ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA

 Hiç gerçek olduğunu sandığın bir rüya gördün mü? Ya o uykudan hiç uyanmasaydın, rüya olduğunu nasıl anlayacaktın?

memisbetul@gmail.com

“Hiç gerçek olduğunu sandığın bir rüya gördün mü? Ya o uykudan hiç uyanmasaydın, rüya olduğunu nasıl anlayacaktın?” Kırmızı ve mavi renkli hap arasındaki ince çizgiyi çok önceleri keşfetmiş Morpheus, böyle diyordu fani Neo’ya Matrix’te… (Stephen Hawking’in -karadelik-ler mevzusuna ise hiç gelmiyorum bile. Şimdilik teğet geçelim… Matrix ile yola devam!) Rüya ya da gerçek?! Kim söyleyebilir, arasında yatan efkarlı detayın kırmızı mı yahut mavi mi olduğunu!? Tam da bu güzergâhtan ilerleyince, Nietzsche’nin Zerdüşt’ünün sözü düşüyor usuma; “İnsan değil midir, binlerce yıllık değerleri, kültürleri, tabuları sırtında taşıyan, dayatılmış olanı kabul eden, seçme şansı bile olmadan o değerlerin içine doğan ve bunlara körü körüne bağlanıp, yıllarca devam ettiren... Uykusunda olan ve uykusundan uyanmak istemeyen… Aslında uykunun karşısında saygı ve utanç duyulmalı… Zor iştir uyumak, günde on kez kendini yenmen gerekir… On kez kendinle yeniden barışman gerekir. Günde on gerçek bulman gerekir." Üstad, 1800’lü yılların sonunda Zerdüşt’e bunları söyletiyor da; günümüzde bize ulaşan haliyle artık biliyoruz ki, şapkadan çıkan o tavşan, hep uykulu merhabasını çakıyor!

 

BİR ÖLÜM İLANI


Zaten hayalet olan / Gölge yazar Oğuz’un ölümü de / Herhalde kendinden rivayet / Oğuz’un cenazesi mi / Hayret! / Hem o hiç uyumaz ki / Belki de ilk kez oradan / Kendi kendini / Türkçe’ye çevirecek / Yeni dikilmiş bir kalem selviyle / Ya da en eski daktilosuyla gecenin / Yıldızları tuş.” Can Yücel, ‘en yazar’-ım Tezer Özlü’nün Hayalet Oğuz’u için böyle demiş “Bir Ölüm İlanı” adlı şiirinde… Şimdi Hayalet Oğuz da nereden çıktı? diyenlere selamımdır, yazısıdır aslında bu da… Eylül ayı gelince, kütüphanemde bana selam edendir Tezer Özlü’nün Hayalet Oğuz’u… Sonbaharı Tezer Özlü’nün “Eski Bahçe / Eski Sevgi” adlı kitabıyla karşılamak güzel, hele bir de Bodrum – Kuşadası rotasında, eski-dar sokakları motor ile turlarken…

 

Bana düşmez tabii ki Oğuz Haluk Alplaçin, nam-ı diğer Hayalet Oğuz’u satırlara sığdırmak ama bu Eylül de benden olsun istedim… 3 Eylül 1928’de başlayıp, 17 Eylül 1975’te sona eren bir hayatın kahramanıdır Hayalet Oğuz… Tezer Özlü’nün satırlarında ise işte böyle cana gelendir şahsına münhasır Oğuz abimiz… (Belki uyku modunuzun es arasında takılırsınız diye! Ben öncesinde biraz ısındırayım, siz sonrasında kitabın 58. sayfasından devamına paslanın!)

 

HAYALET OĞUZ

 

“Biz yıllardır bu kentte yaşıyoruz. İçimizde ömrü bitenler oldu. Onları oldukça eğlentili törenlerle gömdük. Bu törenlerden ağıt ve içtenlik yönünden en ağır basanı Hayalet Oğuz’un cenaze töreni oldu. Oğuz, İstanbul’da yaşadı. Oğuz bir dönemi yaşadı. Yeryüzünde belki de hiç kimsenin yaşayamadığı gibi. Tek bir sandalye sahibi olmadı. Bir-iki giysisi temizleyicide durur, kirlenince yenilerini satın alır, iç çamaşır ve çoraplarını en yakın çöp tenekesine atardı. Ev almadı, ev kiralamadı, eşya almadı, eşya tamir ettirmedi, belki de tek bir mobilya mağazasına girmedi. Pasaport almadı, karı almadı, karı boşamadı, kimseyi gebe bırakmadı, resmi dairelere girip çıkmadı…
Adını hiçbir zaman çevirmen, yazar, ozan, şunu yaptı, buna çalışıyor, bunu hazırlıyor... gibilerden kullanmadı. Yazın çalışmalarında tam bir fabrika işçisiydi. Sığınabileceği bir köşede çalışır, çalışması bitmeden kazanacağı parayı çekmiş, bitirmiş, sayfalarca çeviri bedeli de borçlu kalmış olurdu. Yüzlerce film senaryosu yazdı Yeşilçam’a. Bunların tümünün adını bile bilmez, filmleri de görmemiştir…

Ölmeden beş gün önce Bulvar kahvesinde oturuyorduk. Oğuz: E.’ye uğradım. Sen benden daha önce gebereceksin, çok seviniyorum dedi, diye gülerek anlattı. Hepimiz gülüştük. İnsanın, kendi ölümü üzerine, ölmeden dört gün önce şaka yapabilmesi üstün bir zekanın bile işi değil. Ölmeden dört gün önce, insanın hastaneye tıraşlı bir yüzle gitmesi için, Cağaloğlu’nda para araştırması inanılır gerçek değil.
Biz hep “Hayalet ölmez”, diye düşünüyorduk. Onu, Heybeliada sanatoryumuna götürmedik bile. Son yemeğimizi Degüstasyon’da yedik…
-Senin de Celal Sılay için yazdığını okudum, dedi.
-Meraklanma, senin ölüm yazını da kaleme alıyorum, dedim.
Gülüştük.
Tünel’e doğru yürüyecekti. Otuz yıldır yaşadığı bu caddede son yürüyüşü olacaktı bu, yorgundu. Ağabeyimin evinde uyuyacaktı, yanında pek tanımadığı bir üniversiteli genç kalacaktı. Bu çocuk onu sabah Ada vapuruna bindirecekti. Ve Oğuz dört gün sonra akciğer kanserinden boğularak ölecekti. Kırk altı yaşında ve kırk altı kilo olarak.
Oğuz öldükten birkaç gün sonra şunları yazmaya çalışmıştım: Sevgili Oğuz İstanbul kentini bu Eylül ayı bıraktı. 3 Eylül 1928’de doğdu. 17 Eylül 1975’de öldü. 1.73 boyunda, 46 kilo idi. Şişli camisi avlusuna tabutunu dört kişi hafif bir çanta taşır gibi getirdi. O zaman tabutun içinde onun yattığına kuşkum kalmadı.
Oğuz’un çok güzel, neredeyse kitap adı gibi “Eğlentili Bir Gömme Töreni” oldu…

… Ve ölmeden dört gece önce Degüstasyon’un kapısı önünde karşılaştığımız Ali Poyrazoğlu’nun yanağından makas alıyor: -Tatlıhayat kurbanları gene nereye? diye takılıyordu.”

 

KİRLİ AĞUSTOS

Tatlıhayat kurbanları nereye”, sorusuyla halvet olurken sizler, ağustos ayının vedasını da “Ne çıkar siz bizi anlamasanız da – Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar” diyen Edip Cansever’in Kirli Ağustos şiiri ile yapalım. O da var olanın ağır ağır yokluğu / Şurada bir gündüz kımıldamakta / Dağılmanın beyaz organı: tuz birikintileri / Gibi bir gündüz / Kalın kabuklarını kaldırır doğa / Düşer bir balıkçının tersi olan şey / Kirli ağustos! / Beni oradan oraya götüren eşya / Aklımda üç beş otel ya kalır / Ya kalmaz üç beş otel aklımda / O da değil bir otelin kendisi / Yalnızlığın kahverengi organı: düş birikintisi / Bir de kahverengi alevlerden yapılma / Başka değil, yokluğu görmek için / Kirli ağustos! gözkapaklarımı da yaktım sonunda.”

 


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
2000
Kalan karakter : 2000