Kanuna göre personelin özel statüleri ve doğrudan Başbakanlık Makamına bağlı olarak çalışmaları dolayısıyla usulüne uyulmaksızın alıkonulmamaları” konulu emrin Kırıkhan Kaymakamlığı Yazı İşleri Müdürü tarafından olay yerine getirilerek İlçe Jandarma Komutanına verilmiştir.  Bu emir üzerine olay yerinde bulunan Kırıkhan İlçe Jandarma Komutanlığına bağlı tüm unsurların İlçe Jandarma Komutanlığı merkezine çekilme emri verildiği, bu arada tırın hareket ettiği, bunun üzerine Kırıkhan Cumhuriyet Başsavcısı, “Bir yere gidemezsiniz. Şu anda burada suç işleniyor” dediği, İlçe Jandarma Komutanı tırın tekrar durdurulması emrini verdiği belirlenmiştir.

Kırıkhan Cumhuriyet Başsavcısının MİT personeline hitaben, “Buranın kralı benim, sizler de benim kölemsiniz, herkes benim dediğimi yapacak” dediği, akabinde İlçe Jandarma Komutanının emrine istinaden Kırıkhan İlçe Jandarma birliklerinin olay yerinden ayrıldığı, hareket ederek oradan ayrılan tırın Kırıkhan Cumhuriyet Başsavcısının talimatıyla Hatay İstihbarat Şube Müdürlüğündeki görevlileri tarafından araçla takip edilerek durmasının sağlandığı, Kırıkhan Jandarma ekiplerinin tırın ikinci kez durdurulduğu yere gitmediği, Adana Terörle Mücadele konusunda yetkili Cumhuriyet Savcısının Adana’dan hareket etmesinden önce MİT hukuk müşaviri tarafından  aranarak tırın kendilerine ait olduğunu, MİT Kanununa göre soruşturma izni olmadan araçta arama yapılamayacağını, usulsüz işlem yapıldığını belirttiği, Cumhuriyet savcısının hukuk müşavirine cevaben bu şekilde konuşmaya devam etmesi halinde hakkında soruşturmayı etkilemeye teşebbüsten işlem yapacağını söylediği, Cumhuriyet Savcısının olay yerine geldiği ve gelir gelmez TEM Şube ekiplerine hitaben “bu şahıslar gözaltına alınsın, bunlara kelepçe takın, arama yapmalarına engel olun toplayın cep telefonlarını” şeklinde talimat verdiği, o sırada tırın kasasını açtırmak istediğinden dolayı MİT personelinin tırın arka kapısı önünde set oluşturduğu, MİT personelinin aracı açtırmayacaklarını, bunun suç olduğunu, Başbakanın izni ile ancak açtırabileceklerini ilettikleri, Cumhuriyet Savcısının aracın kilidinin anahtarının verilmesini istemesine rağmen talebi karşılanmayınca çilingir bulunması için talimat verdiği ve bu yönde girişimlerde bulunduğu, daha sonra Valilikten gelen talimatlar sonucunda saat 22.00 sıralarında tüm jandarma ve emniyet birimlerinin olay yerini terk ettiği, akabinde Hatay İstihbarat Şube Müdürlüğü personelinin de olay yerinden ayrıldığı ve böylelikle tırı arama girişiminin teşebbüs aşamasında kaldığı anlaşılmıştır.

19.01.2014 Tarihli Olay:

Ankara İl Jandarma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürlüğünün uyuşturucu madde ticareti ve Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu kapsamındaki önleme dinlemesi adı altında toplam 29 kişiye ait 42 telefon numarasının Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararlarıyla telefonların dinlenmesi sağlanmıştır. Söz konusu kararlarda geçen dinlemeler Jandarma Yüzbaşı H.G., Jandarma Kıdemli Çavuş G.M., Jandarma Kıdemli Çavuş M.Ö., Uzman Çavuş C.K., Uzman Çavuş A.Y. ve Uzman Çavuş H.Ü. tarafından gerçekleştirilmiştir.

MİT’in olay sonrası yazısında, söz konusu kararlarda iletişimlerinin tespitine karar verilen 7 kişinin MİT Personeli, bir kişinin de MİT Personeli eşi olduğu ve bu kişilerin tamamının soruşturmaya konu faaliyeti yürüten (yani Adana’da durdurulan tırlarla ilgili söz konusu faaliyeti yürüten) personel olduğunu ve bu telefonların da bu faaliyetlerde kullanıldığını bildirmiştir.

Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin sözü edilen kararları uyarınca 07/01/2014 tarihinden itibaren MİT tarafından gerçekleştirilen faaliyetin detayı hakkında önceden bilgi sahibi olunmuş ve bu bilgiler ışığında MİT personeli, Ankara İl Jandarma İstihbarat Şubede görev yapan H.G., G.M., A.Y. ve C.K. tarafından görev bölümlerine göre takibe alınmıştır.

Olayın bir gün öncesi gecesi yani 18.01.2014 günü MİT’e ait tırların Ankara Esenboğa Havaalanından ayrılmasını müteakip Gölbaşı’nda plakalarının tespit edildiği, tırların hareketlerinin Alay Komutanlığından takip edildiği, ardından Jandarma Yüzbaşı H.G’nin, yüzünü şapka ile gizleyerek bir büfeden telefon kartı alarak G.M.’ye verdiği, telefon kartı aldıkları büfenin yanında ankesörlü telefon olduğu halde Etlik semtine giderek orada MOBESE kameralarının görüş alanı dışında ara sokakta bulunan bir ankesörlü telefonla ancak bir jandarma personelinin bilebileceği Adana İl Jandarma Alay Komutanlığının sabit numarasını aramak suretiyle G.M. ihbarda bulunduğu tespit edilmiştir.

İhbarın ardından Adana TMK 10. madde ile görevli Cumhuriyet Başsavcı vekili A.K.ı aranarak konu hakkında bilgi verilmiştir.

A.T. olay günü nöbetçi olmadığı halde kendisine getirilen arama kararı üzerine, “2014/2 sayılı soruşturma dosyası ile ilgisi olabilir” ibaresi düşerek gecikmesinde sakınca bulunan halin ne olduğunu tam olarak açıklamadan, yapılan ihbar ses kaydı dökümünde “patlayıcı madde” denilip herhangi bir terör örgütünden de bahsedilmediği halde, sonradan “El kaide terör örgütü” ve “silah ve mühimmat” ibareleri ilave edilen arama kararı talep yazısını kabul edip arama kararı verdiği, bu karar üzerine tırların durdurulmasından sonra Ö.K. ve A.K. ile de birçok kez telefonla konuşarak durum hakkında değerlendirmelerde bulundukları belirlenmiştir.

Ceyhan-Sirkeli gişelerinde  3 adet tır ve bu araçlara eşlik eden 34 plakalı binek araç durdurulmuştur. Söz konusu araçlardaki MİT personeli zorla araçlardan indirilerek yere yatırıldıkları, fiziki darp ve şiddet uygulanarak kelepçelendikleri, tırlardan biri üzerinde yapılan arama sırasında paralel yapıya ait yayın organlarında çalışan basın mensuplarının görüntü aldıkları ve bu görüntüleri zaman kaybetmeden medyaya servis ettikleri, bu sırada iki tırın beklediği Kürkçüler mevkiine Cumhuriyet savcısının da intikal ettiği, ilgili Cumhuriyet savcısının devlet sırrı niteliğindeki faaliyetin herhangi bir suç veya suç unsuru oluşturmadığının açıkça anlaşılmasına rağmen usulsüz olarak vermiş olduğu arama ve el koyma kararının icrasını sağlayarak tırlar içerisindeki malzemelerinin tespitini yaptırdığı, bu işlemler sırasında, önceki uygulamalarının aksine olay yerine bizzat giderek MİT’e ait tırların üzerine çıktığı, kasaları açtırdığı ve elindeki cep telefonu ile tırlarda bulunan malzemenin fotoğrafını çekip Jandarma personeline de kamera çekimi yaptırdığı, arama işlemleri devam ederken numune aldırarak o sırada olay yerinde bulunan Jandarma Olay Yeri İnceleme biriminde patlayıcı imha uzmanı olarak görev yapan Astsubay Kıdemli Başçavuş'tan tırın kasasına bırakılan eşyanın incelenmesini ve fiziki inceleme raporu tanzim edilmesini istediği, akabinde alınan numunelerin Ankara Jandarma Kriminal Daire Başkanlığına gönderilmesi talimatları vererek bilirkişi raporları aldırıp dosya kapsamına eklettiği tespit edilmiştir.

Her iki olayda da soruşturma işlemleri nöbetçi ve yetkili olmayan ilgili Cumhuriyet savcılarının yürüttükleri ve yine geçmişte uygulaması bulunmamasına rağmen savcıların olay yerine giderek ısrarla söz konusu tırları arama yönünde gayret sarf ettikleri belirlenmiştir.

Cumhuriyet Savcıları S.B., A.K., A.T., Ö.Ş. ile Y.K.’nın Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Hükümetini, gerek yurt içinde gerekse uluslararası platformda zor durumda bırakmak ve itibarsızlaştırmak, El Kaide vb. terör örgütlerine yardım ettiği görüntüsü vererek uluslararası yargı organları nezdinde hukukî ve cezaî sorumluluk altına sokmak amacıyla; haklarında Devletin Gizli Kalması Gereken Bilgilerini Siyasal veya Askeri Casusluk Amacıyla Temin Etme, Devletin Güvenliğine İlişkin Gizli Kalması Gereken Bilgileri Casusluk Maksadıyla Açıklama suçlarını işledikleri iddiasıyla cezalandırılmaları istemiyle kamu davası açılan asker sanıklar ile birlikte, plânlı ve sistematik bir şekilde yürütülen bir örgütsel yapının parçası olarak, MİT tarafından 2937 sayılı Yasa kapsamında yasal olarak gerçekleştirilen devlet sırrı niteliğindeki faaliyetleri, yapılan ihbarlar öncesinde baştan beri bildikleri halde, bu faaliyetlere özgülenmiş tırlarda usul ve yasaya aykırı olarak arama yaparak görüntü ve numune aldırdıkları ve bu görüntü ve bilgilerin basın yayın organlarında yer almasına neden oldukları anlaşılmıştır.

19.01.2014 günü MİT’in söz konusu faaliyetinde görev alan 7 kişinin kullandıkları cep telefonlarının diğer şüpheli telefon numaraları arasına serpiştirmek suretiyle dinlendiği, 07.01.2014 tarihinden itibaren faaliyetin detayı hakkında önceden bilgi sahibi olunduğu, bu bilgiler ışığında MİT personelinin, Ankara İl Jandarma İstihbarat Şubede görev yapan Jandarma görevlileri tarafından görev bölümlerine göre takibe alındığı, anılan örgütlü bu faaliyet neticesinde elde edilen bilgilerin Adana Jandarma İl Jandarma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürlüğünde görevli askerlerle paylaşıldığı, bu şekilde ihbar öncesinde Adana İl Jandarma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürlüğünde görevli askerler tarafından tüm aşamalardan zaten haberdar olunduğu ve Ankara’daki jandarma istihbarat biriminde görev yapan asker şahıslarla da irtibatlı oldukları, ilgili Cumhuriyet savcılarının da ihbar öncesi ve sonrası Adana İl Jandarma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürlüğünde görevli askerler ile iletişim halinde bulunarak ihbar sonrası süreçleri edindikleri bilgilere göre yürüttükleri dikkate alındığında Ankara İl Jandarma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürlüğünde başlayıp ilgili Cumhuriyet savcılarına kadar uzanan örgütlü bir yapı tarafından hukuk dışı iş ve eylemleri eylem ve fikir birliği içerisinde gerçekleştirdikleri anlaşılmıştır.

Esasında MİT tırları soruşturmasının hangi amaçla yapıldığının daha iyi anlaşılabilmesi için örgüt tarafından zaman itibariyle daha önce gerçekleştirilen birkaç faaliyetin değerlendirilmesi gerekmektedir.

FETÖ, uydurma bir soruşturma ile devlet kurumlarını ve üst düzey devlet görevlilerini sözde Kudüs Ordusu Terör Örgütü ile irtibatlı göstermek ve bu yönde başlatılacak operasyonel sürecin ön hazırlığını oluşturmak üzere, 17.12.2013 tarihi öncesinde gazete haberleri, köşe yazıları ve dizi senaryoları ile kamuoyunu örgütün amaçları doğrultusunda yönlendirmeye çalışmıştır.

FETÖ yöneticisi Emre (Emrullah) Uslu 19.09.2013 tarihinde Taraf gazetesinde yayımlanan "El Nusra'yı Kim Destekliyor" başlıklı köşe yazısında; "El Nusra'yı MİT'in desteklediğini, bu desteğin Mavi Marmara'yı organize eden İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı (İHH), üzerinden verildiğinin de iddia edildiğini, MİT'in ne kadar yalanlasa da uzun bir müddet İHH üzerinden personel, silah ve büyük miktarda para yardımı yaptığını, Mavi Marmara olayının MİT tarafından durdurulabilecek olmasına rağmen kasıtlı olarak durdurulmadığını ve tüm gelişmelerden İran'ın ve destekçilerinin kazançlı olarak çıktığını" belirten bir yazı kaleme almıştır.

17-25 Aralık süreci olarak bilinen girişimin ardından, FETÖ'nün kendisine yakın basın-yayın kuruluşları aracılığıyla kamuoyu oluşturma çabasına devam ettiği, bu kapsamda STV'de yayınlanan 11.01.2014 tarihli "Şefkat Tepe" dizisinin 21. bölümünde geçen "Karanlık Kurul" sahnesinde; "Bir taraftan ülkenin kılcallarına kadar sızarak genleriyle oynuyoruz diğer taraftan aldığımız paralarla Suriye'deki katliamı arttırıyoruz. Stratejimiz her şeye rağmen korku, panik, kaçırma, “tır-latma” olacak. Her şey “MİT” haline sokulursa olaylar da bitleşecek" şeklinde ifadelere yer verilmiştir.

MİT'e ait tırların durdurulması öncesinde İHH bürolarına baskınlar yapılarak MİT'in İHH’yı kullanarak El Kaide gibi terör örgütlerine silah yardımında bulunduğu algısı oluşturulmaya çalışıldığı, 17.12.2013 tarihinde sözde "Selam–Tevhit Kudüs Ordusu Terör Örgütü" soruşturması sonlandırılarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edilmesine rağmen örgüt mensuplarınca Selam-Tevhit örgütünün silah unsurunu delillendirmek amacıyla MİT tırlarına yönelik bu girişimde bulunulduğu, yolsuzluk iddiaları bahanesiyle, Selam-Tevhid, İran casusluğu gibi soruşturmalarla hükümeti yıkmayı, başbakanı siyasetin dışında bırakmayı denedikleri anlaşılmaktadır.

Bu açıklamalar ışığında; ilgililerin genel olarak gerçekleştirdikleri eylem ve işlemlerin kesinlikle yargısal takdire ilişkin olmayıp plânlı bir organizasyonun parçası olarak hukuk dışı amaçların gerçekleştirilmesine yönelik olduğu, zira söz konusu yargısal yetkilerin, ihbarlar öncesinde plânları yapılan ve gerçekleştirilmek istenen hukuk dışı amaca amade kılındığı, bu amacın da 15.07.2016 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde görev yapan ancak FETÖ mensubu askerlerin yaptıkları darbe girişimi ile ulaşmak istedikleri amaçla aynı olduğu anlaşılmıştır.

Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından Komisyonumuza sunulan 22.05.2017 tarihli ve 50-97549206 sayılı cevabi yazıya göre FETÖ’nün MİT Tırlarını durdurmaktaki amaçları şunlardır:

  • Ülkemizi uluslararası kamuoyunda zor duruma düşürmek,
  • Milli İstihbarat Teşkilatı'nın operasyonel imkân-kabiliyetini zayıflatmak,
  • Kamuoyunda Devlet birimleri arasında uyumsuzluk olduğu algısı yaratmak,
  • Örgüt olarak Hükümet ve kamuoyu nezdinde güç gösterisinde bulunmak,
  • Uluslararası kamuoyunda “Türkiye’nin DEAŞ’a destek verdiği” algısı oluşturulmasına zemin hazırlamak,
  • Suriyeli Türkmenlerin gerekli yardımdan yoksun kalmak suretiyle yok olmalarını sağlamak,
  • DEAŞ’a karşı savaşan muhaliflerin zayıflatılması suretiyle örgütle mücadeleye zarar vermek,
  • Gerçekleştirmeyi planladıkları darbeye zemin hazırlamak,
  • Yargı, Emniyet, TSK ve kamudaki güçlerini denemek.
    • Hrant Dink’in Öldürülmesi

Agos Gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in 19.01.2007 günü Şişli ilçesi Halaskargazi Caddesi üzerinde bulunan gazete binası önünde uğradığı silahlı saldırı neticesinde hayatını kaybetmesi olayına ilişkin olarak maktül yakınlarının bir kısım kamu görevlilerinin cinayetin işleneceği konusundan önceden haberdar oldukları, görev, yetki ve konumları gereği cinayeti önleme yükümlülüğü bulunan kamu görevlilerinin vazifelerini yerine getirmedikleri, bu nedenle Dink cinayetinden sorumlu tutulmaları gerektiği iddiası ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma sonucunda 04.12.2015 tarihli ve 2015/47335 esas sayılı iddianame düzenlenmiştir. İddianamenin “soruşturma konusu eylemler bir bütün olarak değerlendirildiğinde” başlığı ile yer verilen bölümünde aşağıdaki hususlar vurgulanmıştır.

Erhan Tuncel'in Yardımcı İstihbarat Elemanlığına 23.11.2006 tarihinde İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek tarafından son verilmesine rağmen, bu husus kendisine tebliğ edilmeyerek Hrant Dink cinayeti tasarısı ile ilgili bilgi akışının kesilmesinin önüne geçilmiştir. Ancak elde edilen yeni bilgilerin raporlara dönüştürülmesi ve resmi kayıtlara geçirilmesi de bu şekilde engellenmiştir.

Tuncel'in Cumhuriyet Başsavcılığında alınan 29.11.2013 tarihli ifadesinde belirttiği üzere, Dink cinayetinden 4 ay kadar önce cinayeti işleyecek Ogün ismine kadar tüm detaylı bilgilerin öğrenilmesine rağmen tasarlanan cinayetin engellenmesine dönük hayati öneme haiz bilgiler resmi yazışmalara konu edilmemiştir. 

Akyürek, cinayet günü cinayeti işleyen suç örgütüne dair sahip olduğu bilgileri soruşturmayı yürüten İstanbul Emniyet Müdürlüğü görevlilerinden bu konuda sorulan sorulara rağmen ısrarla gizlemiştir.

Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer, cinayeti işleyen Yasin Hayal liderliğindeki silahlı suç örgütü ve Tuncel hakkında İstanbul Emniyet Müdürlüğü görevlilerine bilgi vermemesi konusunda Trabzon İstihbarat Şube Müdürü Faruk Sarı’ya talimat vermişlerdir.

Ramazan Akyürek, Ali Fuat Yılmazer, Engin Dinç ve Ercan Demir'in talimatı ve bilgisi dâhilinde polis memuru Muhittin Zenit tarafından Erhan Tuncel ile cinayetten 1 saat 44 dakika sonra yapılan telefon görüşmesinin içeriği,

Tuncel'in cinayet günü Trabzon İstihbarat Şube Müdürlüğünde hakkında yakalama ve gözaltı kararı bulunmamasına rağmen 14 saat alıkonularak kendisiyle resmi kayıtlara yansıtılmayan görüşmeler yapılmıştır.

Görevli olduğu Bayburt ilinden Akyürek ve Yılmazer'in talimatı ile il dışı görevlendirme emri olmamasına rağmen Trabzon İstihbarat Şube Müdürlüğüne giden Zenit ve diğer İstihbarat Şube Müdürlüğü görevlilerince Dink cinayeti tasarısına dair resmi belgeler yeniden düzenlenerek bir kısmı yok edilmiştir. 

Dink cinayetinden 9 gün önce arıza formu düzenlenerek İstihbarat Daire Başkanlığına gönderilen ancak İstihbarat Daire Başkanlığında teslim alındığına dair bir evrak bulunmayan, Trabzon İstihbarat Şube Müdürlüğünün bütün yazışma ve medya dosyalarının bulunduğu sunucu suç delillerini gizlemek amacıyla yok edilmiştir. 

12.09.2006 tarih ve 11 nolu F/4 haber raporunun, arızalandığı gerekçesiyle cinayetten 9 gün önce arıza formu düzenlenen Trabzon İstihbarat Şube Müdürlüğüne ait medya dosyaları ve yazışmaların bulunduğu sunucu ile (terminal) birlikte yok edildiği, İstihbarat Daire Başkanlığı C Şube Müdürlüğünde bulunan 11 nolu F/4 raporuna ilişkin kayıtların da bilgisayar ortamında yok edildiği anlaşılmıştır.

(12) nolu 19.10.2006 tarihli üst yazı ile İstihbarat Daire Başkanlığına gönderilen (F-3) buluşma raporunun 09.09.2015 tarihinde Trabzon İstihbarat Şube Müdürlüğü arşivinde bulunmasına kadar soruşturma makamlarından gizlenmiştir.

Yine, 09.09.2015 tarihinde Trabzon İstihbarat Şube Müdürlüğü arşivinde bulunan, SAMAST'ın cinayetini işlemek amacıyla İstanbul'a gitmek üzere Trabzon'dan ayrıldığı gün olan 17.01.2007 tarihinde Hayal ile ilgili yapılan takibi içeren rapor soruşturma makamlarından gizlenmiştir.

Cinayetten 6 gün önce planlanan Ergenekon ve benzeri operasyonların önünde engel olarak görülen Ahmet İlhan Güler, İstihbarat Daire Başkanlığına çağrılarak kendisinden İstanbul’u terk etmesi istenmiştir. 

2006 yılı Haziran ayında İstihbarat Daire Başkanlığı C Şube Müdürlüğü C-2 Büro Amirliği içinde, 23.05.2012 tarihine kadar mevzuat dışında resmi olarak kuruluşu yapılmayan gizli bir yapılanma olarak çalışan, başında Yılmaz Angın'ın bulunduğu C-5 Bürosu kurulmuş ve cinayet tasarısına ilişkin İstihbarat Daire Başkanlığı C Şube Müdürlüğüne gelen bütün raporlar, istihbari bilgi ve çalışmalar yasal olmayan gizli C-5 Bürosunca yürütülmüştür.

Bilirkişiler Levent Yarımel ve Durmuş Demirbaş’ın bilirkişi atama ve yemin tutanağındaki görev tanımları içinde cinayetin çözümü ve sorumluluğu bulunan kamu görevlilerin tespiti açısından çok önemli tespit ve taleplerin yer aldığı İstihbarat Daire Başkanlığına elden teslim edilen 16.02.2008 tarihli yazıdaki talepler karşılanmamıştır. Bu yazının bir sureti yürütülen soruşturma kapsamında Trabzon İstihbarat Şube Müdürlüğü arşivinde bulunmuştur. 

Cinayetten sonra yargılama yapan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Hâkim Erkan Çanak'ın telefon hattı adına kayıtlı olmasına rağmen Terör Örgütü Üyesi olduğu iddiasıyla sahte Selman Büyükburç ismi ile hazırlanmış sahte resmi belgeler kullanılıp dinlenmiş ve yargılama kontrol altında tutulmuştur. 

Soruşturmayı önceden yürüten Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkaş tarafından tanık sıfatıyla ifadeleri alınan Hacı Ali Hamurcu ve Ümit Denktaş, Cumhuriyet Başsavcılığına tekrar başvurarak önceki ifadelerini Akkaş’ın Ergenekon yargılamasının sanıkları üzerine yönlendirmesi sonucu vermek zorunda kaldıklarını beyan etmişlerdir.

Samast savcılıkta alınan ifadesinde, cinayetten 1 hafta önce Tuncel ve  Hayal'in kendisine "Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer yanımızda, sırtımız sağlam" dediğini, cinayeti işlemek amacıyla Trabzon’dan İstanbul’a geleceği gün Hayal’in kendisine "Trabzon’da yakalanmayacaksın, seni Samsun’da alacaklar, yoksa Ramazan müdür açığa çıkar" dediğini, ayrıca cinayet günü cinayet mahallinde peşinden gelerek kendisini takip eden şahısların polis olduğundan kuşkulandığını, telefonla görüştüğü Hayal'e söylediğinde Hayal'in "korkma onlar bizden" dediğini beyan etmiştir.

Somut olayda şüpheliler Ramazan Akyürek, Ali Fuat Yılmazer ve İstihbarat Daire Başkanlığı Personel Şube Müdürü Coşgun Çakar'ın önemli bir kısmının kumpas olduğu anlaşılan Ergenekon, Balyoz gibi soruşturmaları başlatmayı amaç edinen FETÖ’nün yöneticilerinden olduğu, bu anlamda, amaç suçun gerçekleştirilmesi için Dink cinayetinin araç suç niteliğinde olduğu tespit edilmiştir.

Hrant Dink'in mutlak suretle öldürüleceği, bunun için hazırlıklar yapıldığı Akyürek, Yılmazer ve Çakar’ın yöneticisi olduğu silahlı terör örgütünce 13.10.2005 tarihinden itibaren bilinmesine rağmen Ergenekon, Balyoz gibi soruşturmalara gerekçe oluşturmak için bu cinayetin gerçekleşmesinin beklendiği anlaşılmıştır.

Şüpheliler hakkında açılan söz konusu davanın derdest olup yargılamasına İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinde devam olunmaktadır.

Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkaş’ın da anılan soruşturma evrakında 23.09.2011-27.01.2014 tarihleri arasında iki buçuk yıla yakın bir süre görev yapmış olmasına rağmen, mensubu bulunduğu FETÖ adlı örgütün amaçları doğrultusunda hareket ederek, haklarında yukarıda belirtilen iddianame düzenlenen ve yargılamaları devam eden “FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün yönetici ve üyeleri olduğu belirlenen şüpheli bir kısım kamu görevlileri” ile ilgili olarak hiçbir işlem yapmadığı gibi, bu kişileri korumak gayesiyle tanıklar Hacı Ali Hamurcu ve Ümüt Denktaş’ın beyanlarını yönlendirerek aldığı iddialarına ilişkin olarak HSYK 3. Dairesinin soruşturma izni vermesi üzerine ilgili hakkında HSYK Başmüfettişliğince soruşturma icra edilmektedir.

Bu bilgiler ışığında Hrant Dink Suikastinde Fethullahçı Terör Örgütü mensubu kamu görevlilerinin dahli olduğu konusunda haklı şüpheler uyandıran ciddi işaretler bulunmaktadır.[2]

  • Selam Tevhid Kudüs Ordusu Dosyası

HSYK Müfettişlerinin konuya ilişkin düzenledikleri 07.12.2015 tarihli rapor ve HSYK İkinci Dairesinin 10.12.2015 tarihli kovuşturma izni kararında temas edildiği üzere özetle;

10/05/2010 tarihinde httt://www.velfecr.com isimli internet sitesindeki yayına değinilerek Nurettin Şirin’in Siyonist ve Yahudi karşıtı olduğu, bunlara karşı kin ve nefret söylemlerinde bulunduğu, yaptıklarından dolayı Siyonist ve Yahudilerden bir gün mutlaka hesap sorulacağına dair değerlendirmelerde bulunduğu, adı geçenin geçmişte Türklüğü, Cumhuriyeti, Devletinin Kurum ve Organlarını Aşağılama ile Devletin Ulusal Şahsiyetine Karşı Cürüm İşlemek suçlarından yargılandığına değinildiği, 2004 yılında cezaevinden tahliye olduktan sonra eski kadrolarını bir araya getirmek amacıyla tekrar yapılanma içerisine girdiğinden bahisle -Nurettin ŞİRİN ile ilgili iddialar etkin bir ön araştırmaya tabi tutulmaksızın- ilgilinin arşiv kayıtlarına konu olmuş bilinen faaliyetlerinden söz edilerek bir örgüt soruşturması başlatılmıştır.

Soruşturmayı icra eden ilgili Cumhuriyet savcısının şüpheli Şirin hakkındaki iddiaları araştırması, aldığı ihbar ve şikâyetleri mutlaka muktezaya bağlaması zorunluluk taşımasına rağmen, dosyanın tümü ele alındığında, yaklaşık 3 yıl 7 ay boyunca herhangi bir ara yakalama, operasyon planlaması ya da iletişim tespiti ve teknik araçlarla izleme tedbiri dışında bir araştırma faaliyeti içermeyen, farklı konumlardaki kişilerin kamu ve özel hayata ilişkin telefon görüşmeleri ile gündelik yaşamdaki faaliyetlerinin izlenmesi üzerinden yürütülen soruşturmada, herhangi bir suç unsurunun elde edilememesine rağmen bu tedbirlerin kapsamının genişletilerek tatbikine devam edilmesi de nazara alındığında, söz konusu evrakta iddiaların Selam Tevhid (Kudüs Ordusu) Terör Örgütü kapsamında değerlendirilerek bu yönde başlatılan sözde bir soruşturmayla aşağıda detaylarına yer verileceği üzere Başbakan, bakanlar, MİT Müsteşarı, siyasiler, bürokratlar ile akademisyenler, gazeteci ve yazarlardan hükümete yakın konumda olanların, İran ile işbirliği içerisinde ve İran’a yakın terör örgütüne destek veren, onunla işbirliği içerisinde hareket eden bir konumda gösterilmesinin, ileride yapılması muhtemel bir operasyona zemin hazırlanmasının, devlet yönetimine ilişkin saklı kalması gereken, devlet ve hükümet politikaları açısından son derece önem arzeden iletişimlerin dinlenmesi, tespit edilmesi ve kayda alınmasının amaçlandığı görülmektedir.

Benzer şekilde İstanbul TEM Şube Müdürlüğü tarafından İstanbul CMK’nın 250. maddesiyle Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilen 07.04.2011 tarihli evrak ile de;

04.03.2011 ve 06.04.2011 tarihlerinde İstanbul TEM Şube Müdürlüğüne gelerek ifade verdiği belirtilen Kamile Yazıcıoğlu, eşi Hüseyin Avni Yazıcıoğlu’nun kolluk ve adli makamlarca bilinen geçmişine, toplantı ve faaliyetleri ile geçmişte ve halen birlikte olduğu kişilere, Selam Tevhid (Kudüs Ordusu) Terör Örgütünün genel manada kolluk arşivlerine girmiş, yargılamaya da konu olmuş eylemlerine dair değerlendirmelerinden yola çıkılarak, özellikle Kamile Yazıcıoğlu’nun evlerine gelen misafirlerini haremlik selamlık şekilde ağırladıklarından bahsetmesine karşın evlerine gelen ve eşinin arkadaşlık yaptığı kişilerle ilgili bütün bilgileri ilgililerin isim ve bazen de soyismi ile birlikte bütün detaylarına kadar anlatması itibariyle Kamile Yazıcıoğlu’nun anlatım ve iddialarının bir ön araştırmaya tabi tutulmasının, meselenin ifadelerde bahsi geçen tanıklar üzerinden öncelikle mümkün olduğunca aydınlığa kavuşturulmasının gerekmesine karşın, soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcısı tarafından doğrudan doğruya Selam Tevhid (Kudüs Ordusu) Terör Örgütü kapsamında yapılan vasıflandırmayla başlatılan soruşturmada pek çok kişinin Selam Tevhid (Kudüs Ordusu) Terör Örgütüylü ilişkilendirildiği, iletişimlerinin dinlendiği ve teknik araçlarla izlendiği görülmektedir.

Kamile Yazıcıoğlu 26.02.2014 tarihli İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünde ve 27.02.2015 tarihli İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığındaki ifadelerinde, eşi Hüseyin Avni Yazıcıoğlu ile muhafazakâr olmalarına rağmen ciddi boyutta fikir ayrılıklarının bulunduğunu, çocuklarının da bazı şeylerden fikri olarak etkilenebilecekleri düşüncesiyle eşinin tavırlarından rahatsızlık duyması nedeniyle İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğüne müracaat ederek tahkikata konu beyanlarda bulunduğunu, 04.03.2011 tarihli ifadesinin kısmen doğru olduğunu, eşi Hüseyin Avni Yazıcıoğlu ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın makamında görüştükleri yolunda bir ifade vermediğini, para ile ajanlık yapıldığı hususlarını kendisinin söylemediğini, eşinin bir örgütle ilişkisi olduğuna inanmadığını, eşinin birtakım konularda aile huzurlarını bozacak derecede saplantı derecesinde fikir ve görüşleri bulunduğunu ve İran sempatizanı olduğunu, kocasının ideolojik yaklaşımı nedeniyle kendisine ve çocuklarına yapmış olduğu hareketlerden ötürü kendilerine vermiş olduğu huzursuzluk nedeniyle durumu Emniyet birimlerine ilettiğini, eşinin bilgisayarında İsrail Başkonsolosluğunun krokisinin yer aldığı şeklinde bir ifadesinin bulunmadığını, 04.03.2011 tarihli ifadesinin bazı kısımlarının tamamen kurmaca olduğunu, o tarihte ifadesi alındıktan sonra okumak istediğinde ifadesini alan görevlilerin “abla bize güvenin yok mu? Uzun sürer” dediklerini ve kendisini mahcup hissederek ifadeyi imzaladığını, “Selam-Tevhid” adında bir örgütün varlığını gazeteler ve medyadan yeni öğrendiğini, ifadesi alındıktan sonra “Tarık” isimli görevlinin ve diğerlerinin kendisine bir flash bellek verdiklerini ve evinde bulunan eşine ait dokümanları getirmesini istediklerini, bu belleği çalıştıramadığını ve sonra oğluna ait olan Mp3 çalar ile mevcut verileri yükleyip Şubeye teslim ettiğini ifade ettiğini, dört kişi ile muhatap olduğunu bazı görevlileri kesin ve net olarak tespit ettiğini belirttiği, ayrıca kendisinin bitkisel ürün pazarlaması yaptığını ve bazen bu görevlilere de bu ürünlerden sattığını, 3 yıllık zaman zarfında 10.000 Türk lirası civarında alışveriş yaptıklarını ifade ederek, soruşturmanın başlatılmasına neden olan anlatımlarının güvenilirliğinin bulunmadığını ortaya koymuştur.

Selam Tevhid Kudüs Ordusu soruşturması olarak bilinen dosyada toplam 239 kişinin iletişiminin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınmasına, 78 kişinin teknik araçlarla izlenmesine karar verildiği, ayrıca 10 adet çeşitli dernek, vakıf ve adresler ile ilgili olarak da kimin hakkında uygulanacağı belirtilmeksizin aynı tedbire başvurulduğu, iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınmasına ilişkin tedbire başvurulan kişiler için toplam 1348 kez, teknik araçlarla izleme kararı verilen kişiler ile çeşitli dernek, vakıf ve adresler bakımından da toplam 950 kez uzatma kararı verildiği, öte yandan iletişim tespiti tedbirine 5 kişi hakkında 5 defa, teknik araçlarla izleme tedbirine de 30 kişi hakkında toplam 63 kez yeniden başvurulduğu anlaşılmıştır.

Selam Tevhid ( Kudüs Ordusu ) Terör Örgütünü kurmak ve örgüt adına faaliyetlerde bulunmak bahanesiyle başlatılan soruşturmada, sunulan deliller itibariyle hiçbir şekilde yasal şartlar bulunmadığı halde toplumun farklı kesimlerinde yer alan ve çok önemli görevlerde bulunan çok sayıda kişinin Selam Tevhid (Kudüs Ordusu) Terör örgütüyle ilişkilendirilerek doğrudan hedef şahıs yapılmak suretiyle iletişimleri dinlenmiştir. Hedef şahısların bir kısmının Başbakanlık ve bakanlık danışmanları, TBMM Başkanlık müşaviri, çeşitli konumlardaki siyasi parti yetkilileri gibi temsil ettiği makam adına görüşme yapabilme yetkisi bulunan ve/veya temsil ettiği kişinin tedbir uygulanan iletişim aracını kullanma olasılığı çok yüksek bulunan kişilerden oluştuğu görülmektedir.

Bu kişilerin doğrudan hedef şahıs yapılmaları dikkate alındığında, gerektiğinde bu telefonlarla görüşme yapan Başbakan ve bakanların iletişimlerinin dinlenmesinin de hedeflendiğinin kabulünde zorunluluk bulunmaktadır. Nitekim Başbakan ve pek çok sayıda bakanın bu şekilde iletişimlerinin dinlenerek kayıt altına alındığı, hatta görüşmelerin bir kısmının da devlet yönetimi ve politikaları açısından önem arz ettiği görülmektedir. Öte yandan hedef şahısların konumları dikkate alındığında, kimleri arayacakları veya kimler tarafından aranabilecekleri nazara alındığında bir diğer amacın da dolaylı görüşmelerin tespit edilerek kayıt altına alınması olduğu görülmektedir.

HSYK Müfettişlerinin raporunda temas ettikleri ve buraya derci faydalı görülen bir husus da şudur ki; İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünce İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilen 02.09.2015 tarih ve 21575 sayılı cevabi yazıda, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından gönderilen CD’nin incelenmesi neticesinde elde edilen IP adresleriyle ilgili olarak 10.34.242.XX ağının İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünün 2. katında, 10.34.244.XX ağının Terörle Mücadele Şube Müdürlüğünün 4. katında kullanıldığı, 10.220.140.109 IP adresinin 2010-2012 tarihleri arasında Bilgi Teknolojileri Daire Başkanlığının O Blok, 1. katta, 2012 yılı Nisan ayından itibaren Terörle Mücadele Daire Başkanlığı tarafından kullanıldığının/kullanılmakta olduğunun, 172.11.11.5 IP adresinin ise 2010-2014 yılları arasında Gastonia/Amerika Birleşik Devletleri kaynaklı IP numarası olduğunun bildirildiği, bir bakıma Amerika Birleşik Devletleri’nden de dinleme işleminin gerçekleştirildiği belirtilmiştir.

21.02.2014 tarihli Terörle Mücadele Kanunu’nun 10. maddesiyle görevlendirilen Cumhuriyet başsavcı vekilliği ve savcılıklarının kaldırılmasından sonra; soruşturma defterinin 2014/37574 sırasına kaydedilmesini müteakip soruşturmayla görevlendirilen ilgili Cumhuriyet Savcısı tarafından, terör örgütü üyeliği ve yöneticiliği ile ilişkilendirilerek haklarında iletişimlerinin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması ile teknik araçlarla izleme kararı verilen içlerinden bir kısmı kamuoyunda tanınan siyaset adamı, gazeteci-yazar, akademisyen, iş adamı, devlet yönetiminde görevli üst düzey bürokrat, bir kısmının da dernek-vakıflar kanunları hükümleri uyarınca denetime tabi sivil toplum kuruluşları olduğu ve terörle ilişkilendirilebilecek herhangi bir faaliyetlerinin söz konusu olmadığı gerekçesiyle silahlı terör örgütü kurma, örgüte üye olma ve örgüt adına eylem ve faaliyetlerde bulunma iddialarına yönelik delil bulunmadığı kanaatiyle toplam 251 şüpheli hakkında 21.07.2014 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiştir.

Yukarıda ayrıntılarına değinilen ve hukuken şartları oluşmadığı halde iletişimin tespiti ve kayda alınmasına dair kararlarla doğrudan ve dolaylı dinlenen kişilerin sayısı ve konumları, özellikle devlet yönetimi ve politikaları açısından önem arz ettiği ve gizli kalması gerektiği değerlendirilen konuşmaların tespit edilerek kayda alınması, benzer şekilde gerekçesiz ve keyfi olarak kabul edilebilecek şekilde pek çok kişinin teknik araçlarla izlenmesi, bahse konu kararların yine gerekçesiz olarak uzatılması, mevzuat hükümlerine aykırı şekilde ilk tedbir kararına kıyasla geçen zamanda kesintinin gerçekleşmesine karşın uzatma tedbirlerin uzatılması, bazı teknik araçlarla izleme kararlarında tedbirin kimin hakkında verildiğinin belirtilmemesi, bazı kararlarda da tedbire konu kişilerin kimliklerinin açıklanmaması, evrakın uzunca bir süredir sonuca götüren ve etkin soruşturma yapıldığını gösteren bir usuli işlem ifa edilmeksizin ve üstelik herhangi bir delil de mevcut olmadığı halde sonuçlandırılmaksızın bekletilmesi, tespit edilen hukuka aykırılıkların salt hukuki yanılgıyla veya yargı yetkisi ve takdir hakkı içerisinde açıklanmasını imkânsız kılmaktadır.

Görev ve sıfatları itibariyle önem arz eden kişilere dair iletişimin dinlenmesine ilişkin kararların, soruşturma dosyasında teknik takip kararlarıyla iletişimleri dinlenen başka şüphelilerle irtibatlandırılmak suretiyle verildiği, kimi zaman bu irtibatın tesisi ve hedeflenen şahsa ulaşılabilmesi için aşamalı olarak birden fazla ismin sırayla iletişiminin dinlenmesinin usul olarak benimsendiği, bir başka ifadeyle asıl dinlenmek istenilen şahsa, bu kişinin ailevi, sosyal veya mesleki irtibatı bulunan kişilerin iletişimleri dinlemeye alınmak suretiyle ulaşıldığı görülmektedir.

  • İstanbul Korsan Tahliye Girişimi

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun 24.08.2016 tarih ve 2016/426 karar sayılı Genel Kurul Kararında belirtildiği üzere; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen 7 farklı soruşturmada  ve kamuoyunda "22 Temmuz, Casusluk, Yasa Dışı Dinleme, 17-25 Aralık Kumpas, Selam Tevhid'de Kumpas, Tahşiye Grubuna Kumpas ve Emniyetteki Paralel Yapı Soruşturmaları” olarak bilinen toplam 594 klasörden oluşan soruşturma dosyalarında, içerisinde "Terör Örgütüne Üye Olma, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevlerini Yapmasını Kısmen veya Tamamen Engellemeye Teşebbüs, Devletin Gizli Kalması Gereken Bilgileri Siyasal veya Askeri Casusluk Amacıyla Temin Etme" suçlarının da bulunduğu çok sayıda suçtan tutuklu bulunan şüpheliler müdafiilerinin farklı tarihlerdeki tutukluluğa itiraz ve tahliye istemlerinin İstanbul Sulh Ceza Hâkimliklerinin kararlarıyla reddedilmesi sonrasında, FETÖ lideri Fetullah Gülen’in yargıda faal olan Paralel Devlet Yapılanmasına üye hâkimlere vaaz/sohbet adı altında, dua kılıfına bürünmüş şekilde gönderdiği 19.04.2015 günlü “Mukaddes Çile ve İnfak Kahramanları” konulu kriptolu talimatta tutukluların serbest bırakılmasını istemesinin ertesi günü, bir kısım şüpheliler müdafileri tarafından, İstanbul Adliyesindeki tüm sulh ceza hâkimliklerinde görevli hâkimlerin reddi ve şüphelilerin tahliyesi istemlerini içeren, normal prosedüre uygun şekilde mahkeme kalemine verilmesi, kayıt ve tarama işleminden sonra mahkeme hâkimine intikal etmesi gereken, 20.04.2015 tarihli 51 adet dilekçenin rutin uygulamaya aykırı şekilde bizzat İstanbul 29. Asliye Ceza Mahkemesi hâkimi Metin Özçelik'e verildiği, adı geçenin görev yaptığı mahkeme itibariyle yetkisiz olmasına karşın dilekçeleri ertesi gün, yani farklı bir hâkimin nöbetçi olduğu günde, tüm personelin ayrılmasından sonra gizlilik içerisinde sisteme kaydettirdiği, kısıtlama kararı nedeniyle UYAP üzerinden erişim imkânı bulunmamasından dolayı elektronik ortamda incelenmeyen, fiziki soruşturma dosyaları da bulunmadığı halde, sadece şüpheliler müdafilerinin sundukları dilekçeler ve ekleri ile yetinerek, İstanbul Sulh Ceza Hâkimliklerinden gönderilen tüm görüş yazıları da olumsuz olmasına rağmen 24.04.2015 tarihli kararla, şüpheliler müdafiilerinin, İstanbul Sulh Ceza Hâkimliklerinin tamamında görevli hâkimlere yönelik ret taleplerinin kabulüne, soruşturma dosyalarındaki şüphelilerle ilgili tahliye taleplerine bakmak üzere isim ve sicil numarasını da belirtmek suretiyle, FETÖ üyesi olup nöbet görevi saat 17.00 itibariyle sona eren İstanbul 32. Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi Mustafa BAŞER'in görevlendirilmesine kesin olmak üzere karar verdiği, meşru olmayan görevlendirme sonrası şüpheliler müdafilerinin dilekçeleri, tutuklama kararları, önceki tahliye talepleri ve mahkemelerin ret kararlarından oluşan evrakların zabıt kâtibi tarafından İstanbul 32. Asliye Ceza Mahkemesi'ne götürüldüğü, adı geçen zabıt kâtibinin tanık sıfatıyla alınan 25.04.2015 tarihli beyanında belirtildiği üzere, İstanbul 32. Asliye Ceza Mahkemesinin tüm personelinin mahkemeden ayrılmış olduğu ve kalem kapısının kilitli olduğu, nöbet görevi saat 17:00 itibariyle sona ermesine rağmen hâkim Mustafa Başer'in odada tek başına oturduğu ve gelen dosyaları zabıt kâtibinden teslim aldığı, 5235 sayılı Kanunun, 6545 sayılı Kanunla değişik 10. maddesinde Sulh Ceza Hâkimliğinin, Kanunların ayrıca görevli kıldığı haller saklı kalmak üzere, yürütülen soruşturmalarda hâkim tarafından verilmesi gerekli kararları almak, işleri yapmak ve bunlara karşı yapılan itirazları incelemekle görevli olduğunun belirtilmesine ve asliye ceza mahkemelerinin soruşturma evresindeki işlemlerle ilgili bir yetkisi bulunmamasına rağmen, görev yaptığı mahkemeye nazaran üst merci sıfatı da bulunmayan ve bu yönüyle eşdeğer olan 29. Asliye Ceza Mahkemesi hâkiminin Kanuna aykırı şekilde görevlendirme kararını esas alarak, 25.04.2015 tarihinde verdiği aynı nitelikteki 7 kararla, 594 klasörden oluşan soruşturma dosyaları intikal etmeden, atılı suçlar nedeniyle soruşturma dosyalarındaki delilleri incelemeden, suç ve deliller ile her bir şüpheli yönünden ayrı ayrı kişiselleştirme yapılmaksızın, genel geçer ve birbirinin kopyası niteliğindeki gerekçelerle, tutuklu 63 şüphelinin tahliyesine karar verdiği,

Tahliye kararının verilmesi için hafta sonu tatil gününde sarf edilen olağanüstü çabanın son derece dikkat çekici olduğu ve örgütün sözde lideri Fetullah Gülen tarafından verilen talimatın ivedilikle yerine getirilmesi amacına matuf olduğunun tartışma götürmeyecek şekilde açık ve net olduğu, hal böyle iken, HSYK’da üye olarak görevli Mustafa Kemal Özçelik ve Mahmut Şen'in, ilgililer hakkında ceza tayin edilmemesi gerektiği yönündeki muhalefet şerhleriyle bir hukuk katliamına sahip çıkmalarının, Örgüt mensuplarının yargı teşkilatı içerisindeki görev ve sıfatları ne olursa olsun, örgüt menfaatleri uğruna hukuku bir silah olarak kullanmaktan çekinmeyeceklerini ortaya koyduğu, şeklinde hususların yer aldığı görülmüştür.

Ayrıntıları yukarıda açıklandığı üzere FETÖ’nün sözde liderinin talimatı ile usulsüz tahliye girişiminde bulunan hâkimler Metin Özçelik ile Mustafa Başer’in HSYK 2. Dairesince meslekten çıkarılmalarına karar verildiği, adı geçenler hakkında Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca iddianame düzenlendiği ve Yargıtay 16. Ceza Dairesinde tutuklu olarak yargılamalarına devam olunduğu anlaşılmıştır.

  • Önleme Dinlemeleri

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Genel Kurulunun 15.11.2016 tarih ve 2016/440 sayılı kararında temas edildiği üzere;

Demokratik hukuk devletinin varlığını tehdit eden terör odaklarının zamanında teşhisi, gerçekleştirilmesi düşünülen eylemlere hazırlık aşamasında engel olunabilmesi için, kolluk kuvvetlerinin sahip oldukları genel yetkilerin, taktik ve stratejilerini devamlı olarak değiştiren suç/terör örgütlerinin devlete karşı yönelen tehdit ve tehlikelerini etkin bir şekilde önleyici ve bertaraf edici mahiyette olması zorunlu ise de, demokratik hukuk devletlerinde kişi hak ve özgürlüklerinin özünü zedeleyen veya aşırı şekilde sınırlayan müdahalelere karşı yasal düzenlemelerle korunması da hukuk devleti ilkesinin en tabii ve zaruri sonucudur. PVSK'nın Ek 7, Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun 6. ve Jandarma Teşkilat ve Görevleri Kanunu’nun Ek 5. maddelerinde hâkim kararı veya hâkim onayı şeklinde düzenlenen yasal unsur Anayasamızın 22. maddesinde güvence altına alınan haberleşme hürriyetinin sağlanmasına ve böylece hukuk devleti ilkesini gerçekleştirmeye mâtuftur.

Adli dinlemelerin yanı sıra istihbari mahiyetteki iletişim tespitinin de ancak hâkim kararı ile icra edilebilmesi, kolluk kuvvetlerinin her idari işlem ve eylemde temel amaç olan kamu yararından uzaklaşmasını ve keyfilik teşkil eden taleplerini engellemeyi amaçlamaktadır. Bu çerçevede hâkim, Anayasal teminat altında bulunan haberleşme hürriyetini muhafaza için; kolluk görevlilerinden gelen iletişimin denetlenmesi taleplerine dair tüm dayanak belgeleri ayrıntılı ve titiz şekilde incelemeli, talepleri yeterli ve gerekli denetimi icra etmeksizin kabul etmekten kaçınmalı, hukuka ve maddi gerçeğe aykırı iletişimin denetlenmesi taleplerini belirleyerek reddetmeli, tüm yönleriyle hukukilik denetimini icra etmelidir. Bu denetimin hiç veya gereği gibi yapılmaması iletişimin denetlenmesine yönelik Anayasa ve yasalarla, hukuk devleti ilkesini gerçekleştirmek üzere getirilmiş olan hâkim denetimi müessesesine aykırılık teşkil edeceği ve böyle bir durumda insiyatifi tüm yönleriyle eline geçiren kötü niyetli kolluk görevlilerince maddi gerçeğe aykırı iletişim denetlenmesine sebebiyet verileceği muhakkaktır.

Bu kapsamda FETÖ ile irtibatlı ya da iltisaklı bazı hâkimlerin, tüm ülke çapında gerçekleştirilen soruşturmalar neticesinde FETÖ mensubu olmak, sahte talep evrakları tanzim etmek ve diğer suçlardan haklarında kamu davaları açılan kolluk görevlilerinin; terör faaliyetleri, organize suç örgütleri, uyuşturucu ve kaçakçılık suçları, Ergenekon, DHKPC ve İBDA-C terör örgütleri gibi oluşumlarla mücadele bahanesiyle yaptıkları talepler kapsamında aralarında bakanlar, bürokratlar, milletvekilleri, valiler, kaymakamlar, siyasi parti il ve ilçe başkanları, emniyet müdürleri, emniyet amirleri, polis memurları, savcılar, hâkimler, Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları, belediye başkanları, öğretim görevlileri, sivil toplum kuruluşları yöneticileri ile iş adamlarının bulunduğu kişilerin iletişimlerinin usul ve yasaya aykırı olarak tespitine, dinlenmesine ve kayda alınmasına sebebiyet verdikleri, karar mercileri tarafından hukukilik denetimi yerine getirilmeyerek maddi gerçekle bağdaşmayan talepler üzerine verilen iletişimin denetlenmesi kararların sistematik bir şekilde tüm ülke geneline yayılmış ve çok sayıda kişinin haberleşme hürriyetine ve özel hayatının gizliliğine hukuka aykırı şekilde müdahale edildiği belirlenmiştir.

  • Siyasete Müdahale Teşebbüsleri

Örgüt, ilk aşamada kamu bürokrasisinde kadrolaşmayı; ikinci adımında ise, maddi destek sağlayacak sermayeyi oluşturmayı strateji olarak belirlemiş[3]; bir süre sonra, “hiç kimsenin cesaret edip muhalif bir bakış atmasının bile mümkün olamayacağı kadar güçlü bir yapı oluşturmuş”[4], kendisini yeterince güçlü hissettiği zaman da siyasete müdahale etmekten kaçınmamış, siyasi partiler ve parti yöneticileri örgüt tarafından kontrol altına alınarak yönlendirilmeye çalışılmıştır.

Siyasetin tabii akışını bozan, mecrasını değiştiren, kurum veya kurallarını yönlendiren her faaliyet bir “müdahale” olarak değerlendirilmektedir. Siyasete müdahaleler; örgüt mensuplarını milletvekili[5], mahalli idarelerde beledie başkanı,[6] meclis veya encümen üyesi seçtirerek parti teşkilatlarına “sızmak”[7], seçilmiş olan siyasi parti temsilcileriyle Örgüt’ün amaçları doğrultusunda temas kurmak, onları Örgüt’e kazandırmak, hükümet ve siyasi parti politikaları üzerinde etkili olmak ve politikaları yönlendirmek, karar süreçleri üzerinde söz sahibi olmak, Örgüt’e muhalefet eden siyasi kişi veya kurumları itibarsızlaştırmak, aleyhte yayın yaparak yıpratmak, yıldırmak, baskı kurmak, korkutarak sindirmek, tehdit etmek, iş göremez hale getirmek veya istifa ettirmek şeklinde özetlenebilir.

Yapılan müdahaleler, aynı zamanda siyasi rekabeti ortadan kaldırmakta, kamuoyunun asıl gündemini değiştirmekte veya yönlendirmekte, aynı zamanda birer “seçmen” olan kişilerin demokratik haklarını ve siyasi iradelerini yok sayarak; seçme, seçilme ve yönetme hakkının göz ardı edilmesi ve siyasi hayatın kalite standartlarının düşürülmesine sebep olmaktadır.

Siyasete müdahale edilmesinin temel amacı, hiç şüphesiz siyasi sonuçlar elde etmek ve bu sonuçları Örgüt’ün menfaatleri lehine kullanmaktır. Örgüt, bu tür faaliyetlerin planlamasını “siyasilerden sorumlu imamlar” vasıtasıyla; yapılan planların icrasını ise, özellikle emniyetin istihbarat birimlerini ele geçiren istihbaratçı mensuplarını harekete geçirerek yapmıştır.

Örgüt’ün Haziran 2011 “genel seçim” öncesi, CHP Genel Başkanı ile MHP Genel Merkez yöneticileri hakkında başlattığı kampanya, siyasete ciddi ve önemli bir müdahale olmuştur. Bizzat Örgüt elebaşısının; “CHP ve MHP'nin içi bundan sonra iyice karışacak. CHP ve MHP'nin başındakiler ve etrafı olduğu gibi yabancı. Bu toprakların çocukları değil"[8] şeklinde Örgüt mensuplarına mesaj gönderdiği tespit edilmiştir.

Siyasete müdahaleler; özellikle CHP ve MHP genel merkez santrallerinin dinlenilerek partilerin sırlarına vakıf olunması, partilerin teşkilat ve yöneticilerinin usulsüz bir şekilde takip edilmesi, ses ve görüntü kaydedilmesi ve dikkat çekici bir zamanlama ile -Genel Seçim öncesinde- bu ses ve görüntülerin kamuoyu ile paylaşılması şeklinde gerçekleşmiş; “özel hayatın gizliliği”, “haberleşme özgürlüğü” ve “haberleşmenin gizliliği” hakları ağır bir şekilde ihlal edilmiştir.

Siyasi parti yöneticileri ve temsilcileri hakkında yapılan usulsüz dinleme, takip, ses ve görüntü kaydı; faili belli olmayacak şekilde ve özellikle menşei yabancı olan internet servis sunucuları ve programları kullanılarak yapılmış; ses ve görüntü kayıtlarının kamuoyuna duyurulmasında da aynı yöntem kullanılmıştır.

Böylece, sözkonusu partilerin yönetici ve milletvekilleri itibarsızlaştırılarak seçimlere girmeleri engellenmiş, seçmenlerin nezdinde partiler ve partililer zor durumda kalmış; siyaset, tabii mecrası dışına sürüklenmiştir.

Sözkonusu kasetlerin basın ve yayın araçlarında haber yapılmasından önce, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın haberdar edildiği, hatta “Varan-1”, “Varan-2” ve “Varan-3” kayıtlarından bahsedilerek etki altına alınmaya çalışıldığı ileri sürülmüş,[9] Deniz Baykal’dan sonra CHP Genel Başkanı olan Kemal Kılıçdaroğlu ise; “Beni ve ailemi de dinliyorlar. … Baykal'a komplo kuran ekip beni de izliyor" şeklinde açıklamalarda bulunmuştur.[10]

Kamu gücünü temsil eden, istihbarat toplamak ve değerlendirmekle görevli birimler; CHP ve MHP teşkilatlarını hedef alarak, sadece en temel insan haklarını ihlal etmemiş aynı zamanda kamu gücünü, bu hakların ihlal edilmesinde bir “araç” olarak kullanmışlardır.

Hedef kişi veya grubun dinleme, teknik ve fiziki takip, ses ve görüntü kaydı yapılması mevzuata ve usulüne uygun olarak yapılmadığından, kişi veya gruplar, “suç ve terör örgütleri ile ilişkili gibi gösterilerek” hakim kararı alınmış, “sahte isim veya kimlik bilgisi” ve “yanlış ikamet adresi” belirtilerek idari işlemler tamamlanmıştır. Örnek olarak, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın yakın çevresinde bulunan danışmanlarından A.G., sahte bir isimle ve bir terör örgütü üyesiymiş gibi dinlenmiştir.[11]

Siyasi sahada faaliyet gösteren kişi ve kurumları tek merkezden idare etmeyi amaçlayan müdahaleler, sadece çoğulcu siyaset anlayışını yok etmemekte, aynı zamanda, siyasi karar alma ve uygulama süreçlerini etkileyerek açıklık ve şeffaflığın ortadan kalkmasına sebep olmakta, böylece, meşruiyetini ve gücünü seçmenlerden / halktan alan siyasi yapılar, müdahale eden gücün veya merkezin karakterini yansıtmakla karşı karşıya kalmaktadır.

Nitekim, yapılan müdahale bir siyasi parti tarafından; “Bütün bu girift meseleler karşısında siyaset platformunda … toplumsal barış açısından bir güven unsuru” olan Partinin “suni gündemlerle meşgul edilmeye çalışılması” olarak değerlendirilmiş,[12] ve seçmen tabanında “kırılmalara yol açtığı”[13] ifade edilmiştir.

Demokratik teamül ve kurallar haricinde siyasete yapılan müdahaleler, siyaset sosyolojisi açısından seçmen davranışlarını değiştirme ve yönlendirme potansiyeli taşımakta; bu potansiyelin artması, seçmen davranışlarının beklenmeyen ölçüde farklılıklar göstermesi ve nihai olarak, siyasete karşı mesafeli bir duruşla birlikte siyasi davranış kalıplarının değişmesi ihtimalini güçlendirmektedir.

  • Futbolda Şike Davası

Fethullahçı Terör Örgütünün ilk yıllarında futbola karşı önyargılı olduğu ancak futbolun kitleleri harekete geçirmedeki etkisini fark ettikten sonra bu alanla ciddi şekilde ilgilendiği anlaşılmaktadır.

Fetullah Gülen’in öncelikle bir dönem Beşiktaş Spor Kulübünde yönetici olan İhsan Kalkavan ile futbol camiasına girme ve orada da bir kitle oluşturmaya çalıştığı, İhsan Kalkavan’ı Beşiktaş Spor Kulübü başkanlığına seçtirmeye çalıştığı, İhsan Kalkavan seçilemeyince “Yok dedi bana İhsan bey Kalkavan dedi, geçen gün gündüz konuştuk onunla, oturduk da, o profesyonel bir sporcu, dedi hocam böyle bir şey yapsak, bir alternatif takım da var dedi, onu ele alsak işlesek bunu zannediyorum bu işi ileriye götürürüz yani, üç beş sene içinde”[14] şeklinde kamuoyuna yansıyan video kaydında olduğu futbol camiasına giriş için alternatif arayışlarına girdiği anlaşılmaktadır.

Fetullah Gülen’in, ABD’ye kaçmadan önceki zaman diliminde - muhtemelen 1996-1998 yılları arasında- kaydedildiği anlaşılan video görüntülerinde, Fetullah Gülen’in yaklaşık 10 kadar Galatasaray Spor Kulübüne mensup futbolcuyla olan sohbetinde “Dua ile himmet ile Galatasaray’ı ayağa kaldırmak lazım” şeklindeki ifadeleri de yer almakta olup, söz konusu video kaydı Fetullah Gülen’in futbola olan yakın ilgisini ortaya koyan deliller arasındadır.

FETÖ’nün, her türlü organizasyonda belirleyici ve hâkim konumda olmayı hedeflediği, kendisine muhalif veya temkinli davranan kurum-kuruluş-dernek-vakıf v.b. yöneticilerini türlü kumpaslarla alaşağı ettikleri / etmeye çalıştıkları, her kuruluşta hâkim konumda olmayı hedefledikleri bilinmektedir. 2010-2011 yıllarına gelindiğinde FETÖ’nün Ülkemiz adli-idari-askeri v.b. yapılanmasında en üst seviyeye ulaştığı, belki de bir güç sarhoşluğu ile yaklaşık 25 milyon taraftar kitlesine sahip olduğu tahmin edilen Türkiye’nin en büyük sivil toplum kuruluşu olan Fenerbahçe Spor Kulübünü ve Kulübün Başkanını hedefe koyduğu anlaşılmaktadır.

Örgüt kontrolündeki gazeteler ve televizyon kanalları aracılığıyla operasyon için uygun ortamı yaratmak adına gerekli enformasyon ve dezenformasyonun Örgüt üyelerince yapıldığı anlaşılmaktadır. Kumpasın planlandığı iddia edilen Zaman Gazetesi’nde yapılan toplantılardan birinde, Şerif Ali Tekalan’ın Hayati Karaca’ya “biz yapacağımız her infial oluşturacak olayda önce toplum dinamiklerini etkileyecek algı operasyonlarını oluştururuz” dediği, “Futbolda Şike Kumpası”na ilişkin İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 01.12.2016 tarih ve 2016/4400 sayılı İddianamede yer alan tanık ifadeleri arasında yer almaktadır.

Operasyonun hazırlık sürecinde her türlü hukuksuzluk adliyede ve emniyette konuşlu FETÖ mensuplarınca gerçekleştirilmiştir. “Futbolda Şike Kumpası”na ilişkin İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 01.12.2016 tarih ve 2016/4400 sayılı İddianamede; “futbol camiasını da ele geçirerek söz sahibi olmak isteyen Örgütün, bunu da Türkiye’nin büyük spor kulüplerinden biri olan ve büyük kitlelere hitap eden Fenerbahçe Spor Kulübü ile yapmak istediği, bunun için de örgütün sevmediği kulübün başkanı olan Aziz Yıldırım’ı seçtikleri, Isparta Cumhuriyet Başsavcılığında ele geçen belgede Aziz Yıldırım’ın dinle ilgisi olmadığından bahsedildiği, ancak Aziz Yıldırım’ın dini kullanan bir terör örgütü olan İBDA/C terör örgütü bahanesi ile istihbari olarak dinledikleri, 03/07/2011 tarihinde düzenledikleri Şike operasyonu ile Aziz Yıldırım’ı tutukladıkları, operasyon kapsamında gözaltına alınan şüphelilerden bazılarına “Aziz Yıldırım’ı ver kurtul” diye Aziz Yıldırım aleyhine ifade vermek için yönlendirdikleri, bu vesile hem Aziz Yıldırım’dan kurtulmak hem de Kulübü ele geçirmek istedikleri,” belirtilmektedir.

FETÖ mensuplarınca yürütülen soruşturmada; “silahlı suç örgütü” iddiası ile teknik takip -telefon dinlemeleri- yapıldığı, tüm delillerin bu suçtan dolayı toplandığı, yapılan operasyonlarda kişilerin ev ve işyerlerinde silah arandığı ancak bulunamadığı, sonrasında şahısların iletişimlerinin tespitinin devam ettiği dönemde 14 Nisan 2011 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6222 sayılı Sporda Şiddet Ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun kapsamında “şike” yapmaktan tutuklandıkları, ancak kovuşturma aşamasında İddianameden farklı olarak “haksız ve ekonomik çıkar amaçlı suç örgütü” kurmak/yönetmek/üye olmaktan yargılama yapıldığı anlaşılmıştır.

Dönemin İstanbul Özel Yetkili 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın, 2 Temmuz 2012 tarihinde karara bağlandığı, Yargıtay 5. Dairesince verilen hükümlerin büyük kısmının onandığı, ancak 6526 sayılı Kanun ile Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılmasının ardından, Yargıtay’ın sanıkların yeniden yargılanma talebi doğrultusunda ilk derece mahkemesinin verdiği kararı bozduğu, davanın bu kez İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinde yeniden görülmeye başlandığı, 9 Ekim 2015 tarihinde sanıkların tüm suçlardan beraatine karar verildiği, beraat kararının henüz Yargıtayca onanmadığı[15] öğrenilmiştir.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca, 1 numaralı şüphelisi Fetullah Gülen olmak üzere, Şerif Ali Tekalan, Hidayet Karaca, Ekrem Dumanlı v.d. hakkında kamuoyunda “Futbolda Şike Davası” olarak bilinen davada örgütlü olarak kumpas kurdukları iddiaları araştırılmış ve yürütülen 2014/164254 sayılı Soruşturma neticesinde “Futbolda Şike Kumpası”na ilişkin 01.12.2016 tarih ve 2016/4400 sayılı İddianame düzenlenmiştir.

FETÖ mensuplarınca gerçekleştirildiği iddia edilen kumpas organizasyonlarında, Örgütün operasyona maruz kalan kitlenin karşısındakileri ustaca yanlarına çekmeyi başardığı, böylece toplumun büyük kesiminin gerçekleştirdikleri operasyona desteğini sağlamak için algı operasyonları gerçekleştirdikleri anlaşılmaktadır. Kumpasın planlandığı Zaman Gazetesi’nde yapılan toplantılarda, Şerif Ali Tekalan’ın “emniyet somut belgeler ile bunu ortaya koyar biz de televizyon ve gazetemize anında servis edersek ve hatta operasyon yapılacak kulüplerin karşısındakiler de desteklenirse daha da etkili olur” dediği de “Futbolda Şike Kumpası”na ilişkin İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 01.12.2016 tarih ve 2016/4400 sayılı İddianamede yer alan tanık beyanlarındandır.

Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım’ın, 3 Temmuz 2011 tarihinde başlayan şike soruşturması kapsamında, FETÖ/PDY’yi ima ederken kullandığı “Ne şikesi, memleket elden gidiyor” sözü kurulan kumpası özlü bir şekilde ifade etmektedir.

Futbolda Şike Davasında FETÖ’nün rolünün tüm boyutlarıyla ortaya çıkması için yargılama süreci hala devam etmektedir. Nitekim bu davaya bakmış olan ve aylardır aranmakta olan eski hakim Mehmet Ekinci 27 Ocak 2017 tarihinde saklandığı yerde polis tarafından yakalanmış ertesi gün de tutuklanmıştır.[16]

  • FETÖ’nün Diğer Terör Örgütleriyle İşbirliği (PKK / PYD / DEAŞ İle İşbirliği)

Dünyada terör örgütlerinin bağımsız hareket etmesi mümkün olmayıp muhakkak onları arkalayıp destekleyen bir güç bulunmaktadır. Terör örgütleri çıkarlarının örtüştüğü durumlarda diğer terör örgütleriyle ortak hareket edebilmektedirler. Bunun en net örnekleri ise ülkemizde yaşanmaktadır. IŞİD ve PKK terör örgütleri birbirine zıt ideolojiler benimsemiş oldukları halde ikisi de Türkiye’de terör eylemleri düzenlemektedir. Bu nedenle terör örgütlerinin terminolojisinde hedef aynıysa eylem birlikteliği de olabilmektedir. FETÖ ve PKK’nın da bu kapsamda birbirlerini kullanarak yardımlaşma içine girdikleri görülmektedir. Bu yardımlaşma farklı şekillerde olabilmektedir; devletin emniyet ve istihbarat birimlerine sızmış olan FETÖ mensupları, gerçekleşebilecek önemli bir terör eyleminin istihbaratını ilgilerle zamanında veya tam paylaşmayabilmekte, bazen de hak arayışı için meydanlarda toplanan grupların arasına girerek gerginliği artırıcı söylemlerde bulunmaktadır. Bunun örnekleri geçmiş yıllarda ve 15 Temmuz darbe gecesinde gözlenmiştir. Darbe gecesi yaşanan buna benzer olaylardan birini Mustafa Önsel kitabında şu ifadelerle anlatmaktadır: [17]Ahmet Yavuz karacı bir Tümgeneral, uzun bir süre Hasdal Cezaevinde birlikte kaldık. İşte onun darbe gecesi ile ilgili bana anlattıkları;……..Balkona çıktığım anlardan birinde oturduğumuz evin sokağının köşesindeki meydanda yoğun bir kalabalık ve askerler gördüm. Eyvah dedim içimden. Bir çatışma olmasından korktum…….Bu esnada binbaşı sivillerin uzaklaştırılması halinde kışlaya döneceğini söyledi. Tam bu kararı uygulamaya koyduğumuzda kalabalık içinden birinin sivillere giderek “asker ateş açacak” askere giderek “ateş açın” dediğini öğrendim.”

Fetullahçı Terör Örgütünün en sık kullandığı taktiklerinden birisi de algı operasyonuyla kamuoyunu yönlendirmektir. Örgüt, devletin terörle mücadele eden kurumlarındaki üst kadroların, PKK terör örgütünün sözde siyasi kanadıyla işbirliği içinde hareket ettiği algısını yaratmaya çalışmıştır. Bununla ilgili olarak 9 Kasım 2016 tarihli Komisyon toplantısına katılan Eski MİT Müsteşarı Emre Taner, FETÖ’nün kendisine yönelik planlarını şu ifadelerle anlatmıştır; [18]

Evet, 7 Şubatta Fetullah Gülen şimdiki MİT Müsteşarını, beni, benim dönemimdeki yardımcımı, 2 MİT personelini yargı önüne çıkarmak için çok dehşetli bir kumpas kurmuştur. Ben KCK’nın kurucusuyum iddiaya göre. Allah’ın işine bakın. Bir iddianame konur, doğru düzgün bir iddianame yazılır, başka bir şey değil.”

Terörü bitirmek ve tasfiye edebilmek amacıyla belli bir dönem içerisinde icra edilen çözüm süreci başarıya ulaşamamıştır. Bunun sebeplerinden biri de FETÖ’nün Türkiye’nin terör belasından kurtulma başarısının dönemin hükümetine atfedilmesini engelleme çabasıdır. Bu konuyu dönemin baş aktörlerinden MİT E. Müsteşarı Emre Taner Komisyonda Habur Olayını anlatırken FETÖ’nün ne derece etkili olduğunu şu şekilde belirtmiştir: [19]

Cemaat bu konuda çözüm sürecinin mevcut Hükümet eliyle başarılmasından rahatsızdır. Bundan daha açık bir cevap olmaz herhâlde.”   

Dönemin Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Emin Arslan, Komisyonun 26.10.2016 tarihli toplantısında konuyla ilgili olarak aşağıdaki  beyanda bulunmuştur:  [20]

“Bakın, terörün en fazla güneydoğuda hortladığı yıllarda, asfaltların altına patlayıcıların yerleştirildiği, sokakların, evlerin tünellerle birbirine bağlandığı ve her yerin patlayıcı deposu hâline getirildiği yıllarda güneydoğuda Fetullah Gülen kadrosunun A takımı görevlidir. İşte, Recep Güven, Mutlu Ekizoğlu, bütün şeyleri A takımıdır. O yıllarda hepimiz -çözüm süreci veya şu değil- ben de kişisel olarak siyasi iktidarı suçlarım, yapılan yanlışlıkları söylerim, o ayrı ama oradaki gelişmeleri istihbaratıyla, polisiyle, jandarmasıyla yetkililere bildirecek, uyaracak kişiler de bu yapıdan. Bu yapının elinde “Biz yetkilileri böyle böyle uyardık.” denecek bir belge olsa onu sahteleriyle montajlayarak İnternet’te defalarca görürdük çünkü o yapı bu konuya ışık tuttu…En kilit yerlerde o yıllarda gene Fetullah Gülen’in emniyet müdürleri… Neden bunlar İç Anadolu’da, batıda, diğer daha güzel şehirleri istemiyor da hepsi güneydoğuda. “A takımı” denen, şu anda bir kısmı firari, bir kısmı aranmakta ve tutuklu olan kişiler hem güneydoğuda hem uyuşturucunun geçiş yolu olan güzergâhlarda; Antalya, İstanbul, diğer yerlerde veya sınırda, Iğdır’da, dikkat edin. Neden? Başka yer mi yok Van’da, Hakkâri’de? Yani zamanla bunlar da ortaya çıkacaktır.”

Mustafa Önsel, bu iki terör örgütü arasındaki ilişkiyi şu satırlarla açıklamaktadır:  “Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyetini hedef alan tüm terör örgütleri, bir noktada ortak hareket etmektedirler. FETÖ-PKK ilişkisinin gözler önüne serildiği bir televizyon söyleşisinde muhabirin Emekli Albay Atilla Uğur’a FETÖ ile PKK arasında ilişki var mı?” sorusuna karşılık olarak, “Var ve yıllar öncesine dayanıyor bu işbirliği. Bir kere kuruluşunuz aynı elden ise o el mutlaka işbirliğinizi yapmanızı sağlamıştır, sağlayacaktır. Abdullah Öcalan da Fetullah Gülen de birer figür. Amerika ve İngiltere tarafından kullanılan kuklalar bunlar. Öcalan, bundan 10 ay önce Almanya’da çıkan ‘İmralı Notları’ isimli kitabında Selahattin Demirtaş ile bir konuşmasını anlatıyor. Demirtaş; ‘Sayın başkanım, Fetullah Gülen bizimle görüşmek istiyor, ABD’ye davet ediyor.’ diyor. Öcalan’da ‘Fetullah Hoca’yı en iyi ben anlarım. Onlar bizim Ortadoğu’daki stratejik ortağımız.’ şeklinde cevap veriyor. Bu konuda bir başka gelişme de kanlı kalkışma gecesinden bir gün sonra Avrupa’da bulunan bir FETÖ üst düzeyi Kandil’le uydu telefonuyla görüşme yapıyor ve diyor ki: ‘Elimizi kuvvetlendirin, şiddetli eylemler yapın.’ Kaynağımı söylemek durumunda değilim ama bu konuşmayı kulağımla duydum. Bunun üzerine sesinden tanıdığım kadarıyla Cemil Bayık şu karşılığı veriyor: ‘Biz gerekeni yapacağız. Sizden çok sıkışan arkadaş varsa, Avrupa’daki birimlerimize sığınabilirler.’ FETÖ’nün uyuyan hücreleri var her yerde. Önümüzdeki günlerde PKK ve IŞİD aracılığıyla yine bombalar patlatılacak. Ciddi suikast girişiminde bulunacaklar.” [21]

FETÖ’nün başarısızlıkla sonuçlanan darbe girişiminin akabinde gizli kalan, uyuyan hücrelerine moral aşılamak, yurtiçine ve yurtdışına bitmedikleri yönünde mesaj verebilmek için ileriki dönemlerde suikast girişimlerinde bulunabileceği, bunu da diğer terör örgütlerinin desteğiyle gerçekleştirme olasılığı üzerinde durulmaktadır. Benzer hususu Emre Taner şöyle belirtmiştir:[22]

Bizim istihbari literatürümüze göre darbe işinden sonra eğer başarısızlık olursa ondan sonra suikast gelir. Tek enstrüman odur. Darbe zor iş, kolektif bir faaliyet ister. Suikastlara dikkat etmek gerekir. Ben bu kadarını söyleyebilirim eski tecrübelerime binaen, hiçbir bilgiye sahip değilim, tamamen sardunya bilgisini verebilirim, biraz evvel söyledim. Ama suikastlar son derece önemlidir. Güvenlik son derece önemlidir. Tabii buna DEAŞ gibi bilmem ne gibi birtakım kendini kaybetmiş, çıldırmış örgütün eylemlerini de ilave ederseniz yani çok şey olabilir.”

15 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ mensupları tarafından yapılan darbe girişimi öncesinde ve sonrasında, PKK/KCK ve DEAŞ terör örgütü ile FETÖ arasındaki bağlantılara yönelik değişik kaynaklardan istihbari bilgiler de elde edilmiştir. İçişleri Bakanlığınca Komisyonumuza sunulan 27 Aralık 2016 tarih ve 2214254 sayılı cevabi yazı incelendiğinde ;

Darbe girişimi öncesinde;

Şırnak İl J. K. lığı internet ihbar hattına 08 Haziran 2016 tarihinde bildirilen ihbar metninde; Kuzey Irak’ta kalan (3) Türk Vatandaşının, PKK Hakurk sorumlusu Müslüm İke ve Medya savunma alanları sorumlusu Fehmi Atalay’ın kendilerine;

“ABD ve NATO’nun kendilerine 2016 sonbaharında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın devrileceğine ilişkin söz verdiğini,

Ya Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisinin bırakacağı ya da Gezi’den çok daha şiddetli bir ayaklanma ile gideceği, tabii ki bu işte Fetullahçılar’ın da kendileriyle olacağı, ayaklanmayı başlatacak olanların da PKK, 9 sol örgüt ve Fetullahçılar ile duyarlı halk kesimi olduğunu belirttiği.”

hususlarının yer aldığı tespit edilmiştir.

Darbe girişimi sonrasında;

PKK terör örgüt mensupları tarafından gerçekleştirilen telsiz konuşmalarında, 16 Temmuz 2016 tarihinde Rojhat Ç/A terörist tarafından muhtemelen halk savunma merkez karargâhından verilen notun iletildiği, bu kapsamda;

“Bugünden (16 Temmuz 2016) itibaren teröristlerin askerlerin faaliyetlerine karşı dikkatli olmaları ve askerlere karşı sıradan eylemlerin şimdilik durdurulması,

Mahalleleri tutan polislere eylem yapılması, bahsedilen hususlar konusunda tüm terörist grupların hazırlıklı olmaları,

Teröristbaşı Abdullah Öcalan’dan haber alınamadığı, durumunun tehlikede olabileceği, bu nedenle teröristbaşı hakkında resmi açıklama yapılana kadar halkın sokaklarda teyakkuz ve başkaldırı halinde olması için kışkırtılması”

yönünde talimatların iletildiği tespit edilmiş, ayrıca söz konusu not medya savunma alanlarına bağlı terörist gruplara da iletilmiştir.

18 Temmuz 2016 tarihinde Medya Savunma Alanları sorumlusu Amed Malazgirt (K) Fehmi Atalay adlı terörist tarafından, 15 Temmuz 2016 günü gerçekleşen başarısız darbe girişiminden sonra askerlere yönelik gerçekleştirilen muameleden sonra "ben asker olsam silahımı bırakıp PKK'ya teslim olurum" şeklinde ifadede bulunulduğu ve askerlerden terör örgütüne teslim olma girişimi olması durumunda herhangi bir olumsuzluğun yaşatılmayacağı yönünde bilgi ve talimatların iletildiği,

PKK/KCK Sözde Medya Savunma Alanları Karargâhı sorumlusu Fehmi Atalay ile Cilo Eyaleti sorumlusu Fatih Özden arasında yapılan 19 Temmuz 2016 tarihli muhaberede;

“Fehmi Atalay tarafından darbe girişimi sonrasında bölgedeki güvenlik güçlerinden ayrılmak isteyenlere istedikleri bölgeye gitmeleri garantisi verilerek örgüte teslim olmaları yönünde haber gönderilmesi,

FETÖ/PDY adına darbe teşebbüsüne katılan (2) örgüt mensubunun (Rütbeli olduğu değerlendirilen ve açık kimlik bilgileri tespit edilemeyen) silahlarıyla birlikte [ (2) G3 P.Tf., (1) telsiz] Şırnak/Uludere bölgesinden Kuzey Irak’a geçtikleri”

bilgileri elde edilmiştir.

DEAŞ terör örgütü ile FETÖ arasındaki ilişki kapsamında;

DEAŞ terör örgütünün ülkemizdeki faaliyetlerinin deşifre edilmesine yönelik yapılan çalışmalar sırasında, Suriye uyruklu Abu Haydar (K) Muhammed El Süleyman isimli DEAŞ terör örgütü mensubunun, 08 Temmuz 2016 tarihinde Şanlıurfa’da gözaltına alındığı, söz konusu şahsın ikametinde yapılan aramada; (12) adet canlı bomba yeleği için hazırlanmış RDX ve bilye ile desteklenmiş infilaklı fitil bağlanmış şekilde patlayıcı kalıbı, (6) adet araç altı mıknatıslı RDX ile güçlendirilmiş patlayıcı kalıbı ve elektronik başlatıcı düzenek, (1) adet AK 47 Kaleşnikof tüfek ve (4) adet dolu şarjör, (1) adet 9 mm susturuculu tabanca ve tabancaya ait dolu şarjör, (1) adet 7x65 mm tabanca ve tabancaya ait dolu şarjör, (1) adet canlı bomba yeleği ve intihar eylemlerinde kullanılan manuel fünyenin ele geçirildiği, şahsın yapılan ön sorgusunda;

“DEAŞ terör örgütünün talimatları doğrultusunda patlayıcı maddeleri yurdumuza soktuğu,

Patlayıcılarla ilgili bilgileri Hüseyin İPEK isimli şahıs aracılığıyla Elvan Yüzbaşı olarak tanıdığı istihbarat görevlisine aktardığını”

bildirilmiştir.

Elvan Yüzbaşı olarak bilinen kişi hakkında yapılan araştırmada; söz konusu şahsın Şanlıurfa İl J.K.lığı İstihbarat Şube Müdürlüğünde görevli iken 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası FETÖ faaliyetleri kapsamında 28 Temmuz 2016 tarihinde Şanlıurfa’da gözaltına alınan ve bilahare tutuklanarak ihraç edilen J.Asb.Bçvş. İrfan Çetinkaya olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca;

“FETÖ/PDY örgütü adına darbe teşebbüsüne katılan (12) askeri personel ile (8) sivil ve (30) emniyet personelinin (rütbeli olduğu değerlendirilen ve açık kimlik bilgileri tespit edilemeyen) yurt içinde güvenlik kuvvetlerine yakalanmamak amacıyla, Gaziantep ili Oğuzeli ilçesi Akçakoyunlu köyü Suriye sınır hattından, bölgede faaliyet yürüten kaçakçılar vasıtasıyla Suriye’de DEAŞ terör örgütü kontrolünde bulunan bölgelere geçme arayışı içerisinde oldukları, söz konusu firari terör örgütü mensuplarının sınırı geçmeleri halinde DEAŞ üyesi bir heyetin kendilerini karşılamak maksadıyla sınır bölgesinde hazır beklediği,

15.07.2016 günü darbe girişiminde bulunan FETÖ/PDY üyesi olduğu değerlendirilen bir kısım şahısların illegal yollarla Suriye’ye geçecekleri ve bu maksatla Suriye’de bulunan Rakka bölgesinde emir düzeyinde bir şahısla irtibata geçtikleri” yönünde istihbari bilgiler elde edilmiştir.

15 Aralık 2016 tarihinde Komisyona bilgi veren Sakarya İl Emniyet Müdürü Eyüp Pınarbaşı da, bu konuda şunları söylemiştir;[23]

Darbeden bir hafta önce, Temmuz ayının 8’i, yani 08/07 tarihinde Şanlıurfa içinde bir Suriyelinin evine istihbarat birimimiz, terör birimimizle bir operasyon yaptık. “Ebu Haydar” isimli Suriyelinin evinde 2 tane canlı bomba yeleği -her şeyiyle tamam, sadece düğmesine basıldığında patlayacak şekilde, çok etkili- hatırımda kaldığı kadarıyla 2 tane kalaşnikof, 2 tane susturuculu tabanca, 6 tane de araçların altına konulan, yapışkan, mıknatıslı bomba ele geçirdik. Şahısların sorgusunda, efendim, herkesi şaşırtacak birtakım bulgulara ulaştık. “Ebu Haydar” denilen şahıs Türk muhaberatına çalıştığından bahsetti, onların bildiğinden bahsetti. Nasıl olur filan dedik. İlk başta tabii yine inanamadık ve bu, yerler tarif etti, kişi isimleri verdi, “Biz, bunları onların bilgisi dâhilinde götürüyoruz, ilgili yerlere aktarıyoruz, istenen yerlere götürüyoruz.” gibi ifade verdi.

Ebu Haydar ifadesinde muhaberattan bahsedince kim olduklarını, ne olduklarını, nerede buluştuklarını sorduğumuzda, Ebu Haydar’ın yanındaki şahısla Şanlıurfa Jandarma Alay Komutanlığının içinde iki defa jandarma istihbarat mensuplarıyla görüştüğünü, üç defa dışarıda görüştüklerini ifade etti. Fotoğraf teşhisi yaptırdık ve konuyu Ankara’yla paylaştık, hatta Ebu Haydar’ı Emniyet Genel Müdürlüğümüzün bir uçağı aldı, Ankara’ya getirdi, sorgulandı, tekrar Urfa’ya geldi, biz tekrar şahsı sorguladık. Şahıs gerçekten muhaberata çalıştığına inanmış. Bombaların yapısından… Daha önceden biz bu bombaları alacaktık, tarihten yaklaşık beş ay önce, tarihleri verdi. Astsubay İrfan Çetinkaya, ismini zikredeyim efendim ve yanındaki uzman çavuşlara malzemelerin aktarımını yapacağımızı, bize yardımcı olmalarını söyledik, onlar “Tamam.” filan dediler, ses çıkmadı. Daha sonra bir daha bunlarla konuştuk, beş defa görüşmeleri var. Tabii, bu görüşmeler efendim HTS kayıtlarıyla filan hepsi desteklendi sonradan. Tabii, efendim, buradan biz şu sonucu çıkardık, bu İrfan Çetinkaya’da da “byLock” çıktı, uzman çavuşta da “byLock” çıktı, jandarma istihbaratın içinde Fetullahçı terör örgütünün tamamen hâkim olduğunu öğrendik efendim.

Bombaların araştırılmasından ve tarihlerden baktığımızda biz neyi gördük? İlk buluşmadan sonra Ebu Haydar’ın almadığı bombayı başka birilerinin İstanbul’a sevk ettiğini ve İstiklal Caddesi patlamasının olduğunu tespit ettik.

Diğer bombanın ise… Atatürk Havalimanı’nda yaklaşık 44 kişi şehit olmuştu. O patlamada kullanılan bombalar ile Ebu Haydar’da ele geçirilen bombaların aynı elden hazırlandığı, aynı ürün olduğu ve silahların dahi birbirinin benzeri olduğu ortaya çıktı ve bu görüşmenin de İstanbul’daki patlamadan kısa bir süre önce olduğu ortaya çıktı. Tabii, ilk anda biz bunları, sorguda verdiğinde Ebu Haydar, inanılacak bir durum olarak görmedik. Ancak işin tespiti noktasına geldiğimizde maalesef bu patlamalarda oradaki görevlilerin ihmali değil, kasıtları olduğunu anladık.”

Yukarda ifade edilen olaylar, duyumlar/telsiz görüşmeleri ve ele geçen malzemeler değerlendirildiğinde; darbe girişimine katılan FETÖ’ye üye şahısların güvenlik kuvvetlerine yakalanmamak maksadıyla DEAŞ ve PKK/KCK üyesi şahısların yardımıyla DEAŞ ve PKK/KCK terör örgütünün kontrolündeki bölgelere geçtikleri/geçebilecekleri, burada FETÖ mensuplarının tekrar toparlanarak önümüzdeki dönemde ülkemize yönelik diğer terör örgütleri ile birlikte canlı bomba, suikast, silahlı saldırı türü eylem yapabilecekleri, yapacakları eylemlerle Türkiye’de bir kaos ve iç savaş ortamı oluşturmaya çalışabilecekleri ortaya çıkmaktadır.

 

[1] İsmail Hakkı PEKİN- Dikkat Cemaat Çıkabilir Kozmik Oda Fetullah Gülen Türk Ordusuna Neden Kumpas Kurdu KYRHOS Yayınları 1. Baskı, s. 194-199, 220-221.

[2] Nedim Şener’in 25.10.2016 tarihli Dinleme Tutanağı, TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı.

[3] Şener, Nedim. Ergenekon Belgelerinde Fethullah Gülen ve Cemaat, Destek Yayınevi, 2016, İstanbul, s:193.

[4] Kındıra, Zübeyir. Işıkevlerinden Darbeye Fethullah’ın Copları, s:16, Altaylı Yayınları, 2016, Ankara

[5] Asılnda FETÖ mensubu olup siyasi partilere sızmış bazı milletvekillerine örnek olarak bazı isimler verilebilir. Mesela, eski millettvekili İlhan İşbilen, FETÖ mensubu olmaktan dolayı 14.12.2015 tarihinde tutuklanmıştır. (Bkz. AK Partili eski milletvekili İlhan İşbilen tutuklandı, CNN Türk İnternet Sitesi, http://www.cnnturk.com/turkiye/ak-partili-eski-milletvekili-ilhan-isbilen-tutuklandi, Erişim Tarihi: 09.02.2017). Bir diğer örnek olarak da, hakkında yakalama ve zorla getirme kararı verilen Hakan Şükür gösterilebilir. (Bkz. Mahkemeden Hakan Şükür'e zorla getirme kararı, Hürriyet Gazetesi İnternet Sitesi, http://www.hurriyet.com.tr/mahkemeden-hakan-sukure-zorla-getirme-karari-40347475, Erişim Tarihi: 09.02.2017).

Bir diğer örnek olarak da, yine eski milletvekili Hasan Hami Yıldırım hakkında verilen tutuklama kararı gösterilebilir. (Bkz. Eski AK Parti Burdur Milletvekili Yıldırım tutuklandı, Anadolu Ajansı İnternet Sitesi, http://aa.com.tr/tr/turkiye/eski-ak-parti-burdur-milletvekili-yildirim-tutuklandi-/692705, Erişim Tarihi: 09.02.2017).

[6] Erzurum Aşkale Belediye Başkanı Enver Başaran, Giresun Çamoluk Belediye Başkanı Savaş Akarçeşme, Konya Ilgın Belediye Başkanı Halil İbrahim Oral ile Nevşehir merkeze bağlı Nar Belde Belediye Başkanı Ali Erdoğmuş'un FETÖ’yle bağlantısı olduğu için AK Partiden ihraç edilmesi örnek olarak gösterilebilir. Nitekim, Başaran ile Akçeşme hakkında daha önce FETÖ soruşturması kapsamında verilmiş tutukluluk kararları bulunmaktadır. (Bkz. AK Parti'den 4 belediye başkanına ihraç, NTV İnternet Sitesi, http://www.ntv.com.tr/turkiye/ak-partiden-4-belediye-baskanina-ihrac,cfFjIXy-f0CbK8KN1zV4tQ, Erişim Tarihi: 09.02.2017).

[7]Örnek olarak; CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun başdanışmanı Doç.Dr.F.Gürsul hakkında “ByLock” programı kullandığı gerekçesiyle verilen tutukluluk kararı verilmesi gösterilebilir. (Bkz. Kılıçdaroğlu'nun eski başdanışmanı Gürsul tutuklandı , Anadolu Ajansı İnternet Sitesi, http://aa.com.tr/tr/turkiye/kilicdaroglunun-eski-basdanismani-gursul-tutuklandi/712303, Erişim Tarihi: 09.02.2017). 

Bir diğer örnek olarak da Konya CHP Milletvekili Hüsnü Bozkurt’un ikinci danışmanlığını yapan Ali Arıcı’nın “ByLock” kullandığı iddia edilmiştir. http://www.memurlar.net/haber/629479/ (Erişim tarihi: 03.12.2016).

[8]Fetullah Gülen'in MHP notları ortaya çıktı, Sabah Gazetesi İnternet Sitesi, http://www.sabah.com.tr/gundem/2016/06/27/fetullah-gulenin-mhp-notlari-ortaya-cikti (Erişim tarihi: 27.6.2016)

Isparta Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2015/1201 sayılı soruşturması kapsamında elde edilen belgeler. Ankara Çatı İddianamesi, s.148.

[9] Uzun, İN Baykal Kaseti Dink Cinayeti ve Diğer Komplolar, Kırmızı Kedi Yayınları, s.105, İstanbul 2015.

[10] Habertürk Gazetesi, 29.03.2014, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, kaset hadisesiyle alakalı olarak Kübra Par'a verdiği mülakat.

[11] Ag.e., s.106.

[12] MHP Genel Merkezi Yayını, Oyun Bozulacak - Neden,  s.133, Ankara 2016.

[13] A.g.e., s.126

[14] “Futbolda Şike Kumpası”na ilişkin İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 01.12.2016 tarih ve 2016/4400 sayılı İddianame.

[15]“3 Temmuz 2011'den 9 Ekim 2015'e...”, Habertürk Gazetesi İnternet Sitesi,  http://www.haberturk.com/yenimedya/haber/1138053-3-temmuz-2011den-9-ekim-2015e, Erişim tarihi:12.12.2016.

[16] http://www.sabah.com.tr/gundem/2017/01/27/mehmet-ekinci-yakalandi, Erişim: 31.01.2017.

[17] Mustafa Önsel, Aşil’in topuğu FETÖ’nün O Gecesi, Alibi Yayıncılık, Ankara, 2016, s. 95.

[18] Emre Taner’in 9 Kasım 2016 tarihli Dinleme Tutanağı, TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı.

[19] Emre Taner’in 9 Kasım 2016 tarihli Dinleme Tutanağı, TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı.

[20] Emin Arslan’ın 26 Kasım 2016 tarihli Dinleme Tutanağı, TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı.

[21] Mustafa Önsel, a.g.e., s. 95.

[22] Emre Taner’in 09 Kasım 2016 tarihli Dinleme Tutanağı, TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı.

[23] Eyüp Pınarbaşı’nın 15 Aralık 2016 tarihli Dinleme Tutanağı, TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı.

 

<< FETÖ'NÜN KAMU KURUMLARINA SIZARAK ÖRGÜTLENMESİFETÖ'NÜN 15 TEMMUZ ÖNCESİ SİYASETE MÜDAHALE TEŞEBBÜSLERİ >>


Değerli Haberturk.com okurları.

Haberturk.com ekibi olarak Türkiye’de ve dünyada yaşanan ve haber değeri taşıyan her türlü gelişmeyi sizlere en hızlı, en objektif ve en doyurucu şekilde ulaştırmak için çalışıyoruz. Yoğun gündem içerisinde sunduğumuz haberlerimizle ve olaylarla ilgili eleştiri, görüş, yorumlarınız bizler için çok önemli. Fakat karşılıklı saygı ve yasalara uygunluk çerçevesinde oluşturduğumuz yorum platformlarında daha sağlıklı bir tartışma ortamını temin etmek amacıyla ortaya koyduğumuz bazı yorum ve moderasyon kurallarımıza dikkatinizi çekmek istiyoruz.

Sayfamızda Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına ve evrensel insan haklarına aykırı yorumlar onaylanmaz ve silinir. Okurlarımız tarafından yapılan yorumların, (yorum yapan diğer okurlarımıza yönelik yorumlar da dahil olmak üzere) kişilere, ülkelere, topluluklara, sosyal sınıflara ırk, cinsiyet, din, dil başta olmak üzere ayrımcılık unsurları taşıması durumunda yorum editörlerimiz yorumları onaylamayacaktır ve yorumlar silinecektir. Onaylanmayacak ve silinecek yorumlar kategorisinde aşağılama, nefret söylemi, küfür, hakaret, kadın ve çocuk istismarı, hayvanlara yönelik şiddet söylemi içeren yorumlar da yer almaktadır. Suçu ve suçluyu övmek, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre suçtur. Bu nedenle bu tarz okur yorumları da doğal olarak Haberturk.com yorum sayfalarında yer almayacaktır.

Ayrıca Haberturk.com yorum sayfalarında Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinde doğruluğu ispat edilemeyecek iddia, itham ve karalama içeren, halkın tamamını veya bir bölümünü kin ve düşmanlığa tahrik eden, provokatif yorumlar da yapılamaz.

Yorumlarda markaların ticari itibarını zedeleyici, karalayıcı ve herhangi bir şekilde ticari zarara yol açabilecek yorumlar onaylanmayacak ve silinecektir. Aynı şekilde bir markaya yönelik promosyon veya reklam amaçlı yorumlar da onaylanmayacak ve silinecek yorumlar kategorisindedir. Başka hiçbir siteden alınan linkler Haberturk.com yorum sayfalarında paylaşılamaz.

Haberturk.com yorum sayfalarında paylaşılan tüm yorumların yasal sorumluluğu yorumu yapan okura aittir ve Haberturk.com bunlardan sorumlu tutulamaz.

Haberturk.com yorum sayfalarında yorum yapan her okur, yukarıda belirtilen kuralları, sitemizde yayınlanan Kullanım Koşulları’nı ve Gizlilik Sözleşmesi’ni peşinen okumuş ve kabul etmiş sayılır.

Bizlerle ve diğer okurlarımızla yorum kurallarına uygun yorumlarınızı, görüşlerinizi yasalar, saygı, nezaket, birlikte yaşama kuralları ve insan haklarına uygun şekilde paylaştığınız için teşekkür ederiz.

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
2000
Kalan karakter : 2000