06 ARALIK 2016
ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA

Ben Kalben dinlemezdim. “Tarzım değil” deyip duruyordum. Ta ki bir gün bilgisayarıma gömülmüş çalışırken, arkadaki televizyondan hüzünlü hüzünlü “Haydi söyle” diye seslenene kadar. Meğer sadece bir sigorta reklamıymış ama o gün bugündür delirmiş gibi Kalben dinliyorum. Sadece ben değil, memleket bütün gün televizyonda dönen Allianz Sigorta reklamından dolayı onu konuşuyor. Kim bu kız? Nasıl güzel sesi var? Hemen aradım. Çarşamba günü Beşiktaş’ın şahane kitap kafesi Minoa’da buluştuk. Doğrusu nasıl biriyle karşılaşacağımı çok merak ediyordum, zira şarkıları beni korkutuyor, biraz içimle yüzleştiriyordu. Öyle de oldu... Bir de meğer aynı yıllarda Ankara’da, Bilkent’te okumuş, aynı kampusta, aynı havayı solumuş ama hiç tanışmamışız, hayat garip. Şimdi İstanbul’da bir kafede oturmuş onun hikâyesini dinliyorum ve karşımda çok farklı bir kadın var, siz de fark edeceksiniz.

Jean-Claude Kaufmann HT Pazar’a verdiği röportajında “İki kişi yaşamak hiç bu kadar zor olmamıştı” demişti, bana da öyle geliyor. Ancak sen kocandan “Ali’m” diye söz ediyorsun, inanılmaz samimi geldi. Nasıl gidiyor evlilik?

Biz birlikte albüm yaptık, birlikte şarkı söylüyoruz. Harika yani.

Eee daha fazla özel alan arayışı falan bir şey ifade etmiyor mu?

Bence bunlar bayağı ezberlenmiş şeyler. Biz tanıştığımızdan beri birlikte müzik yapıyoruz, birlikte yaşıyoruz. Her gün bir şeyleri birlikte göğüslüyoruz. Bunlar kimi zaman hiç bilmediğimiz bir yerde insanların ölmesi, kimi zaman bir fatura, kimi zaman “Anne-babamıza nasıl yardımcı olabiliriz?” ya da “Küçük kardeşimizi nasıl dil kursuna gönderebiliriz?” gibi herkesin her gün yaşadığı dertler. Hiçbir zaman insanların birbirlerini sevmekten kaçındıklarını düşünmedim. Tek başımıza olmak daha rahat bir şeymiş gibi bir algı oluşturuluyor. Birinin derdine, kusurlarına katlanmak yerine sürekli kolaya kaçmak, belki
sadece beğenip geçmek, sadece gündelik şeyler paylaşmak matah bir şeymiş gibi görünüyor. Ama bizim ne öyle bir hayatımız ne de öyle bir algımız var. O yüzden birlikte üretmek, birlikte yaşamak çok güzel. Umarım hep böyle sevmeye devam edebilirim ama bir gün Ali beni sevmezse ve başka bir yola gitmek isterse o, duruma bakılır. Şu an bunları yaşarken başka türlüsünü düşünmüyorum, bizim deneyimimiz o değil.

Bilkent mezunusun değil mi?

Evet 2007’de Uluslararası İlişkiler’den mezun oldum. Sonra da Grafik Tasarım’da yüksek lisans yaptım. Seninle aynı havayı solumuşuzdur muhakkak.

“Lise ve öncesinde hep çalışkan olduğum için üniversitede haytalığı, serseriliği öğrendim” demişsin. Hatırladın mı?

Evet, ben söyledim. Çok doğal değil mi ama bu? 17-18 yaşında, özellikle ailenden ayrı bir yerde üniversitedeysen...

Ailen neredeydi?

Annem ve babam o sırada İzmir’de yaşıyorlardı, sonra üniversitenin ortasında annemi kaybettim, ailem biraz şekil değiştirdi. Bilkent günleri bir grup kızla birlikte yaşadığımız çok güzel, özgürlükçü bir devrim gibiydi. Yurtta hep birlikte oturup müzik dinlemek, hep birlikte dans etmeye gitmek, oturup ders çalışmak, kafamızı ve kalbimizi açan sohbetler etmek falan kulağa çok feminist geliyor, galiba bu yüzden seviyorum. Dinamikler çok belli: Özgürsün, birliktesin, kafa denginse ve seviyorsan arkadaş oluyorsun.

‘İSTANBUL’UN BANA ETTİKLERİNDEN HİÇ KEYİF ALMADIM’

Seviyor musun Ankara’yı?

Yeni Ankara biraz eskisinden farklı olsa da güzel bir şehir, seviyorum Ankara’yı. Ama ben bir yazar olarak kendi ülkemin başkentinde iş bulamadığım için İstanbul’a geldim. Yüksek lisansını tamamlamış bir yazar adayı olarak orada benim için iş yoktu. Gazetecilik yapmayı denedim, tutarlı değildi. Kiramı, faturamı ödeyebilecek bir iş bulamadım. Ya memur ya sigorta satıcısı olabilirdim.

Acıklı hakikaten. Müzik nereden çıktı bunların üzerine?

Müzik hep vardı ama hiç meslek edinmeyi düşünmemiştim çünkü çok seviyordum ve sevdiği şeyi meslek edinen insanların bazı tehlikelerle karşılaştığını görüyordum. Çok planladığım, istediğim, tasarladığım bir şey değildi, sürpriz oldu.

Yazmaya devam ediyor musun?

Yazıyorum. Müziği, yazmayı ya da marangozluğu bir yaştan sonra bırakamıyorsun çünkü bir şekilde arkadaşın gibi oluyor. Hani cep telefonunu çok seversin ve biri kırınca üzülürsün ya, şu anda 15 yaşında bir çocuk için telefon neyse benim için yazmak ve müzik o. O döneme denk geldiğim için benim kullandığım araçlar onlar herhalde.

“İstanbul’da dolandırıldım ve emeğimin karşılığını almayı öğrendim” diyorsun. Dolandırılmak, aldatılmak, kaybetmek insana hayatta kalmayı öğretir gibi geliyor bana.

Keşke hayatta kalmayı böyle öğrenmek zorunda kalmasak. 18 yaşında askere giden bir delikanlının mutlaka birinden dayak yiyeceği gerçeği gibi aynı. Oysa ki dayak yemeden de insanlar birçok şeyi öğrenebilir. İstanbul’un da bu kadar insan dövmesine gerek yok ama bu kalabalıkta başka çaresi kalmıyor herhalde. Bir şekilde birbirimizin üstüne basarak, omuzlarında yükselerek, saçını başını çekerek bir yerlere varabiliyoruz. İstanbul’un bana ettiklerinden hiç keyif almadım; hiçbiri beni daha olgun, daha havalı biri yapmadı. Sadece daha üzgün, insanlara karşı daha mesafeli, daha hevesi kırık biri yaptı. Halbuki hiçbir şey bilmeden laylaylom diye sevdiğim şeyleri yapmaya devam edebilirdim.

Ne yapmak isterdin?

Gönlümden geçtiği gibi komedi yazmak isterdim. Gerçi şimdi onu yapabileceğim eşimle birlikte, çünkü Ali de yazıyor ama 22 yaşımda bunu isterkenki coşkuyla şimdiki aynı değil. O zaman kendine çok daha fazla inanıyorsundur çünkü 4 tokat yiyeceğine henüz 1 tokat yemişsindir. Üzerine 3 tokat daha geldiğinde ister istemez daha bilge oluyorsun. Başka yolların, küçük taktiklerin oluyor. Yıllar içinde sana yalan söyleyen insanlar nedeniyle işin matematiğine, kısa yollarına hâkim oluyorsun. O yüzden ben artık olabildiğince kendim deneyip hata yaparak, bir çocuk gibi öğrenmeye çalışıyorum. Artık insanlardan bir şey öğrenmek istemiyorum.

Burcun ne?

Oğlak, yükselenim Kova. O biraz bozuyormuş galiba. (Gülüyor.)

“Sakin ol, daha yavaş ol, çok fevrisin” diyenlerle başa çıkmayı öğrendin mi peki? “Kendini olduğun gibi kabul edip sükûnete ulaşabildin mi?” diyeyim...

Bence o sükûnet yolculuğun sonunda varacağımız yer. Ama her gün beni anlamayan insanların da kendi doğruları olduğunu hatırlamaya çalışıyorum. O anda aklıma gelmeyecek bir durumun ortasında kalsam bile gayet insancıl ve rahatça, hiç pasif-agresif saldırganlıklara girişmeden “Ne var burada, derdiniz nedir ve sizin için ne yapmam lazım?” gibi çok açık sorularla iletişim kurmaya çalışıyorum. Sakin kalamadığım yine oluyor tabii. Kimi zaman 15 yaşında bir genç kızın başına
gelen bir şey, kimi zaman sahnedeki küçük bir aksilik beni çok kızdırabiliyor. Bazen küçük bir çocuğun sorularına yanıt vermeyen bir anne ya da baba beni çok kızdırabiliyor. Bir yandan da kızmaya hiç hakkım yok çünkü tüm bunlar o insanların kendi hayat hikâyeleri ve kızmanın ne onlara ne bana bir faydası var.

‘EVLENMEK İÇİN YILLARCA TANIMAYA GEREK YOK’

Sizin şarkılarınız insanı kendi içindeki korkakla yüzleştiriyor gibi geliyor bana.

Benim yüzleşmemle ilgili olabilir. Gerçi Ali’yle ikinci yılımızın sonunda evlendik. Ben hayatını birleştirmek için bir insanı öyle yıllarca tanımak gerektiğine inanmıyorum. Birbirini seven herkesin özgürce evlenebilmesinden yanayım. 2 yıldır keyfim çok yerinde ama öncesinde bugün yüzleşmeye devam ettiğim o korkular var tabii. O özgüvensizlikler, o insanlara kendini bir türlü anlatamama hissi...

Seni ne bu kadar bilgeleştirmiş olabilir?

Çok fazla mutsuzluk var. İnsanlar sürekli birbirlerine her şeyin ters gittiğinden söz ediyor. Güzel şeylerin ne zaman vuku bulacağını hiç kestiremiyoruz. Gelecek çok uzak bir yermiş gibi geliyor. Yıllardır süren problemler sadece daha görünür olduğu için onlara sahip çıkmaya başlayan entelektüel bir kitle var ve bu entelektüelliğin ne işe yaradığını bilmiyorum. Bence insanların hayatına dokunmak, onların çatılarını onarmak, onlara ayakkabı almak konuşmaktan daha gerçek.

‘NE HATA YAPABİLİYOR NE ÖZÜR DİLEYEBİLİYORUZ’

Tek çocuk musun?

Ağabeyim var benim ama onun anneciği babamın ilk eşi. Biz birlikte büyüyemedik, aramızda 14 yaş var. Ben 3 yaşımdayken de ağabeyim evden ayrıldı. O yüzden ne yazık ki tek çocuk gibi büyüdüm.

Daha ziyade evde büyütülen hatta izole edilen tek çocuklardan mıydın?

Evet evet, hep evdeydim. Mesela annem beni 10 yaşımda İngiltere’ye gönderdi ama Türkiye’de bakkala bile göndermiyordu. Hâlâ gazetelerin 3. sayfalarında bir sürü isimsiz kadının, çocuğun haberlerine rastlıyoruz malum.

Biraz aşk konuşalım. İnsan karşısındakinde kendini gördüğü için mi âşık olur yoksa tam tersine, “Herkes sevdiğinin kahramanı mı olmak ister”?

“Herkes sevdiğinin kahramanı olmak ister” dememin sebebi galiba herkesin bunu öyle ya da böyle istiyor olması. Bir ilişki en kötü sonuçlarla bitecek bile olsa seven insanın hep yapmaya çalıştığı şey “Üşüdü mü, aç mı, nezle olduğunda portakal sıkayım” diye düşünmek.

‘SEVGİ NASIL BİR KAHRAMANLIK?'

Bu meselenin bu kadar naif olduğuna gerçekten inanıyor musun?

“Böyle değilse ne?” diye sormak belki daha doğru bu noktada. Naiflik eğer sevgiyle bir insanı korumak, onun için iyi olanı düşünmek ama buna rağmen özgür bir alan tanımamız gerektiğini hatırlamaksa evet naif. Ama bir insanı sevgiyle boğmak, sevgimizin arkasına saklanarak ondan aldığımız güçle onun hiç istemediği şeyleri yaptırmak, onu zorla değiştirmek ya da kendi zaman çizelgesinden sapmasına yol açmak falan değil. Bunların gerçeklikle alakası yok, hatta biraz karanlık hayaller. O yüzden sevginin ne olduğuna, nasıl bir kahramanlık aradığımıza bakalım. Bizi terk eden kadını öldürmek de birilerine göre kahramanlık
olabilir. Ben kesinlikle öyle bir kahramanlıktan bahsetmiyorum. “Ya benimsin ya kara toprağın” gibi körü körüne ezberlenmiş, erkil ve saldırgan bir kahramanlıktan söz etmiyorum. Küçük kahramanlıklardan bahsediyorum.

‘5 KURUŞU ORTAYA KOYMAK GEREK’

Ne güzel söylüyorsun. Nedir o küçük kahramanlıklar?

Cebinde parasının olup olmadığını düşünmek, kadınsak da erkeksek de o hesaba ortak olmak için 5 kuruşumuzu ortaya koymak, ona bir şey yazıp cebine koymak, askerdeyken aramak, hata yapınca özür dilemeyi bilmek gibi şeyler... Ben ne yazık ki ne doğru düzgün hata yapabilen ne de doğru düzgün özür dileyebilen insanla tanıştım yıllar içinde.

O insanlara da hiçbir zaman pislik atmıyorum. Bence insan kendi yolculuğunda başına gelenlerden çoğu zaman habersiz oluyor. Kimsenin birine isteyerek o kadar kötülük ettiğine inanmıyorum. Herkesin psikopat, saldırgan, sapık olduğunu düşünmüyorum. Başıma gelenlere rağmen insanlara dair öyle bir paranoyam yok ama hayatımızda bize zarar veren, bizi zorla değiştirmeye çalışan, özgürlüğümüzü kısıtlayan biri varsa orası biraz karanlık geliyor.

‘DÜNYA ÇOK GÜZEL BİR YER’

İnsan bazen de birinin kendisine acı çektirmesine gönüllü mü oluyor acaba?

Ben 4 yaşımdayken dayak yiyen bir kadının küçük bir çocuğu olduğu için kocasına katlandığını anlayabiliyordum. Bu ülkede bir annenin tek maaşla çocuğunu rahat büyütemeyeceğini, ülkenin bir köşesinde savaş olduğunu anlayabiliyorsun; tecavüzü, darpı, emekli maaşlarını çalan insanlar olduğunu anlayabiliyorsun. Biz tüm bunları o kadar erken yaşta gördük ki zaten... Dünya bir yandan da küçük çocukların sevdiği şarkıcıya mektup yazdığı, kadınların ıhlamur toplayıp pazarda sattığı, gençlerin birbirine âşık olduğu bir yer, çok güzel bir yer. O yüzden ne desem çok anlamsız. Önemli olan senin kendi orbitallerinde ne kadar mutluluk yayabildiğin, ne kadar az dedikodu yaptığın, Üreten insanlara ne kadar az pislik fırlattığın.

“Ben olsam almam beni, uzun uzun soymam beni; tüm bunları sen öğrettin”e gelelim. İnsan âşık olduğunda garip bir değersizlik duygusuyla da cebelleşmeye başlıyor sanki.

Özgüvensizlik hali oluyor değil mi? Yani Billy Bob Thornton bile “Ben Angelina için yeterince iyi hissedemedim” demiş, bunu Billy Bob Thornton diyor ya! (Gülüyor.) İnsanların öyle tatlı ve kendilerine has özgüvensizlikleri var ki. Bence bu onları kibirlerinin canavarlığından koruyor. “Saçlar” beni aslında kendi dünyamdaki kibirimden koruyor. Ya da “Sadece”nin içindeki o küçük çabalar aslında beni sevmeyen insanlardan uzaklaşmam için bir öğrenme yolu. O şarkıları şu an bağıra çağıra söylerken gençlerin yüzünde o vurdumduymazlığı görmek hoşuma gidiyor. Çünkü evet bizi sevmeyen insanlar için üzülmememiz gerçekten daha hayırlı olur.

Biz Ali ile birbirimizi çok seviyoruz ama her gün aynı acı maraton.... Birlikte üretiyoruz, hayatımız ortak ama yine kavga edilebiliyor, yine yalnız hissedilebiliyoruz. Kimi zaman birbirimiz için yeterince iyi olmadığımızı düşünebiliyoruz. Bu çok insanca bir şey ama aynı zamanda milyarlarca insanın yüzyıllardır yaşadığı da bir şey. daha kopamamış.

‘Cover zaten böyle olmalı’

Bizim İbrahim Tatlıses’in arabesk arabesk söylemesine alıştığımız Haydi Söyle’yi şahane cover’ladın. Nasıl bir ruh haliyle çıktı ortaya?

Cover zaten böyle olmalı. O şarkıyla kimi zaman eğlenebilirsin, kimi zaman alıp başka bir şeye dönüştürebilirsin. Her zaman çok sevdiğin bir şarkı olmak zorunda da değil; bir şarkı yakalarsın, onunla ilgili bir şey hissediyorsundur, onu paylaşırsın. Özüne, aslına benzememesi gibi bir karar almamıştım.

Şimdi hayatının bu kadar yoğun olmasından hoşnut musun?

Hoşnutluk bir yana, bayağı mutluyuz. Zaten bu yola sadece müziğimizi yaymak için çıktık. Kitlelere sadece reklamdan, televizyondan değil bire bir müzikle, şarkılarımızla ulaşmak istedik. 2 yıldır zaten müzik yapıyoruz, sevdiğimiz insanlarla bağıra çağıra o şarkıları söylüyoruz ama şimdi daha görünür olduğu için başımız biraz belada, o kadar. (Gülüyor.)

Bu kadar ünlü olunca hayatında ne değişti? Görüntün falan aynı...

Reflü oldum sadece.

Stresten mi?

Yoo, 30 yaşında herkesin midesinin yaşadığı değişim herhalde. Ali askerdeydi o süreçte, biraz yoğun bir dönemdi, reflü çıktı. O yüzden artık haftanın her günü keyifle pizza yiyemiyorum da haftada bir yiyorum. Başka pek bir değişiklik olmadı; provalar yapıyoruz, çalışıyoruz. Öncesinde bir ofis hayatım vardı ama ben zaten o hayatın içinde olmak istemediğime karar vermiş, müziğin içine girmiştim.

Anlatmak istersen eğer, anneni nasıl kaybettin?

“Bu hastalıktan mustarip insanlar için anlatma borcum var sanırım. Annemin beyninde damar tıkanıklığı vardı, o dönem teknoloji de bu durumda değildi ama harika nükleer başlıklarımız vardı. Hâlâ bu sebeplerle milyonlarca anne, baba, çocuk ölüyor. Annem hastalandığında 17, onu kaybettiğimde 19 yaşımdaydım. Üniversitede, İspanyolca yaz okulundaydım. Dünya güzeli İspanyolca hocamız Marianella Gutierrez sağolsun beni o sınıftan geçirdi çünkü berbat bir yaz geçirdiğimi biliyordu. Şimdi bazı öğretmenlerde o şefkati göremiyorum ve çok hüzünleniyorum. Keşke daha fazla toleransa, şefkat göstermeye zamanları ve halleri olsa... Kesin gözüyle bakılan meslek bile kesin bir yerde değil malum. Rahmetli annem de öğretmendi. Dilerim bütün hastalıkların çaresi bulunsun.”

Terk eden acı çeker mi?

“Terk eden de öteki kadar acı çeker mi? Bence yalan. İnsanlar ayrılmak istedikleri zaman ayrılıyorlar bence. Terk eden insanın çektiği acının olsa olsa “Hay Allah, birine acı çektiriyorum” acısı olduğunu ve bunun da ne yazık ki gerçek bir acı olmadığını düşünüyorum. Bir yandan çok da harika, çünkü sevmediğiniz birini özgürce ve dürüstçe terk etmek bence büyük bir hareket ama aynı acının çekildiğini söylersem sağlam torpil olur. Geride kalan en yakın dostlarıyla paşa paşa otursun, çekirdeğini çitlesin, film izlesin, ağlasın, kitaplarını okusun, şarkılar dinlesin ya da çok daha aktif olsun, dışarı çıkıp hayatını
yaşasın. Sonra bir gün yeniden âşık olsun ya da hiç olmasın, önemli değil ama birbirimizi de kandırmayalım. Eğer birinden ayrılıyorsan bu çok büyük bir acı çekme hali değil, biraz sıkıntılanmadır.”

Gizem Sevinç Selvi/GAZETE HABERTURK-PAZAR


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
300
Kalan karakter : 300