 Tam yirmi sene önce, duvarın yıkıldığı gün Berlin’deydim.
Duvar paramparça edilmeden bir kaç gün evvel Prag’dan Berlin’e geçmiştik.
Doğu Berlin’de kalıyorduk, ama arada Batı’nın ışıklı ihtişamını merak ettiğimiz
için, lunaparkına hücum etmeye sabırsızlandığımız için, domuz suratlı polislerin kontrol noktalarına gidip geliyorduk.
Doğu ve Batı, Batı ve Doğu, aynı şehrin, ayrı sistemler altında iki ayrı gezegene dönüştüğünü görmek, dünyanın en tuhaf tecrübelerinden biriydi.
O günler, Pan’ın Labirenti misali masal/gerçek arasında kelebekleniyor gözlerimde.
Doğu beni daha çok etkilemişti, bunu hatırlıyorum, Doğu’nun yalnız sokaklarını hatırlıyorum, sisli bulvarlarını hatırlıyorum, insanların suratlarındaki mutsuzluğu,
kadınların hep aynı model çantayı kullandıklarını, soğuk uzun kuyrukları,
binalardaki kurşun izlerini, rengarenk mohawk’lı punkları...
Doğu, griydi, genişti, ıssızdı.
Batı’da ise sokaklar cıvıl cıvıldı. Orada neon ışıklı dükkanlar ve cafeler vardı,
ve tabii ki oyuncaklar... 11 yaşında bir çocuk için Barbie mobilyaları dünyanın en
değerli şeyidir!
Duvarın yıkıldığı gün, rezidansta kardeşimle oyun oynuyorduk...
Ailem, “duvar yıkılıyor hadi gidip izleyelim” dedi, ama bizim için duvar neydi ki?
O bitmek bilmeyen çirkin duvarı görmüştük zaten. Orada, öylece duruyordu...
Hem akşamdı, soğuktu, yeni oyuncaklarımızla pek bir mutluyduk...
“Gelmiyoruz” dedik... Ve gitmedik.
Annem ve babam, döndükten sonra, “tarihi bir anı kaçırdınız çocuklar” dediler,
önemsemedik.
Ama ertesi gün, bizi bir suçluluk duygusu sardı.
Görünürde çok şey değişmemişti belki, ama konuşmalardan, haberlerden, sefaretteki hareketten, çok mühim bir şeyi kaçırdığımızı anlamıştık.
Duvarın yanından geçerken, insanlar, duvar parçalarını ceplere indiriyordu.
Brandenburg yeşilliklerinden geçerken, yeni bir dünyanın başladığı konuşuluyordu.
Berlin benim en sevdiğim şehirlerden biri oldu.
Neredeyse her sene oraya döndüm, dönüşünü, döndürüşünü izledim.
Geçen yaz, günde neredeyse 15 km yürüyerek, Batı ve Doğu arasında mekik dokuyup, ruh farkını sokaklarda okurken, devşirilmiş malikanelerde ve hırpane kahvelerde takılırken, tren istasyonunda gereksiz sinir krizleri geçirip yerimde tepinirken biliyordum ki, şehir, başka bir sene, başka bir insanla, başka bir müzikle beni kendine çekecek...
Gerçi, son zamanlarda görgüsüz trend avcılarının, "Berlin çok “in”" methiyelerine şahit oldukça, evet, zamanı gelmiştir, bizim özentiler bu şehri de yamyamlayacaklar diye korkmuyor değilim.
Neyse ki Berlin büyük bir şehir, ve hatıralarım çok katmanlı...
pbatu@haberturk.com
|