BİR KAÇ KELİME YAZARAK SİZE YARDIMCI OLABİLİRİZ!
haber,kaynak, etkinlik, konu, yazı vb.
LİSTELE
PAYLAŞ
Haber/makale'yi paylaşmak için aşağıdaki sosyal hesaplardan birini kullabilirsiniz!

HT Cumartesi'de Gülenay Börekçi köşesinde Thomas Steams Eliot eserlerini kaleme aldı.

Gelenek ve inancı şiirin merkezine koyan Nobel Ödüllü şair, oyun yazarı, eleştirmen, yayıncı T.S. Eliot’un hayatının son günlerinde bir parça eğlenmek için yazdığı ve tüm zamanların en sevilen müzikallerinden “Cats”e ilham veren kitabı “İhtiyar Farenin Kediler Kılavuzu”, büyük şairin biyografisiyle eşzamanlı olarak çıktı.

Yeni Eleştiri Okulu’nun kurucusu Thomas Stearns Eliot, modern şiirin ve düşüncenin tartışmasız en önemli, en ilham verici yaratıcılarından. Şiiri tarih ve felsefeyle birleştirerek yazdığı eserleri, hâlâ nefes kesecek kadar taze. Ayrıca bir eleştirmen ve yayıncı olarak kıymetini anlatmaya kelimeler yetmez. Ezra Pound’dan James Joyce’a birçok edebiyatçı Eliot’un madeni bulma becerisi, keşfediciliği ve kılavuzluğu olmasa belki yazmaya başlamayacaktı bile.

İşte gelenek ve inancı şiirin merkezine koyan ve zaten bunlar olmasa başta şiir, hiçbir sanatın mümkün olamayacağını söyleyen Eliot’un hayatının kısa bir özeti: 1888’de Amerika’da doğdu, 1914’te İngiltere’ye yerleşti. 1917’de (benim de şahsi favori şiirim olan) “The Love Song of J. Alfred Prufrock”ı yazarak ortalığı deyim yerindeyse birbirine kattı. Ardından modernist edebiyatın “The Waste Land”, “Ash Wednesday” ve “Four Quartets” gibi başyapıtları geldi. Bir yandan da manzum tiyatro oyunları yazıyordu. 1948’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Son eseri, biraz da eğlenmek için kaleme aldığı tatlı mı tatlı, eğlenceli mi eğlenceli “İhtiyar Farenin Kediler Kılavuzu” oldu.

İşin garibi, bu son kitap sayesinde, iflah olmaz bir kedisever olduğunu bildiğimiz Eliot ölümünden sonra bir popüler kültür starı oldu, çünkü 1980’lerde Andrew Lloyd Weber’in besteleriyle “Cats” müzikaline dönüştü. Seyirci sahnede insan boyutlu dev kedilerin şarkı söyleyip dans etmesine öyle bayıldı ki müzikal hâlâ sahneleniyor.

Çalkantılı özel hayatıyla, başrollerini Wlliam Dafoe ile Miranda Richardson’ın oynadığı sinema filmine “Viv ile Tom”a da ilham veren Eliot, Can Yücel’in çevirileri haricinde ne yazık ki Türkçe’de hakkıyla okunabilmiş bir yazar sayılmaz. O yüzden geçenlerde İthaki Yayınları etiketiyle çıkan biyografisini heyecan verici saymak lazım. Daha da güzeli, Yapı Kredi Yayınları, “İhtiyar Farenin Kediler Kılavuzu”nu bastı. Başta Sihirbaz Bay Mistoffelees olmak üzere sürüyle eksantrik kediyi tanımak, ayrıca hem kedileri hem de onlar vesilesiyle insanları anlamak için iyi bir fırsat. “Şiir Üzerine Düşünceler”i yeniden basacak bir yayıncıdan da haber alsak iyi olurdu.


JAMES JOYCE'UN PORTRESİ

T.S. Eliot, James Joyce’u keşfeden adam aynı zamanda, üstelik onun “The Egoist” Dergisi’ndeki yayıncısı. “Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi” ilk kez burada tefrika edilmişti. (Blogumun adı da zaten bu muhteşem buluşmaya gönderme olarak Egoist Okur.) Her yıl başta İrlanda olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde kutlanan Bloomsday’in hemen ertesinde sanatçıyı burada da anmak istedim...

Birçoklarınca edebiyatta bilinç akışı tekniğinin yaratıcısı olarak kabul edilen James Joyce’la ilgili en büyük yanılgı tam da bu aslında: Üzgünüm ama kendisi, bilinç akışının yaratıcısı değildi. Sadece Virginia Woolf ve William Faulkner’la birlikte bu tekniği zirveye ulaştıranlardan oldu. “En iyisi oldu” desem daha doğru aslında, tabii eğer Woolf ve Faulkner hayranları kızmayacaksa... “Ulysses”te Leopold Bloom ile Molly’nin ve tabii ki Stephen Dedalus’un zihninde, dünyanın sürekli şekil değiştiren bir yere dönüşmesini okuduk. Dış dünya ile iç dünya, karakterlerin zihninde sürekli kesişti, iç içe geçti, birbiri içinde eridi, birbirini örttü ya da kuvvetlendirdi. Joyce evreninde zaman ve tarih de göreli şeylerdi, karaktere göre değişebiliyorlardı. Bu da ister istemez onu “zor yazar” yapıyordu.

Peki bu zor yazarın yıllardır okunmasının sebebi ne? “Ulysses”ten ilerleyelim; bu aynı zamanda seksi ve çok komik bir kitap. Joyce kelimeleri alışılmadık bir üslupla kullanarak ayrıca mizahtan sonuna kadar yararlanarak okur üzerinde benzersiz bir etki yaratmış. Kitaptaki her şey çok gerçek, çok büyüleyici: Tıpkı hayatın kendisi gibi. (“Hiçbir şey hayat kadar etkileyici değildir. Yazı hariç!” diyen Orhan Pamuk’un aksine, Joyce yazdıklarında doğrudan hayatı kutsayan bir edebiyatçı oldu.)

Başka? Toplu olarak bakıldığında Joyce’un yazdıkları ülkesi İrlanda’ya ve halkına bir armağan aslında. Dublin, gecesi ve gündüzüyle, sokakları ve en kuytu odalarıyla, tarihi ve geleneğiyle Joyce’un romanlarında ve öykülerinde canlandı, adeta kâğıt üzerinde de yaşayan yerlere dönüştü. Sadece “Ulysses”ten bahsetmiyorum, öykü kitabı “Dublinliler”in benzeri yok bana sorarsanız. Finalde Joyce’un, karın yaşayanların ve mezarlarında uyuyan ölülerin üzerine yağarken her ikisini de aynı şefkatle sarıp sarmalayışını anlattığı bir bölüm var ki eşsiz. Bitirirken aklıma gelen soru: Edebiyat karın yaptığı kadarını bile yapamayacaksa neden gerekli bir şey olsun ki?

YORUM YAP 0
SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ
2000
2000