Burası ölüm dolu bir gökyüzü…
Haberturk.com kültür sanat yazarı Betül Memiş yazdı
Yan Etki’nin ikinci seyirliği Cam Yapraklar… Tek perde, 90 dakika, bildiğimizi hatta ezber ettiğimizi sandığımız ‘aile’nin ne menem bi şey olduğunu resmediyor…
Farklı havalardan çalsak da aynı gökyüzü altını şereflendiriyoruz… Var mı itirazı olan?! (Ne söylüyordu şarkıda Mehmet Erdem: “Herkes aynı hayatta / Kendini bi şey sanma / Ne kadar çok bilirsen / O kadar bela başa…”) Mesela siz, en son ne zaman en temizinden gökyüzüne baktınız?! Peki ya aynı gökyüzündeki aynı yıldızlara baktığınızda ne gördünüz?! (Bu arada çoktan seçmeli soru öbeğini andıran ve yüklemine soru işaretli ünlem kondurduğum cümleleri kendinize cevaplamanızdan yanayım, lakin ben cevabımı çoktan postaya paketledim bile!) Örneğin sadece gökyüzü ve yıldız olmadığını nidalananlar da var, tıpkı; “Burası ölüm dolu bir gökyüzü. Her gün, her yerde farklı bir savaş var. Giderek büyüyor. Bütün renkler gri. Her yer karanlık. Ve biz kendi bencil hayatımızda yaşamaya devam ediyoruz. En büyük savaşımız da ailemiz” diyen Yan Etki’nin ikinci seyirliği “Cam Yapraklar”ı gibi.
2011 yılında, tiyatro dünyasına merhaba diyen Yan Etki’nin “Yalnız Batı”dan sonraki tadında seyirliği “Cam Yapraklar”… İstanbullu tiyatroseverlerin, ‘Kürklü Merkür’, ‘Korku Tüneli’ ve ‘Kainatin En Hızlı Saati’ adlı oyunlarından tanıdığı, nev-i şahsına münhasır yazar Philip Ridley’in metni “Cam Yapraklar”ın şahane oyunculuklarında ise; usta oyuncu -“Tilt”ten sonra tiyatro sahnesinde görmekten büyük mutluluk duyduğum- Şeref Sezer, Faik Ergin, Ulaş Tuna Astepe ve Melike Güner yer alıyor. (Yazar, diğer oyunlarında olduğu gibi burada da ‘kardeşlik’, ‘savaş’, ‘aile’ ve ‘cinsellik’ ögeleri üzerine objektifini doğrultmuş.)
ULU HAYATLAR-IMIZ…
Bu oyunla artık “tamamdır usta” dediğim Sami Berat Marçalı yönetmen koltuğunda... Özlem Karadağ’ın başarılı tiyatro diline çevirdiği oyunun perde arkasında yer alan isimler ise şöyle: Sevda Baş, Ece Öz, Zeynep Aytekin, Sinem Demir, Yiğit Can Ermer ve Doğa Yavuz… Oyunun fotoğraflarında Ece Öz’ün afiş tasarımında ise Sinem Demir’in imzası bulunuyor. Tabii Yan Etki’nin baş mimarları olan ve oyunun prodüktörü Faruk Barman ve Genel Sanat Yönetmeni Serkan Üstüner’i de es geçmemek lazım! Tek perde, 90 dakika boyunca, yaşadığımız (sandığımız) ‘ulu hayatlar’ın ve ‘yüce aile’ çemberimizin, nasıl da pamuk ipliğine bağlı olduğunu dikiz ettiğimiz, gerçeklerin masallarla beslendiği Cam Yapraklar, tam anlamıyla çizmek istediği resmi, en âlâsından döktürüyor sahneye.
VİRÜSLERİN BULAŞTIRDIĞI MUTSUZLUKLAR
“Cam Yapraklar”, bir babanın intiharı ile hayatları darmadağın olan çekirdek ailenin ve onun fertlerinin hikâyesine odaklanıyor. (Yalnız Batı’da da ‘baba’ figürü üzerine odaklanıyordu hissiyat…Yalnız Batı’da çocuğu tarafından öldürülen baba, burada intihar ediyor. Kafkavari ‘baba’ takıntısı olan bir bünye olarak, Yan Etki bundan gayri hep takibimdedir, mütemadiyen sevgiler kategorisinden bilgilerine!) Karakter olarak, birbirinden farklı iki erkek kardeş, anne ve sevgili… Babalarını 10 ve 15 yaşlarında yitiren kardeşler, bize düşen surette birbirine tezat görünen, birer yetişkin iki erkek. Biri, sanrılarını kovalayan, alkol bağımlısı ve resme yetenekli küçük kardeş, diğeri denge ve dengesizlik arasındaki uyumu hatmettiğine inanan, aile kavramının dengeleyicisi, kontrollü ve başarılı bir iş adamı ağabey… (Bence mutsuzluktan işkolik’tir kendisi. Biraz açılıp, yamacınıza bakarsanız, çok görebilirsiniz bu kişilerden.) İlginçtir, kendi geçmişini bir türlü temize çekememiş bu adam, Grafiti adlı temizlik şirketinin sahibi. (Temizlemeyi kendi hayatında yapamamış bu ağabey, fani dünyayı bir güzel temize çekiyor.) Aynı zamanda tüm hikâyeyi geçmiş ve şimdiki zaman arasında kodlayan ve biz izleklere anlatan da kendisi.
“Anamı, babamı, hatta kocamı gömdüm ben, bana bir şey olmaz” diyerek çaresizliğin ve bu çaresizliğinin üstünü örtmesinin en iyi yolunu “Virüs bulaşmış” sözüyle hemhal olmakta bulan, büyük ağabeye düşkün bir anne... Ve büyük ağabeyin geçmişte kalan günahlarını, su yüzüne çıkaracak olan çocuğuna hamile sevgilisi. Bir de oyunun ortasında peydahlanan ama tüm yapbozun parçalarının ortağındaki bulunan, geçmişten gelen, kimliği belirsiz ‘hayalet adam’.
“Cam Yapraklar”ı özel yapan bir diğer güzellik ise; her olay – mekân değişiminde, sadece ışık kullanılması. (Masa lambası, ayaklı abajur yahut duvar lambası.) Anlatıcı, anlattıklarını nerede bırakmak-kesmek istiyorsa, ışığı orada yanıp söndürüyor. Oyunun bu ışıklandırma tekniği ile bizlere aktarımı, itiraf etmeliyim ki beyin patlangaçlarımı daha bir aydınlattı. Bu kullanım tekniği, yazarın kendi kurgusu mudur, yoksa bizim yönetmen Sami Berat’ın hayali midir bilmiyorum ama her iki şekilde de eyvallah… Yan Etki ekibi, “Yalnız Batı”da olduğu gibi bu oyunda da iki erkek kardeşin dünyasına seyirci ediyor bizleri. Bir farkla; Seyircisi olduğumuzu bildiğimiz Cam Yaprakları’nın bugününü ve dününü, kahramanının yani anlatıcısının ağzından dinliyoruz. Yalnız Batı’da ise içindeyiz oyunun… (Bu arada neden Yan Etki’nin bu iki oyununu kıyas ettim bilmiyorum, sanırım ikisine de en tez zamanlısından gidin, diye!)
ASLINDA UMURSAMIYORUZ?!
Sami Berat, bir söyleşisinde; “Dünyada çok fazla savaş var. Ve bu varolan savaşlar içerisinde, biz gerçekten çok umursuyoruz gibi yaşayıp da aslında umursamıyoruz. Bu benzerlikler için de ailenin içine bomba yerleştiriyor yazar Ridley ve patlayıp patlamadığı anlatıyor” diyor. Cam Yapraklar’ı adı gibi cam kırılganlığında ve cam keskinliğinde bir anlatımın yamacında, iç acıtan bir hikâyenin peşinden sürüklüyor biz izlekleri… Kısaca; orta sınıf bir İngiliz ailesinin, geçmişinin günah defterinin hesabını, şimdiki zamanın son halinden servis edilmesini kıvamında buldum. Bu arada kaçışmadan siz, vedamı da bu tadında buselikle vermek isterim: Peki bizler kaç aile şerecesinde, hangi günahlarımızı temize çekebiliriz dersiniz? Bu kadar riyakâr ve ikiyüzlü söylemlerimizin arasında, hâlâ bir umut var mıdır?! Cevabı için rotanız; 1-8-15-22-29 Mayıs tarihlerinde, İkincikat Sahnesi… Bilgi için: (212 292 32 47)
İçimden geldi notu:
ŞU HAYATTA ÜÇ GÜN VAR…
Geçen sabah, fanilik mesaisi için yollara düştüğüm kaldırımlı, kaldırımsız metro güzergâhında, 70’li yaşlarını epey geçmiş, iki farklı dokuda, şahsına münhasır adamın muhabbetine tanık oldum… Modern kentin koşturmacaları arasında, fenadır iki kelâmla hemhal olmak! (Hoş yapan da bulunmaz zahir. Kalabalıklar içinde yalnızlık komedisi değil midir, karıncalar gibi cebelleştiğimiz şu evren aslında.) Bağlama çekmeden sadede indirgiyorum paylaşımlığımı; öyle ki eskiden beri ahbaplarmış gibi konuşan bu iki adamın, üç-beş durak arası yolculuğumuzda anlattığı hikâyeler, sabahın motto’su kıvamında aktı fani bünyemin labirentlerinden. Hani bazen bilmek yetmez ve ufak bir ses-görüntü-koku yahut bakış irkilmeye meyil verir ya, o minvalde... “Şu hayatta üç gün var mirim”, dedi iki yaş daha büyük olanı; “Biri dün, ikincisi bugün, üçüncüsü ise yarın…” (Bu yüzyılda, hep ikincisinde yaş alınıyor. Bu iyi midir, kötü müdür bilmem! Şimdilik bulunduğumuz yerden devam…)