'Bu filmi anneler seyretsin'
Yönetmen Özcan Alper'le ikinci filmi 'Gelecek Uzun Sürer' üzerine...
HT PAZAR / ELİF KEY
Vizyona bir film girdi: 'Gelecek Uzun Sürer.' Yönetmeni Özcan Alper Altın Koza’da aldığı ödülün ardından sahneye çıktı, ödülünü kaldırdı ve bazı tatsız meselelerden bahsetti. Pek alkışlanmadı da... Zaten derdi o değil. Alper, üzerini örtmeyi tercih edenlere Güneydoğu’dan, JİTEM’den, kayıp evladının kemiklerini özleyenlerden bahsetti. "Burada sanat yapılıyor diyebileceksek, bunlarla yüzleşmemiz gerekir" dedi. İlk filmi 'Sonbahar'ın ardından 'Gelecek Uzun Sürer'i yazan ve yöneten Alper'le bu topraklarda yakılan ağıtlardan, gelecekten ve o geleceğin ne zaman ve nasıl geleceğini konuştuk.
Filmde ağıtların peşine düşen başroldeki Sumru, bir beyaz Türk, bu dünyaya uzak. Neden mesela Sumru bir Heval ya da Rojin değil?
Açıkcası oradaki fikriyatım, çok sanki öbür tarafa dair her şeyi bilen bir karakterdense, gördükçe anlayan, yüzleşen hem de açıkcası bu tarafı temsil eden bir karakteri kullanmak istedim. Bu meseleyle ilgili en çok şey bilen insanların dahi bir mesafesi var. Bir de çoğunluğun bilmediği o kadar çok şey var ki, ya da bildiğimizi zannediyoruz ya, aslında kimse de tam bir şey bilmiyor. Sumru biraz Türkiye seyircisini temsil ediyor.
Kayıplar, faili meçhuller hassas konular, sert taşlar ama siz ikidir bunu yapıyorsunuz.
Filmlerimi yaparken bir şekilde ele aldığım konular ne kadar politik olursa olsun, politik argümanımı dışarda bırakıyorum. Politik tavrım elbette beni besliyor ama ele aldığım hikayelerde "Kim ne der, kim ne düşünür, kim sert bulur" diye düşünmüyorum. Karşılaştığım insan hikayelerini dolaysız ve tarafsız bir şekilde anlatmaya çalışıyorum. Neredeyse duygusal olarak yarılan bir ülkenin "Nasıl oldu da bu noktaya geldik" sorusunun cevabını aramamasını anlamıyorum. Kimileri bu filme çok farklı kaygılarla bakacak biliyorum, belki "Zaman öyle bir zaman" diyecekler, belki "Bana ne" diyecekler. Belki 10 yıl sonra bambaşka şeyler konuşulacak, ama şimdi biz elimizi bu taşın altına sokmazsak 10 yıl sonra soksak ne olacak?
Filmde Ahmet'in hayaller kurduğu bir sahne var, 25 sene sonrasına dair. Siz Ahmet'e inanıyor musunuz?
O sahneyi biraz Türkiye atmosferi gibi düşündüm, karanlık ama bir yerlerden çok az bir ışık geliyor. 25 yıl sonrasını hayal etmek konusuna gelince, açıkcası ben de biraz öyleyimdir, "Tamam bu ülke zor, bazı şeyler çok yavaş değişiyor ama değişiyor" derim. Ama bazen sanki kandırılma duygusu yaşamıyor da değilim. Olan bitene akıl sır erdiremiyorum. Bir taraftan da her şeye rağmen bu ülkeyi güzel ve yaşanılır kılmak zorundayız. Ahmet, hakikat komisyonlarının kurulduğunu hayal ediyor. Bu komisyonlar kurulursa üstü örtülmüş son 30 yıla değil belki de 90 yıla bakılması lazım. Bunun içinde Sabahattin Ali'nin, Çetin Emeç'in öldürülmesi de var, bu insanların aileleri de hala gerçeği bekliyor. Adalet duygusu pekişmiyor bu insanlarda. Adalet kavramının birileri için değil herkes için gerekli olduğunu kavramak lazım.
Filmde evlatlarının kemiklerini isteyen, hesap soran anneler, kardeşler var. Kinle, nefretle beklenen gelecek ne kadar sürer?
İşte o zaman o gelecek gelmez, hepimiz için cehenneme döner. Tek bir insan hayatının bile kutsal olduğunu anlamak gerekiyor. Filmde tam tersine yaşamayı savunuyorum. Bu yaşananlarla hesaplaşılmadığı zaman yarın başka bir sorun çıkacak. Birbirlerimizin ağıtlarını dinleyerek belki birbirimizi anlayacağız, birbirimizin acısına ortak olmamız, o ağıtlarla ağlamamız lazım. O zaman kin tutmak mümkün olmayacaktır.
Politik tavrınızı çok net ortaya koyduğunuz için, elbette konu bolluğu var ama finansal açıdan sıkıntı çekmiyor musunuz?
Bu ülkede gerçekliğin kendisi sizin düşüncelerinizi de aşan baskınlıkta... O yüzden konu sıkıntısı yok ama, nasıl sanat yapacağınız, nereden bakacağınız konusu o kadar kolay olmuyor. Finansal anlamda bir sıkıntı çekmiyorum ama bu kadar hassas konuları çekerken aksine daha fazla bir sorumluluk alıyorsunuz. Anlattığınız kişilere karşı manevi bir zorluk var. Daha bıçak sırtı konular ve burada yönetmen duruşunuzu korumanız gerekiyor.
Filmde bir at var, o at kimi temsil ediyor?
Onu ya da bunu temsil etmiyor. O at, insanın içindeki özgürlük duygusunu temsil ediyor. At belki de bu anlamda Zonguldak'ta madende ölen işçileri de, Alevileri de, Kürtleri de, Doğu Karadeniz'de neredeyse kendi dillerini unutmak üzere olan insanları da, Beyoğlu'nda cinsel tercihleri yüzünden asimilasyona uğrayan insanları da temsil ediyor.
Bu filmi en çok kim seyretsin istersiniz?
Bugünlerde sertleşmeyi siyasi çözüm gören siyasilerin, sertleşmenin kimlerin hayatına nasıl malolduğunu görmeleri açısından seyretmelerini isterim. Ben filmi çekerken, bir şekilde annem de bu kadınları seyretsin istedim. Daha çok annelerin seyretmesini isterim. Çünkü bu meseleye annelerin çığlıkları çözüm bulacak, bu sorunu anneler birbirlerinin elini tutarak çözecek.