BİR KAÇ KELİME YAZARAK SİZE YARDIMCI OLABİLİRİZ!
haber,kaynak, etkinlik, konu, yazı vb.
LİSTELE
PAYLAŞ
Haber/makale'yi paylaşmak için aşağıdaki sosyal hesaplardan birini kullabilirsiniz!

HT Cumartesi ekinden Gülenay Börekçi, Stephen King'in yeniden yayımlanan 'O' isimli romanını inceledi.

Stephen King’in meşhur romanı “O”, yıllar sonra yeniden, üstelik bu kez eksiksiz bir çeviriyle yayımlandı. Altın Kitaplar’ı, Stephen King romanlarını hunharca kısalttığı için epey eleştiriyorduk, dolayısıyla bu genişletilmiş basım işi Stephen King gibi bir yazara uygun şahanelikte oldu, teşekkürler. Üstelik yeni basımda hem eski kısaltılmış çeviriden, hem de ilk “O” filminden atılan o meşum sahne de yer alıyor. Okuyalım, konuşalım...

Bana sorarsanız, Stephen King imzalı “O”nun yeniden yayınlanması tam zamanında oldu. Romanın yeni film uyarlaması gösterime girmek üzere. Konuyla yakından ilgiliyim, çünkü Andy Muschietti’nin yönettiği 2017 yapımı filmde uğursuz palyaço Pennywise’ı normal hayatta nefes kesecek kadar yakışıklı bir aktör olan Bill Skarsgard canlandırıyor. Açıkçası alışılmadık ama şahsen vaatkâr bulduğum bir seçim. Hem kitabı sevdiğimden hem de Skarsgard’ın güzelliğinin hikâyeye ne katacağını görmek için gideceğim.

KİM KORKAR ŞU KOMİK PALYAÇODAN?

Bu arada elbette bir parça düşüneceğim: Palyaçoları korku romanlarının, filmlerinin vazgeçilmezleri arasında sayıyorsak, acaba bunun sebebi ne olabilir? Onlardan niye bu kadar korkuyoruz? Yahut sahiden korkuyor muyuz? Bu kısım muamma, çünkü hâlâ doğum günü partilerinde en kıymetlilerimiz çocukları eğlendirsinler diye palyaçoları çağırıyoruz. Öte yandan edebiyat, sinema söz konusu olduğunda iş değişiyor. O kadar ki yakınlarda ‘coulrophobia’ yani ‘palyaço korkusu’ diye bir laf bile icat ettik. (Uzmanlar, ‘bir maskeye bakınca ardında ne olduğunu bilmemenin yarattığı tedirginlik duygusu’ diye açıklıyorlar.) Böyle bir kelimenin literatüre girmesi acaba neden?

Bir görüşe göre korku ortaçağda başlamış ve palyaço, “Soytarı”, “Budala” gibi adlarla girdiği edebiyat ve tiyatro âleminde kelimenin tam anlamıyla kasırgalar estirmiş, Shakespeare oyunlarının en önemli figürlerinden olmuş. (Burada Mîna Urgan’ın meşhur kitabını hatırlamakta yarar var.) İster kral olun ister dilenci, Shakespeare oyunlarında soytarı hep hakikati söyleyen, vahşi doğanızla, içinizdeki karanlıkla temasa geçmenizi sağlayan ve ölümlü olduğunuzu unutmanıza izin vermeyen kişi. En önemlisi size sandığınız kadar zeki ve iyi olmadığınızı söylüyor ve siz ona yüzde yüz hak veriyorsunuz. Tabii içinizden. 

HEP GÜLÜYOR AMA BİR SORUN BAKALIM: NEDEN?

Psikologlara göre, bir soytarıyı korkutucu yapan şey hep gülüyor görünmesi. Huzursuz edici bir süreklilikle gülen bu surat aslında gerçek duyguları gizleyen bir maskeden başka bir şey değil. Bu noktada “Sefiller” ve “Notre Dame’ın Kamburu”nun yazarı Victor Hugo’nun “Gülen Adam” romanını hatırlamakta fayda var. Kitabın kahramanı, çocukken comprachicos denen İspanyol haydutların kaçırıp sakatladığı bir adam; Gwynplaine. O devrin comprachicos’ları kaçırıp birer hilkat garibesine dönüştürdükleri ve dilenmeye zorladıkları çocukların sırtından para kazanıyorlarmış. Batman’in azılı düşmanı Joker’e ilham veren ama onun kadar da kötü kalpli olmayan Gwynplaine, hayatını devasa bir gülen ağızla geçirmek zorunda. İçi kan ağlasa bile hep gülüyor. Sonradan zengin, kudretli bir adama dönüştüğünde bile yüzünü değiştirmesi imkânsız. Eh, bu kadar acı bazı insanları güvenilmez yapabilir, öyle değil mi? En azından teoride. Freud’a göre de zaten tanınmaz hale getirilmesine rağmen bazı temel özelliklerini muhafaza etmiş bir yüz insanı en korkutan şeyler. Çok ürkütücü bir detay da şu: Ortaçağda bazı ülkelerde kralı eğlendirecek espriler üretemeyen yeteneksiz saray soytarılarının sürekli gülen bir suratla dolaşmaya mecbur edildikleri biliniyor. Söylemeye lüzum var mı, comprachicos metoduyla elbette. Acı çektirerek ölümüne yol açtığı soytarısının cesedine bakıp “Bundan sonra bana getirdiğiniz oyuncakların kalbi olmasın” diyen İspanyol prensesin Oscar Wilde imzalı masalını da unutmamak gerek. (Neticede Oscar Wilde’a güvenebiliriz, kendisi “Bana bir maske verin, size hakikati söyleyeyim” sözünün sahibidir.)

Amerika’da Büyük Depresyon diye anılan dönemle birlikte sirklerde geçen karanlık hikâyeler yazılmaya, bu hikâyelerde palyaçolar ahlaksız, güvenilmez hatta şeytani karakterler olarak resmedilmeye başlasa da palyaçoların, soytarıların kötü anılması esas 1980’lerde oldu. “O” kitabıyla ortalığı birbirine katan Stephen King’e göre palyaçolar korkutucuydu, çünkü doğaları gereği ‘uslu’ duramıyor, beklenmedik şeyler yapıyorlardı. Fotoğraflarına uzun uzun baktığınızda, sürekli gülümseyen o koca ağızları bir süre sonra kanla yıkanmış gibi geliyordu size.

Sadede geleyim, King’in 4 yılda tamamladığı romanın sansürsüz ve eksiksiz metninin nihayet yayınlanması bence süper haber. Ünlü ‘orji sahnesi’ de bu yeni çeviride yer alıyor. (Stephen King’in “Nasıl yazdım, bilmiyorum ama niyetim kötü değildi, sadece arkadaşlarını barıştırmak isteyen bir kızı anlatmak istemiştim” dediği bu çok tuhaf sevişme sahnesine ne ilk filmde ne Türkçe çeviride yer verilmişti. O yüzden gösterim öncesi okumak iyi olabilir. Bittiğinde o meşum sahneyi nihayet konuşabiliriz. (Gerçi sizi temin ederim öyle ödünüzü koparacak kadar da bir şey yok o sahnede aslında.)

KATİL PALYAÇOLAR

1800’lerde yaşayan Londralı Joey Grimaldi, bugünkü palyaço makyajı ve kostümünün yaratıcısıydı. İlk pop kültür starıydı aynı zamanda, yani insanlar onun özel hayatına dair her şeyi bilmek istiyordu. Charles Dickens, “David Copperfield” ve “Zor Zamanlar” romanlarında ondan ilhamla 2 gezgin komedyen yaratmıştı. Mutsuz bir adamdı, karısı doğum yaparken ölmüştü, oğlunu da yıllar sonra aşırı alkolden kaybetmişti. Kendi de bir kemik rahatsızlığı yüzünden şiddetli ağrılar çekiyordu. Sahnede milleti kırıp geçiren bu adamın gerçek hayatta güldüğü görülmemişti. Ama ilk katil palyaço Fransa’dan çıktı: Kederli Pierrot maskesinin yaratıcısı komedyen Jean-Gaspard Deburau 1836’da küçük bir çocuğu bastonuyla vura vura öldürdü ve böylece kahkahaya cinayet karışmış oldu. 1970’lerde gündüzleri palyaçoluk yapan geceleriyse tecavüz ettiği genç erkekleri öldüren John Wayne Gacy de unutulacak gibi değil. “Bir katilin saklanmak için seçeceği en iyi yol palyaço kılığına girmektir” demişti, neyse ki 1980’de yakalandı. Palyaço kılığı onu kurtaramamıştı.

DÜNYA PALYAÇOLAR BİRLİĞİ, KiNG'İ SUÇLUYOR

Korku filmlerindeki palyaçolara gelince; İşte onun müsebbibi “O”nun yaratıcısı Stephen King. Bu yüzden Dünya Palyaçolar Birliği, Stephen King’i dünyanın en eğlenceli, oyuncu ve fedakâr insanları olan palyaçoların şöhretini lekelemekle suçladı. Evet ya, böyle bir birlik gerçekten de varmış meğer ve başkanı Pam Moody, “Her şey ilk “O’ filminin gösterime girmesiyle başlamıştı” diyen bir bildiri bile yayınladı. “Filmde acayip bir palyaço çıkarıldı karşımıza. Her şey bilimkurgu gibiydi, demek istediğim palyaçonun gerçekle alakası yoktu, kötücül ve ürkütücüydü. Ama insanlar etkilendiler ve gerçek palyaçoları da kötücüllükle suçladılar. Parti organizasyonları için sözleşmeler bir anda iptal edildi. Oysa biz insanların yüzlerini biraz olsun güldürmekten başka bir şey yapmamıştık.” Açıkçası ben palyaçolar adına biraz üzüldüm. King’in cevabını ise pek umursamaz buldum: “Anlatacak bir hikâyem varsa anlatırım, izin almama gerek yok. ‘O’, palyaçolara değil büyümeye dair bir roman.

ROMAN

“Hiçbir şey düşünme. Başbakan’ı düşünme. Katolikleri düşünme. Sadece küvette ağlarken terliklerine kahve damlayan o palyaçoyu düşün.

“Palyaço” 1963’te yayımlandığında Almanya’da büyük tartışmalara yol açmış, yazarı Heinrich Böll din karşıtı olmakla suçlanmış. Oysa yazarın varlıklı bir ailenin oğlu olmasına karşın meslek olarak palyaçoluğu seçen bir kahraman yaratmasındaki asıl sebep, bireyin toplum karşısındaki savunmasızlığını göstermek, ayrıksı kişilerin toplumda kendilerine yer bulmakta zorlandığının altını çizmekti. Böll’e göre, palyaço makyajı, bireyin acılarını, arzularını, umutlarını sakladığı bir maskeden başka bir şey değildi. O boyalı yüz bir anlamda kurtarıcıydı. Maskeyi takan kişi toplumdan korkmamaya, onu kıyasıya eleştirmeye ve canının istediğini özgürce dile getirmeye başlardı.

HAFTANIN YENİLERİ

“Mîna Urgan’ın sesi, çok iyi bildiği bir konuda çok iyi bildiği bir-iki yakınıyla rahat rahat konuşan birinin sesidir” demiş Orhan Pamuk. Shakespeare’i, Hamlet’i ve Soytarı’yı bir de o ‘yakın’ sesten dinleyelim.

 

İngiliz Edebiyatı Tarihi - Mîna Urgan (YKY)

Shakespeare ve Hamlet - Mîna Urgan (YKY)

YORUM YAP 0
SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ
2000
2000