Her şey yerli yerinde!?

Haberturk.com kültür sanat yazarı Betül Memiş yazdı

16 Mart 2012 Cuma, 09:15:06Güncelleme: 09:29:35
Onaylanmadı Bu haberi favori listenize eklemek için üyelik girişi yapmalısınız. Üye değilseniz tıklayın.
Habertürk'e facebook veya
twitter hesabınızdan hızlı bağlantı yapabileceğiniz gibi e-posta hesabınızla da  yeni üyelik yapabilirsiniz.
Her şey yerli yerinde!? Sonra Oku

Tiyatro mesaimin bu hafta köşeye düşen nidası; “Kıyıya Oturmanın Böylesi” ve “Sinekler Sevişirken” adlı oyunlarındaki solo performansıyla Merve Engin…

Her şey yerli yerinde; havuz başında servi / Bir dolap gıcırdıyor uzaklarda durmadan / Eşya aksetmiş gibi tılsımlı bir uykudan / Sarmaşıklar ve böcek sesleri sarmış evi / Her şey yerli yerinde; masa, sürahi, bardak / Serpilen aydınlıkta dalların arasından / Büyülenmiş bir ceylan gibi bakıyor zaman / Sessizlik dökülüyor bir yerde yaprak yaprak / Biliyorum gölgede senin uyuduğunu / Bir deniz mağarası kadar kuytu ve serin / Hazların aleminde yumulmuş kirpiklerin / Yüzünde bir tebessüm bu ağır öğle sonu / Belki rüyalarındır bu taze açmış güller / Bu yumuşak aydınlık dalların tepesinde / Bitmeyen aşk türküsü kumruların sesinde / Rüyası ömrümüzün çünkü eşyaya siner / Her şey yerli yerinde; bir dolap uzaklarda / Azapta bir ruh gibi gıcırdıyor durmadan / Bir şeyler hatırlıyor belki maceramızdan / Kuru güz yaprakları uçuşuyor rüzgârda.”

TANPINAR HİSSİYATINDAN GUINNESS TADINA

Hafta sonuna; gaz olur mahlasında ve her şeye inat edermişçesine, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Her Şey Yerli Yerinde” adlı güzelliğiyle başlayalım istedim. Meşakkatli alemlerin seyahatiydim diyelim, uzun süredir suskunluğumun sebebine. Ve tabii ki keşif rotasını ezber ederken, tiyatro mesaisinden de payıma düşenleri toplamakla meşguldüm. Gökten payıma düşenleri toplarken de İstanbul’un soğuk ama kıvamında muhabbetine Beyoğlu-Bekar Sokak’ta konuşlanan U2 İstanbul Irish Pub’ta, buz gibi fıçı ‘guinness’ ve sonrasında gecenin ikram ettiği shut’larla devam ediyorum-z. Tanpınar da gecemizin baş misafiriyken biz, bir müddet daha bu güzergâhtayız. Sizleri de, az evvel geldiğim-iz şahaneliğe paslamak istiyorum. Ki birazdan döküleceğim tiyatro ve vereceğim adres rotası, beni mesut, sizleri de güzel daha insan yapacak! Emin olabilirsiniz!

(Bu arada laf aramızda, çok zaman olmuş pub’ların muhabbetine dalmayalı… Sene kaçtı?! 90’ların sonu… Dünyayı değiştirebileceğimize inandığımız, isimlerin yalın, sıfatların siyah, deniz-lerin mavi, şarabın ise en kırmızısının makbul olduğu şahane zamanlardı. Beyazıt Edebiyat Fakültesi’nden Galata Köprüsü’ne, oradan da Karaköy-Tünel ve İstiklal’e doğru yolları daralttığımız, kendimizi ise çoğalttığımız zamanlar-dı… İnanmak güzeldi ve biz güzeldik ya o vakitler. Akıyordu yollar da, insanlar da… 90’lar demişken, biz bu gece Ghetto’da 90’lar rüyasında olacağız! Zamanında “Rüya” ve “Estarabim” adlı şarkılarıyla ve “Rüya”nın cesur klibiyle müziksever bünyeleri ihya etmiş “Ünlü” konserindeyiz. Sizleri bekleriz, en ön cephede “rüya”ya dalmak için! Neyse bekleme yapmayalım ve dolmuştaki arka koltuğu dörtleyelim. Sıradaki…)

SEYİRCİNİN 25 LİRASINA GÖZ KOYUYORSAM…

Bu minvalde, bugüne kadar izlediğim kadın - solo performanslar arasında, açık ara önde, bir oyuncudan-genç yetenekten, uç noktalarda seyir eden, iki farklı oyun izledim. Sahnede tabiri caizse, çıtı pıtı bir kadın vardı ve daha ilk repliğinde devleşiyordu, her iki oyununda da. Kısaca oyunculuk algısının ve bunu sahneye aktarış biçiminin hastası oldum. Gelelim, beni böylesine mesut insan kategorisine bağlayan, bu iki seyirliğin baş kahramanına: “Oyun oynamayı seviyorum ben” diyerek söze başlayan, 2006’da Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’ndan mezun Merve Engin. (Bu ismi, daha önce işitenlere değil sözüm-üz, es geçenlere!)

Kendi içinde bir şeyler anlatan ama anlatacağım diye mesaj kaygısı taşımayan, samimi bir tiyatro icra ettiğimi düşünüyorum. Çünkü en çok samimiyeti unuttuk, yüzüne, gözüne tiyatrolarda da bazen samimiyet diye şiddete saklandık ya…Bazen birbirimize bakarak körleştiğimizi düşünüyorum. Her yurt dışından gelmiş insan gibi aynı şeyi söyleyeceğim; biz de disiplin pek az. Türkiye gibi ekonomik anlamda sıkıntıları olan bir yerde, seyircinin 25 lirasına göz koyuyorsam, karşılığında emek verilmiş bir işin sahneye koyulması gerek ki çıkışta, benden parasını istemesin. Neyse ki kibar bir seyircimiz var, geri dönüp boğazımızı sıkıp da verin paramı geri demiyorlar” diyen Merve Engin, 2007’de de Scuola Internatzionale Comico Attore’den mezun olduktan sonra Antonio Fava’nın yazdığı ve yönettiği Pulcinella’s War adlı oyunda Fava’nın partnerliğini yapmaya başlamış. Ve Chicago Second City dahil birçok farklı ülkenin sahnelerinde oynamış. Halen Fava’nın partnerliğini yapmakta. 2008-2009 sezonunda, Duru Tiyatro - “Duru-İmpro Şah-Mat”ta ve Akbank Sanat Tiyatrosu - Jose Rivare’nın “Dali Göndermeleri İçimi Isıtıyor”da oynamış, bu süreçte Talimhane Tiyatrosu’nda yapımcılık yapmış. 2010’da da Akbank Sanat - Yeni Kuşak’ta “Ben Patronum”da oynamış. Şu anda devam eden tek kişilik performansları, “Kıyıya Oturmanın Böylesi”, “Kamlumbağalar Şişmanlamaz, Çünkü Kabukları Vardır” ve diğeri ise Mine Söğüt’ün “Deli Kadın Hikâyeleri” adlı kitabındaki bir hikâyesinden sahneye uyarladığı, “Sinekler Sevişirken”. İlk önce belirtmeliyim ki; Merve Engin’i ve icra ettiği tiyatroyu, sadece buradan anlatmakla kotaramam sanırım. O yüzden izlemeniz şart, ki yazdıklarımın bir manası olsun! Ben, masalsı anlatımıyla “Kıyıya Oturmanın Böylesi” ve gerçek dünyaya hoşgeldiniz’i en koyusundan çaktıran “Sinekler Sevişirken”i izledim, işte bana kalıp da kağıda düşenler. İzlediğim her iki oyunda da sahnede, bir oyuncu ve yan roller kıvamında birkaç ürün vardı. İlk oyunda masklar, merdiven ve bir sehpa, ikinci oyunda ise bir yatak ve vücudun yarısını kaplayan kırmızı bir çarşaf. Doğal oyunculuğuyla dikkat çeken Merve Engin, sesini kullanma ustalığı, doğaçlamadaki başarısı, her karaktere göre değişen – yakışan karakter analizindeki algısı ve mimikleriyle bizim tiyatromuza, nostalji tadında yeni bir renk ve soluk getireceğe benziyor. Heyecanlı bir oyunculuğu var ama izleyeni yoran türden değil, tam tersine oyunun içine sürükleyen türden. Ki bence, bu daha başlangıç ve bu makamdan daha çok kelam edeceğiz gibi.

KIYIYA OTURMANIN BÖYLESİ

Kıyıya Oturmanın Böylesi”nde; birbirine âşık Lelio ve Flaminia’nın hikâyesini anlatılıyor Engin. Ve bu aşkın yamacında gelişen hikâyeye bağlı, 11 mask’a, karaktere hayat veriyor. Bu her biri, nev-i şahsına münhasır, ayrı bir özelliğe sahip 11 karakterin, fiziksel duruşları ve jargonu var. Sanki küçük bir kız çocuğunun oyun odasına misafir olmuşuz hissiyatında izlediğim oyunda, tek başına sahnede birbirinden harika Merveler’i görüyorum. Commedia dell’Arte geleneği içinde, 16. yüzyıl sonlarında, Giovanni Gabriel tarafından icat edilen Commedia Gabriellina stili olarak adlandırılan, tüm karakterlerin tek bir oyuncu tarafından canlandırıldığı stil, Engin’in bir saati aşan seyirci ile etkileşim içerisinde seyreden icrasıyla tadında bir izlenceye dönüşüyor. Kanava (oyunun iskeleti), masklar ve süpervizörlüğü Antonio Fava’ya ait olan gösteri, Geleneksel Türk Tiyatrosu’ndan da benzerlikler taşıyor. Belki de Engin’in dillendirdiği üzere, bu oyun bu sebepten daha bir ilgi görüyor seyircisinden.

SİNEKLER SEVİŞİRKEN

Bu oyunun ne kadar eğlencesi ve esprisi varsa, ikinci izlediğim “Sinekler Sevişirken” ise bir o kadar hüzün ve kederle örülü. Mine Söğüt’ün yazıp, tasarladığı ve yönettiği oyunda, Merve Engin sadece oynuyor. Ama ne oynamak! Sahneye dikey halde koyulmuş bir yatakta, yatmak zorunda kalan, uzun siyah saçlı bir kız çocuğu. Annesinden pencereyi kapatmasını istiyor, açıkken içeri doluşan sineklerin sevişmelerinin seslerinden rahatsız olduğunu söylüyor. “Küçük gözlerinde dev bakışları var sineklerin” derken, o bakışları anlatışındaki hal ve tavır, nasılda tiksindiriyor beni! İnsanlık algımızın kayıtsızlık hallerine kızıyorum içten içe… Nefesinin sinekleri tahrik ettiğine inanan, yatalak bırakılmış bu kız çocuğuna, tavandan öylece bakan ve onu bakışlarıyla rahatsız edense bizleriz. O cümleler dökülürken dudaklarından, gözlerinden ve oynatamadığı bacaklarından, biz gerçekten de sadece ve hep bakıyor muyuz - görmüyor muyuz, acaba diyorum kendi kendime?! Birilerinin hayatında, hep bir kara sinek mi oluyoruz?

Küçük kız, çelimsiz bacaklı, kara sineklerden sonra kelebeklerden bahsediyor ve kelebeklerin ona bir şey söylediğinden... Ne mi fısıldıyor, bu tek günlük ömrü olan kelebekler: “…Babamın sevişmek istediği ve bu yüzden bacaklarımı kopardığı….” Yeryüzünün gerçekleri hiç değişmiyor aslında, sadece bakan gözler değişiyor belki de… Doğru-dur ve tek-tir diye diretenler var bir de değil mi?! Haybin insan! Bu aralar, dertlerinize en ayarında, bir dert daha edinin istiyorum, öncesinde kafa ayarı yapmak için “Kıyıya Oturmanın Böylesi”, sonrasında gerçeklerin demini hatmetmek için “Sinekler Sevişirken”… “Her şey yerli yerinde…” diyen Tanpınar’ın vardır bir bildiği diyerek, biraz içime ama çokça dışıma kaçarak çekiliyorum huzurlarınızdan… Oyun programı ve daha fazla bilgi için:

İçimden geldi notu: Bazen bazı durumları-anları yaşamamız gerekmez ama biliriz, hissederiz ya işte o minvalde, neler oluyor diyenlere gelsin! Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yeşim Arat ve Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Ayşe Gül Altınay’ın, 18 ayda tamamladıkları” araştırması, Türkiye'de kadına yönelik şiddet üzerine yapılan en kapsamlı araştırma. Araştırma, her üç kadından birinin fiziksel şiddet gördüğünü ve her on kadından dokuzunun “Haklı görülebilecek dayak yoktur” şeklinde düşündüğünü ortaya koymuş. Arat ve Altınay araştırma kapsamında, 27 ilden 150 kadar kadınla görüşmüş ve 56 ilden bin 800 evli kadına yüz yüze anket uygulamış. Diğer mevzuyu ise; Nüfusbilim Derneği ve Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu tarafından hazırlanan “Türkiye'de Ensest Sorununu Anlamak” raporundan daha iyi algılayabiliriz sanırım.

 

 

Kültür-Sanat Haberleri

Tüm Kültür-Sanat Haberleri