"Yazı yazdığım makineyi psikolog gibi görüyorum"

Politik gerilim türünde eserler veren Hakan Yel, son romanı “Sekiz Numaralı Vurucu”da terörü sonlandırmak için hayata geçirilen “üstün asker tasarısı”nı ve terörün ardındaki gizli güçleri hikâye etti

06 Şubat 2012 Pazartesi, 09:10:58
"Yazı yazdığım makineyi psikolog gibi görüyorum" Sonra Oku

Romandaki hikâyeleri okuru ne kadar sarıp sarmalıyorsa, kendi kişisel hikâyesi de bir o kadar etkileyici. Arkeoloji ve sanat tarihi eğitimi alan ancak hurda kâğıt işinden lunapark makinistliğine kadar yirmi ayrı işkolunda çalışan Hakan Yel ile hem kendi hikâyesini, hem romanlardaki hikâyelerini hem de edebiyatı konuştuk...

HT GAZETE/ ÜMRAN AVCI-ÖZEL RÖPORTAJ

** Nasıl bir çocukluktu sizinki?
Annem ve babam Almanya’da işçiydi. Bana ve ablama bakamadılar. Beni anneannemle teyzemin yanına gönderdiler. Onlar da erkek çocuğa bakamadılar. Bir gün teyzem beni otobüse bindirdi. Nereye gideceğimizi bilmiyordum. Bir okula geldik. Eğildi beni öptü ve “Bundan sonra burada kalacaksın” dedi. Artık yatılı öğrenciydim. Hayat öyle başladı. O günden beri ben yalnızım. Annemi çok seviyorum ama beş yaşından beri onunla 365 gün geçirmedim. Yatılıda ilk gece mezara kadar unutulmaz. Yatakhanedeki 50 – 60 çocuğun hepsi ağlıyor.

**Hayat sonrasında da zor geçti sanıyorum. 20 farklı işkolunda, 27 ayrı işyerinde çalışmışsınız. Sizin için en ilginç olan hangisiydi?
İlkokulda çalışmaya başladım. Pazarda su, havlu ve tavuk sattım. En ilginci hurda kâğıt işiydi. Ona çok az dayanabildim. Çöpten toplanan kâğıtlar bir merkezde toplanır.Kâğıtlar beyaz ve renkli olarak ayrılır. Preste balya haline getirilip sıkıştırılır. Üzerine su sıkılıp SEKA’ya gönderilir. Çok pis bir işti. Paketlenen kâğıtlara su sıkıyordum. Kâğıtlara sıkılan su, balyanın ağır çekmesini sağlar. Bu, kâğıtlar SEKA’ya verilirken tartıldığında ağır çekmesi için bir hiledir. Lunaparkta çalışmak da ilginçti. Dolmabahçe’deki lunaparkta önce bilet toplayarak başladım işe. Sonra makinist oldum. Üniversite imtihanına da makinistken hazırlandım. Kiralık araç şoförlüğü yapıp koltuk döşeme atölyesinde çalıştım. Profesyonel işim garsonlukla başladı.

** Yazarlık serüveni nasıl başladı?
Yazarlıkla ilgili hiçbir düşüncem yoktu. Hayatı geldiği gibi karşılamaya çalışıyorum. Otomobil paspası satan bir firmada satış müdürüydüm. Gazetede “Türkçe’yi güzel konuşmak” diye bir ilan gözüme çarptı. O kursa yazıldım. Kursta bir hoca benimle fazlasıyla ilgilenmeye başladı. Sonra öğrendim ki o hoca Selim İleri’dir. Selim İleri bir gün kahve içerken bana “Neden yazmıyorsun? Bence yazmalısın. Sende bu yetenek var ve keşfeden ben olmak istiyorum. Üstelik senin içinde çok kötü bir enerji var. Bu enerjiyi dışarıya doğru kanalla çıkarmalısın” demişti. Bu konuşmadan altı sene sonra ilk kitabım “Sultana Dokunmak” çıktı. Bu kitap Mısır, Bulgaristan ve Romanya’da yayımlandı. Selim Bey’i hep minnetle andım. O benim için hayatın sesi gibiydi.

‘YAZARKEN KEMİKLERİM AĞRIYOR’
** Tüm bu zorluklar bir şekilde yazın hayatınızı beslemiş olmalı.
Olayları içselleştirebiliyorsunuz. Tecavüze uğrayan bir kadının ne hissedebileceğini, normal insanlar normalde bir hissedemezken siz binde bire yaklaşabiliyorsunuz. Ya da bir adam bir adamı öldürürken ne hisseder? Yani başkalarının yerine geçme duygusu güçleniyor. Yaşadığınız her olayda o olay sizi bir başka insanın hislerine ulaşmayı öğretiyor. Ben her olayı hayatıma bir pencere olarak kattım ve bir olaya 360 dereceden bakma olarak değerlendirdim. Bunu da yazdıklarıma yansıtmaya çalışıyorum. Sözün başında o bahsettiğiniz iyi beslenmek çok ağır bedelleri olan bir beslenme. 44 yaşımdayım ama kendimi çok yaşlı hissediyorum. Günlük hayatta çocuk gibiyim ama yazarken kemik ağrıları olan, hücreleri dökülmüş, buruşmuş, yaşlı bir adam gibi oturuyorum sandalyeye. Zorlukla oturuyorum ve bıkkınlıkla yazıyorum.


"YAZMASAYDIM YA DELİ OLURDUM YA DA SUÇLU"
Yazmak toksin atmak gibi olmalı...
Tabii ki. Yazmasaydım ya deli, ya aşırı mutsuz bir adam ya da bir suçlu olurdum. Hayat şartlarının sürüklediği noktada kendi oto-kontrolümü yükseltip, oturduğum masa ve sandalyeyi, yazı yazdığım makineyi, gittiğim bir psikolog olarak görüyorum. Nasıl ki psikolog sizi rahatlatıyorsa veya ibadet etmek birilerini nasıl rahatlatıyorsa beni de yazmak rahatlatıyor ya da normale yakın tutuyor.

**Bu arada yazmadan önce film platosu arar gibi plato arıyorsunuz.
Evet. Okuyanın hissetmesi için gerçeğe çok yakın olması gerekiyor. Ben bir hayal görüyorum ve o hayali, akşam gördüğüm rüyayı anlatıyorum. Bunu kocaman dantelden örülmüş bir halı gibi düşünün. Bir yerinde bir iplik sarktığı zaman dikkati dağıtacağını biliyorum. Erzurum’la ilgili bir roman yazıyorsam gitmek zorundayım.

POLİTİK GERİLİM ROMANLARI
**Bir önceki kitabınızı bitirmek için istifa etmişsiniz.
Öyle bir noktaya geliyor ki, roman sizi çağırıyor. Artık oturup yazman lazım. Bir panik atak geliyor size. Oturup yazıp bitirmen, çıkman lazım bu işten. Yani doğuma çağrı gibi. Zamanı gelince gözünüz bir şey görmüyor.

** Politik gerilim yazıyorsunuz.
Selim İleri’nin yönlendirmesinden sonra yazmaya karar vermiştim ama ne yazacağımı bilmiyordum. Bari hoşlanacağım şeyler yazayım dedim. İlk romanda hilafeti geri getirmeye çalışan bir tarikattan, ikincisinde kendi adaletini sağlamaya çalışan bir adamdan bahsediyordum. Üçüncüde Türk-Ermeni meselesine vurgu yaptım. Dördüncü romanda da Güneydoğu’daki asker ve Kürt arasındaki ilişkiye kendi gözlemimle bir aktarım yapmak istedim.

Kültür-Sanat Haberleri

Tüm Kültür-Sanat Haberleri