Öne Çıkanlar
Son Dakika

BETÜL MEMİŞ / memisbetul@gmail.com

“Neden insan ömrünün başlarında, ta çocukluğunda bir kez yaralanır ve bütün yaşamı boyunca bu iyileşmeyen yarayı tedaviyle uğraşır, öldürmeyen ama sakat bırakan, olağan bir travmayı olağanüstü bir hayatta kalma mücadelesine dönüştüren tılsımlı yaralanış, Freud’un saptamalarının dışındadır; ortadaki başka bir karşılaşma, başka bir temastır. Fen, her şeyi açıklasa da, bir gelme ve gitme aralığını yeryüzüyle kanıtlayacak canlının anasının gövdesinden kanlar içinde çıkması, basit bir doğum operasyonunun neticesi değildir: Yavru yaralıdır. Hem yaralıdır, hem de ihanete uğradığı için tüm doğallığıyla ağlayarak doğmuştur; bu, doğmak sayılmaz: Gezegene atılmaktır…”

Medusa’nın Makası”nda, “Oğuz Atay’ın kör alfabesi” başlıklı yazısının başlangıcında böyle diyor Küçük İskender… Bu kitabı ikinci hatmedişim, tam da günümüze oturan jargonda, iyi geliyor bünyeye, benden söylemesi! Belki bilahare okursunuz diye!

BİR BAŞKENTLİ’YE İSTANBUL NASIL SEVDİRİLİR!?

Bugünün kelâmını Küçük İskender ile vermek istedim. Geçtiğimiz hafta, biraz balata tadilatı niyetine, kafa tatilindeydim… (Mail’lerinizden anladığım –gittiniz mi?!- diye panikleyenleriniz olmuş; paniğe mahal yok, şimdilik daha buralardayım. Genzine su kaçmış balık hissiyatıyla oyuna devam…)

Eylül ayı itibariyle canım tiyatro sezonu da başlıyor nasılsa ve daha çok kelam edeceğize benziyor. Ben, fonunda tarih serpilmiş, iç dökülmeme başlamadan önce… Sizler, beni merak ederken ben şahsına münhasır tarih erbabı bir Ankaralı’ya, Yeditepeli şehir ‘İstanbul’-um nasıl sevdirilir faslındaydım! Kısaca; İSTANBUL’umu görücüye çıkardım, hem de onu hiç sevmeyen bir Başkentli’ye! Günlerden pazar, mevsimlerden İstanbul yazındaydık ya, (bu defa üstada sevdiririz belki İstanbul’umuzu) kırarız şeytanın bacağını deyip, güzergâhı sabahın kuşluğa yatan vaktinde çevirdik İstanbul sokaklarına. Sabahın İstanbul karizmasına ve güneşin hareli enstantanesine inat, ‘üstad ve ben hazırız’ minvalinde, ilk selamı bomboş Karaköy, Galata ve Beyoğlu sokaklarında veriyoruz. (İstanbul’u sabahın ilk ışıklarında ve gecenin kör vakitlerinde daha bi seviyorum; ey faniliğinin her daim farkında olan okur, algıda seçicilik olmuştur ki ancak bu saatlerde İstanbul meşke getiriyor her bünyeyi!) Ama öncesinde enerji olur niyetine tam tadında bir kahvaltıyla hoş-luyor-uz muhabbeti… 360 derece İstanbul’a karşı, ince belli bardaklarda, demli çayın eşliğinde, üstadın ağzından bal damlayan tarih bilgisi ve Ortaçgil’in ‘oyuna devam’ şarkısıyla muhabbetin kıvamı başka…

İSTİKLÂL’DE ÖMRÜMÜN EN TATLI…

(Bu defa Başkentli anlatıyor, ben ve İstanbul dinlemedeyiz!) İSTİKLÂL’de ömrümün en tatlı ve huzurlu yürüyüşü başlıyor adeta… Şimdi bu sakin caddenin tadını çıkarma vaktidir deyip, koyuluyoruz yavaştan Tünel’e doğru… Asmalımescit ve Karaköy’ün sakinliği takdire şayan. Bu arada sabahın bi vakti, Galata Kulesi’ni görmek isteyen ne kadar çok İstanbul tutkunu, tarih meraklısı varmış. (Bizi de düşünürsek, şaşmamak gerek aslında.) Sıra beklerken kulenin altında, dimağ açar diye Türk Kahvesi yudumlamak ideal. Zamanında Karaköy’ü de içine alan bu bölgedeki süthanelerle çok sayıda muhallebicinin yer alması ve Rumca’da da ‘gala’nın süt anlamında kullanılması buraya neden Galata denildiğini açıklıyor. İtalyanlar ise Galata sözcüğünü, ‘denize inen yokuş’ olarak kullanırken; Ortodokslar, Katolikler’i “Galus” olarak adlandırıyormuş. O dönemde, bölgenin bir katolik kasabası olması nedeniyle, Galus’tan Galata sözcüğünün türetildiği de rivayet edilmekte. (Bu kısa tarih bilgisinden sonra…) Galata’dan aşağıya doğru salınınca, kaşımızda dünyanın en muazzam manzaralarından biri olan Tarihi Yarımada ya da İstanbul Silueti tebessüm ediyor. Bu yeşilliğiyle ihya eden görüntünün içinde konuşlananlarsa; Topkapı Sarayı, Ayasofya, Sultanahmet ve Süleymaniye Camiiler’i…

ÜÇ BEŞ DAKİKA YETER

Rotamız istikametinde Kabataş’tan Beşiktaş’a doğru bırakıyoruz ayaklarımızı; Yolumuzun üzerinde gördüğümüz Dolmabahçe Sarayı ve saat kulesi asil sessizlikleriyle büyülüyor. Sarayın bugün bulunduğu alan, 400 yıl öncesine kadar Osmanlı Kaptan-ı Derya’sının gemilerini demirlediği, Boğaziçi’nin büyük bir koyuymuş. Saray, 1984’ten günümüze müze olarak hizmet veriyor. (Hadi ama sıkıcı bir tarih serüveni anlatmıyorum, kısa çok kısa seyir notu modelinde…) Seyrimizde Beşiktaş Deniz Otobüsleri İskelesi’ne doğru devam ediyoruz. Bazı tarihçilere göre, Barbaros Hayrettin Paşa’nın gemilerini bağlamak üzere diktirdiği beş taş direk anlamında, beş taş veya beşik taşından 'Beşiktaş' adını alan semt, Barbaros’un türbesi ve heykelinin bulunduğu Deniz Müzesi’ni barındırıyor. Burası Türkiye’de kurulan ilk askeri müze. Vapur iskelesinin içinde yer alan, eski denizcilik fotoğrafları, üstadımın dikkatini çekiyor. Sıcağa rağmen, elinde kağıtlarla havalanmaya çalışıp, bir yandan da iskelenin camaken bölümüne asılan bilgileri merak eden bir ben, bir de Başkentli oluyor; halimize gülüyoruz… Güzel ama böyle; devam! Vapur yanaşıyor, toplu ama birbirinden habersiz bir kalabalıkla ilerliyoruz denize doğru… (Ne diyordu Ortaçgil şarkısında; “Çözdüm her şey çok basit denize doğru / Üç beş dakika yeter derdimi anlatmaya / Zaten çoğu şey değmez çok konuşmaya…”)

İNEK GEÇİDİ’NDEN SALININCA AŞAĞIYA

Denizin ortasında, Avrupa ve Anadolu Yakaları’nın arasında, şimdi daha da güzelleşiyor İstanbul çehresi ve muhabbetimiz… Belki Başkentli üstadımı bu yakadan meşke getirip tavlayabilirim derken, Yeditepe’nin güneşten gölgeye düşen silüeti bunu başarıyor en kallavilisinden. (An itibariyle bir tarih notu daha!) Mitolojiye göre tanrılar tanrısı Zeus, sevgilisi İo’yu, kıskanç karısı Hera’nın gazabından korumak için bir ineğe dönüştürüyor. Bunun farkına varan Hera, ineğin başına at sineklerini musallat ediyor. İo, sineklerden kaçarken, o zamanlar bir dere görünümünde olan İstanbul Boğazı’ndan geçtiği için, burası 'İnek Geçidi' yani 'Bosphoros' adını alıyor. Yazılı ve sözlü tarihten arkeoloji ve antropoloji defterlerine düşen notlar tükenmek bilmiyor. Denizin üstünde salınarak yol aldığımız rotada, Marmara Denizi ile İstanbul Boğazı’nın birleştiği noktadan geçiyoruz. Yanımızdan bir bir akan görkemli yapıtlar, sanki bir fotoğraf karesi gibi. Boğaz’ın iki yakasına yerleştirilmiş semtler ve bu semtlerde bulunan, İstanbul’u İstanbul yapan tarihi ve turistik yapılar… Havalı muhabbetimizin bu aşamasında, martı seslerinin eşliğinde nihayet Fatih Sultan Mehmet’in 90 gün gibi kısa bir zamanda inşa ettirdiği, dünyanın en büyük kale burçlarına sahip olan Rumelihisarı ve Yıldırım Bayezit’in yaptırdığı Anadolu Hisarı’nın ortasından geçiyoruz. Halen dünyanın en büyük çelik asma köprüleri içinde yer alan, 1988’de tamamlanan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü geçtikten sonra Asya Yakası’na doğru merhabamızı da sarkıtıyoruz. Vakit olsaydı üstadı yoğurduyla özdeşleşen semtin incisi Kandili Tepesi’ne çıkarıp “Sana Dün Bir Tepeden Baktım Aziz İstanbul” şarkısı eşliğinde salındırmak; salatalığının meşhur olduğu kadar zamanında kiraz ve ayvasıyla da dillere destan olan Çengelköy’ün püfür püfür esen çınarının altında buz gibi limonatalarını yudumlatmak vardı ama… Bir daha ki sefere diyerek, kaldığımız yerden devam ediyoruz. Biz, derin ve ince mevzular eşliğinde, Kadıköy meydanından da bol soğanlı - balık ekmeklerimizi alıp güzergâhı Moda Sahili’ne çeviriyoruz. Bu kadrajdan bakınca, sanki dünya, tüm efkarına biraz ara vermiş gibi… Sonrasında vapurla Eminönü üzerinden Sirkeci, Sultanahmet ve Beyazıt’ı talan ediyoruz. Kapanışına yetişemediğimiz Topkapı Sarayı’na iç geçiriyoruz. Günün vedasını ise Beyoğlu’nda; ben, tavlada yenilerek ama mars olmadan, Çin damasında ise üstadın yeni öğrendiğinden mütevellit yenerek yapıyorum-z. Hoş bir günün sadece 18 saatinde İstanbul’u yaşatabilmek kafi değil, hatta tadı damağında kalmak demektir ama Başkentli üstadım; ‘bu haliyle sevmem imkansız’ diyor İstanbul’u… Ben de Başkent’i sevemiyorum bir türlü ki denizi olmayan her kara parçası ve canlısı bana hep hüzünlü gelmiştir. Neyse… (Şaka gibi ama haftaya da benim yolum, hep gri renkte algıladığım Başkent’e düşüyor.) Şimdilik benden bu kadar! Müsaadenizle, Medusa’nın Makası’ndaki keşfime devam edeceğim.

İÇİMDEN GELDİ’ NOTU: Buradan Başkentli üstadıma takdimimdir; O eski yandan çarklı vapurlar kalmasa bile, tüm bu tarihi yapıları tabii ki süsleyen ve renklendiren; çiçekleri, lezzetleri, mahalleleri, insanları es geçmemek gerekir. İstanbul’u İstanbul yapan onlar zira... Nasıl es geçilebilinir ki; Beykoz Tolon’da eski usulde işkembe-paça, İstinye Zeynel’de salep, Emirgan’da bir çınarın gölgesinde demli bir çay içmeden, Kumkapı’da rakı-balık yapmadan, Sultanahmet’te Türk Kahvesi yudumlamadan, Kadıköy Fehmi Lokantası’nda Hünkar Beğendi, Divan’da su böreği, Sarıyer’de kuşüzümlü Sarıyer böreği, Bebek’te badem ezmesi, Kanlıca’da yoğurt ve Kavaklar’da balık yemeden ve en önemlisi sokaklarının kaldırımlarında ayak sürümeden, insanlarının hikayelerini dinlemeden, hatta bazen kendi kendine konuşmadan ve ‘bazen de iç geçirip küfür etme-den’ 'İstanbul’u yaşamak güzel!' denebilir mi?!

MERAKLISINA

AKAN DERELER DENİZLERE VARACAK!

Rize-Çamlıhemşin; 20-28 Ağustos tarihlerinde, Özgür Eğitim Platformu’nun 6. Gençlik Kampı’nı ağırlayacak. “Akan Dereler Denizlere Varacak-HES’lere Karşı Öğrenciler Buluşuyor” sloganıyla düzenlenen kampta doğa gezileri, söyleşiler, turnuvalar, atölyeler gibi birçok etkinlik yapılacak. Ayrıntılı bilgi için: www.ozguregitimplatformu.com

  • betül memiş

Değerli Haberturk.com okurları.

Haberturk.com ekibi olarak Türkiye’de ve dünyada yaşanan ve haber değeri taşıyan her türlü gelişmeyi sizlere en hızlı, en objektif ve en doyurucu şekilde ulaştırmak için çalışıyoruz. Yoğun gündem içerisinde sunduğumuz haberlerimizle ve olaylarla ilgili eleştiri, görüş, yorumlarınız bizler için çok önemli. Fakat karşılıklı saygı ve yasalara uygunluk çerçevesinde oluşturduğumuz yorum platformlarında daha sağlıklı bir tartışma ortamını temin etmek amacıyla ortaya koyduğumuz bazı yorum ve moderasyon kurallarımıza dikkatinizi çekmek istiyoruz.

Sayfamızda Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına ve evrensel insan haklarına aykırı yorumlar onaylanmaz ve silinir. Okurlarımız tarafından yapılan yorumların, (yorum yapan diğer okurlarımıza yönelik yorumlar da dahil olmak üzere) kişilere, ülkelere, topluluklara, sosyal sınıflara ırk, cinsiyet, din, dil başta olmak üzere ayrımcılık unsurları taşıması durumunda yorum editörlerimiz yorumları onaylamayacaktır ve yorumlar silinecektir. Onaylanmayacak ve silinecek yorumlar kategorisinde aşağılama, nefret söylemi, küfür, hakaret, kadın ve çocuk istismarı, hayvanlara yönelik şiddet söylemi içeren yorumlar da yer almaktadır. Suçu ve suçluyu övmek, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre suçtur. Bu nedenle bu tarz okur yorumları da doğal olarak Haberturk.com yorum sayfalarında yer almayacaktır.

Ayrıca Haberturk.com yorum sayfalarında Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinde doğruluğu ispat edilemeyecek iddia, itham ve karalama içeren, halkın tamamını veya bir bölümünü kin ve düşmanlığa tahrik eden, provokatif yorumlar da yapılamaz.

Yorumlarda markaların ticari itibarını zedeleyici, karalayıcı ve herhangi bir şekilde ticari zarara yol açabilecek yorumlar onaylanmayacak ve silinecektir. Aynı şekilde bir markaya yönelik promosyon veya reklam amaçlı yorumlar da onaylanmayacak ve silinecek yorumlar kategorisindedir. Başka hiçbir siteden alınan linkler Haberturk.com yorum sayfalarında paylaşılamaz.

Haberturk.com yorum sayfalarında paylaşılan tüm yorumların yasal sorumluluğu yorumu yapan okura aittir ve Haberturk.com bunlardan sorumlu tutulamaz.

Haberturk.com yorum sayfalarında yorum yapan her okur, yukarıda belirtilen kuralları, sitemizde yayınlanan Kullanım Koşulları’nı ve Gizlilik Sözleşmesi’ni peşinen okumuş ve kabul etmiş sayılır.

Bizlerle ve diğer okurlarımızla yorum kurallarına uygun yorumlarınızı, görüşlerinizi yasalar, saygı, nezaket, birlikte yaşama kuralları ve insan haklarına uygun şekilde paylaştığınız için teşekkür ederiz.

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
2000
Kalan karakter : 2000