ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA

Muhsin KIZILKAYA / HT PAZAR

mkizilkaya@cyh.com.tr

Yaşar Kemal klasik Türk musikisinden çok, Türk halk müziğinin müptelasıdır. Âşık geleneğinden geliyor çünkü. Dağ bayır, ova çayır türkü derledi gençliğinde, ağıtların peşinde koştu köy köy, yayla yayla. Destan söyledi, halk kültürünün ürünlerine gönül verdi, çok uzun yıllar türkü söyledi. Köyden geliyor Yaşar Kemal. Köyün geleneksel hayat biçiminin içindeki bin bir hadiseyi, doğanın bin bir haliyle harmanlayarak, çok uzun bir türkü söyler gibi, derdini çok şehirli, çok burjuva bir sanat aracılığıyla, romanla dillendirdi. O küçümsenen, “Bunlardan sanat olmaz” denilen bin bir motiften, yüzyılların geleneğinden süzülmüş halk sanatının ürünlerinden, destanlarından bütün bir dünyaya yayılan geniş bir anlatı geleneği yarattı.

Bunu “yeni Türkçe’yle” yaptı. Bir anlamda büyüdükçe Türkçe’yi de büyüttü. Çok büyüyüp de ünü dünyaya yayıldığında hafızasındaki Türkçe kelime sayısı 6 bin gibi devasa bir sayıya ulaşmıştı. Müzeyyen Senar, Cumhuriyet’ten daha yaşlıydı, Yaşar Kemal ise Cumhuriyet’le yaşıt...

Yoksulluk içinde, yaralı bir halde ayağa kalkıp Garp medeniyetine yetişme telaşına düşen Cumhuriyet emeklemeye başlayıp “yerli” olan birçok şeye burun kıvırıp, “Batılı” olan her şeye “hayranlık” beslediğinde, Müzeyyen Senar’ın sesi çoktan her yere dalga dalga yayılmıştı bile. O en güzel şarkılarını söylerken, Mustafa Kemal’in “çok sesli müziğe dair” bir sözünden yola çıkarak “durumdan vazife çıkaran” birileri klasik Türk musikisinin radyolarda çalınmasını yasakladı. Onun yerine “çok sesli müzik” yapacağız diye bir sürü sazı yan yana getirdiler, çaldılar, çaldılar hep aynı ses çıktı, bir türlü bu “çok sazlı müzik”, “çok sesli” müzik haline gelemedi.

Bunu yapmak zorunda hissediyordu yeni rejim çünkü “Batılılaşmak” zorundaydık. Klasik Türk musikisi, bazı adamların gözünde sarayın müziğiydi. “Halkçılık” ilke haline gelmek üzereydi, dolayısıyla sarayı hatırlatan her şey sakıncalıydı. O halde vakti zamanında saraylarda, köşk ve konaklarda birtakım zengin ve halktan uzak seçkinlerin dinleyip dinleyip içlendikleri, zaman zaman da onun eşliğinde zevki sefaya daldıkları bu “tek sesli” sanat müziğinin, yeni yönetimde yeri olmamalıydı.

“Radyolarda çalınması yasaktır” dediler.

Klasik Türk musikisi biraz da geçmişe serenattır. Kederi, aşkı, geçmişi, uçup gideni hatırlatır. Hüzne sarılan, aynı zamanda bir eski zaman şarkısına da sarılmış demektir, her içli nağme onu biraz daha uzaklaştırır veya biraz daha yaklaştırır kedere ve aşka... Siz bakmayın bazı adamların bu müziği yasaklamaya kalkışmış olmalarına. İçlerinde Müzeyyen Senar da olmak üzere bazı kadınların “sahne alması”, seslerinin radyolarda duyulması çokça Cumhuriyet sayesinde oldu. Safiye Ayla’yla birlikte bizzat Mustafa Kemal’e şarkı söyleyen kadınlar arasında Müzeyyen Senar da vardı.

Bilirsiniz, Mustafa Kemal’in sofraları meşhurdur. O sofralarda tüketilen zamana Müzeyyen Senar’ınki gibi “damardan” bir sesin eşlik etmemesi “fakir” bırakırdı zaten o sofrayı... Gecenin geç bir saatinde herkes sofrayı terk edip evine gittiğinde, Dolmabahçe’nin penceresinden renk değiştirmekte olan Boğaz’ın sularına bakarak yapayalnız sabah ezanını bekleyen Mustafa Kemal’in kulaklarında hep onun nağmeleri kalmıştır eminim. O nağmeler, sarayın yakınındaki caminin minaresinden yükselen sabah ezanına karıştığında, vazgeçemediği, müptelası olduğu bu iki nağmeden de (ezan ve şarkı) bu milletin kolay kolay vazgeçemeyeceğini en az adı kadar biliyordu. Ama neylesin devrimler böyleydi işte.

HER DEVRİMCİ BÜYÜK BİR MUHAFAZAKÂRDIR

Her devrimci aynı zamanda büyük bir muhafazakârdır. Çünkü devrimcilik, biraz da kazanımları muhafaza etmektir. Allah’tan, Şükrü Kaya gibi arkadaşlarının aklına gelen fikrin çok saçma bir fikir olduğunu tez zamanda anladı Mustafa Kemal, ne ezan yasaklandı, ne de sanat müziği yasağı kalıcı olabildi. Klasik Türk musikisine konulan yasak, 1 yıl 10 ay 4 gün sürdükten sonara, 6 Eylül 1936 günü tarihe karıştı. Allah’tan böyle oldu da Müzeyyen Senar bize 80 yıl boyunca şarkılar söyledi.

Müzeyyen Senar’ın sesi gazinolarda, halkın tek eğlencesi olan radyolarda çınlarken, Yaşar Kemal çoktan türkülerin peşine düşmüştü. Sanat müziğini yasaklayan ideoloji ise yeni bir “genesisin”, yani yeni bir “kök arayışının” peşindeydi. “Mavi hareketi”, tutmayan “bozkurtlar” fikrinin yerine geçmiş, bizlerin Orta Asya’dan gelmediğimizi, aslında Anadolu’da kurulmuş olan bütün o büyük uygarlıkları atalarımızın kurduğunu ispatlamaya çalışıyordu. O yüzden Anadolu’ya ait olan, halkın olan, halktan çıkan her şey çok kıymetliydi. Çünkü yeni “kök arayışı”, yeni bir halkçılık ideolojisinin üstünden yükselecekti. Cumhuriyet kurulur kurulmaz onun kurucu partisinin adının içinde “halk” kelimesinin geçmesinin sebebi de buydu. Üstelik “halkçılık” bir Atatürk ilkesi haline gelmişti. Halka ait olan her şey kutsaldı.

O yüzden Aşık Veysel’i, halk türkülerini söylesin diye Sivas ellerinden alıp İstanbul’a getirdiler. O yüzden halk türkülerine çok kıymet verdiler. O yüzden köye ait olan her şey kutsandı. O yüzden Köy Enstitüleri kuruldu. O yüzden şair, “Şairim, ne zaman bir köy türküsünü dinlesem şairliğimden utanırım” dedi. O yüzden “köylü milletin efendisi” oldu. Yaşar Kemal oluşturulmaya çalışılan bu ideolojiyi temsil edebilecek en önemli figürdü ama gelin görün ki onun da Müzeyyen Senar’ın dillendirdiği müzikteki “kusurdan” daha büyük, daha tehlikeli bir “kusuru” vardı, fikri Cumhuriyet ideolojisine tersti, içinde “düşmanlık” barındırıyordu, çünkü “komünistti”. Oysa Yaşar Kemal, Marx’ın, Engels’in, Lenin’in kitaplarını okuyarak “komünist” olmamıştı ki.

ONUN HALKÇILIĞI HAKİKİYDİ

Yaşar Kemal’i “komünist” yapan, aslında Cumhuriyet ideolojisinin temel harç yapmaya çalıştığı “halkçılık” ideolojisinin tezahüründen başka bir şey değildi. Ama bir farklı; Yaşar Kemal “halkçılık” meselesini içselleştirmiş, halkın içinden gelmiş, derdiyle hemhal olmuş, acısını çekmişti; o yüzden onun halkçılığı hakikiydi. Oysa o ideolojiyi var edenlerin ise halkla hiçbir ilişkileri yoktu. Halka yabancıydılar. Yapay bir ideoloji yaratmışlardı. O yüzden Yaşar Kemal’in halkçılığı, onların gözüne “komünistlik” olarak görünmüştü.

Onlar da “halkçılık” yapmak yerine gerçekten de halkı Yaşar Kemal kadar tanımış olsalardı, hiç kuşkunuz olmasın, onlar da en az Yaşar Kemal kadar birer azılı “komünist” olur çıkarlardı. Soğuk, yağmurlu bir kış günü Müzeyyen Senar’ı verdik toprağa. Ardından herkes “Şarkılar hep seni söyler” dedi. Oysa şarkılar onu söylemiyordu, o hepimiz için şarkı söylüyordu. Karlı bir kış günü ziyaret ettim Yaşar Kemal’i yattığı hastanede. Bu ikinci gidişimdi, onun bundan hiç haberi yoktu.

Çok derin bir uykudaydı. Çok uzun bir süre soluğunu tutarak o devasa romanları yazmış olan o koca nefesli adama, şimdi yapay soluk veriyor doktorlar. Müzeyyen Senar’ın şarkıları nasıl bütün bir Cumhuriyet sonrası kuşağın hüzünde, kederde ve aşkta “soluklandığı yer” olduysa, Yaşar Kemal’in romanları da hepimizi kimliğimizle buluşturan upuzun, sonsuz bir halk türküsü oldu hayatımız boyunca... Biri şarkı söyledi bize, öteki roman söyledi... Birisi bizi romansız, öteki şarkısız bırakmadı çok uzun hayatları boyunca. “Ulusal bilincin” oluşumunda ikisinin de çok büyük payı var. Minnettarız ikisine de...


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
2000
Kalan karakter : 2000