Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Edebiyat Cemal Süreya seven Arjantinli

        HT CUMARTESİ / Gülenay Börekçi- ÖZEL RÖPORTAJ

        gborekci@htgazete.com.tr

        Lucia Puenzo, Arjantinli yönetmen Luis Puenzo’nun kızı. O da babası gibi yönetmen, ayrıca ünlü bir romancı... Farklı sınıflardan iki genç kızın tutkulu aşkını anlattığı Balık Çocuk adlı ilk romanı nihayet dilimize çevrilince, yazarla bir röportaj yapmaya karar verdik.

        **Babanız Luis Puenzo ve üç abiniz yönetmen. Sinema sizde bir aile geleneği mi?

        Evet, tüm ailem yönetmen. Annem bile bu işe ucundan kıyısından bulaşmış durumda. Fakat yazar olan kocam Sergio Biazzi’yle de yaratıcı bir ilişkimiz var. İlk filmimin öyküsünü o yazmıştı. Arkadaşlarım da ya yönetmen ya yazar, aralarında birkaç da müzisyen var. Acayip bir sanatçı topluluğu... Kalabalık İtalyan aileleri gibiyiz, tutkuyla yaratıyor ve birlikte eğleniyoruz.

        **Babanız, İhtiyar Gringo ve Resmi Tarih filmleriyle benim ülkemde de çok sevilmişti. Ondan etkilendiniz mi?

        Etkilenmez olur muyum? Resmi Tarih bizim evde çekilmişti. Çocuktum. Çoluk çocuk hepimiz uyku tulumlarımızla mutfağa doluşmuştuk. Uyunacak tek yer orasıydı, evin diğer kısımları set haline getirilmişti. Sinemacılığın dünyanın en eğlenceli işi olduğunu hissettim. Babam sayesinde sürekli geziyorduk, gitmediğimiz ülke kalmamıştı. Annem bir parça yorulmuş olabilir ama bizim şikâyetimiz yoktu.

        **Siz öncelikle yazar mısınız yoksa yönetmen mi?

        Sette olmak ve ekip çalışması harika. Fakat galiba yazarken daha mutluyum. Hayal gücüm nereye götürürse gidebilirim. Üstelik bu yolculuk bedava. Vize filan da gerekmiyor. Tepemde “Hadi, çabuk” diyen, filmi daha ucuza çıkarmanın yollarını arayan bir prodüktör yok. Ünlü Arjantinli yazar Aira hiçbir zaman yazdıklarını yeniden okumadığını, düzeltme filan yapmadığını anlatır. Eğer kurguda bir şeyi değiştirmek istiyorsa, bunu önceki sayfalara dönerek değil sonrakileri ona göre yazarak yaparmış. Bence bu gayet sağlıklı bir tutum. Bana uygun. Ayrıca yazıyı niçin filmden daha çok sevdiğimin bir cevabı da burada. Bir de şu var: Hikâyede karakterlerle beraber yolculuk etmeyi, olup bitenlere onların gözünden bakmayı çok seviyorum. Herkes bunu yapsa, kimse kimseyi yargılamaz ve dünya daha mutlu bir yer haline gelir bence.

        **Okuduğunuz Türk yazarlar var mı?

        Türk edebiyatıyla ilgili fazla deneyimim yok. Bildiğim, bazı bakımlardan Arjantin edebiyatını andırdığı. Orhan Pamuk’u elbette okudum. Farklı zamanlarda karşıma çıkan başka yazar ve şairlerinizi de... Ersan Üldes, Küçük İskender ve Cemal Süreya gibi... Mehmet Yaşin adında bir şairiniz var, onu da sevmiştim.

        **En çok kimlere hayransınız? Ve üslubunuzu kimlerden ilham alarak oluşturdunuz?

        Patti Smith’i çok seviyorum. Sonra Frank Zappa, David Bowie, The Beatles, Pink Floyd... Okulda bir ay boyunca Bergman, Cassavettes ve Herzog’un bütün filmlerini peş peşe seyretmiştim. Üslubumun oluşmasında onların etkisi büyük. Gençken elime ne geçerse okurdum. Aira, Puig, Lamborghini, Pizarnik, Arlt, Nabokov, Cheever, Borges; sevdiğim yazarlar listesi çok uzundu. Sonra kocamla tanıştım. Benden 20 yaş büyüktü. Sanki beni evlat edinmişti. Edebiyatçılardan oluşan kalabalık bir arkadaş grubu vardı. Onlarla sohbet etmeye bayılıyordum. Sorunuzu bir kez daha düşündüm de, galiba beni en çok etkileyen yazar kocam Sergio. Fakat şunu söylemezsem içim rahat etmez: Çocukken bile hiçbir şey bana karanlıkta oturup film seyretmekten ve öyküler uydurmaktan daha çekici gelmezdi. Bence hayat asla edebiyat kadar maceralı, sürprizli ve güzel olamaz.

        YAZARKEN OYUN OYNAYAN ÇOCUK GİBİYİM

        **Ele aldığınız temalardan bahseder misiniz?

        Balık Çocuk suç teması çerçevesinde şekillenen bir roman. Ama bu, kitap bittikten sonra fark ettiğim bir şey. Yazarken hikâyenin herhangi bir yerinden başlıyor ve nereye gideceğimi düşünmüyorum. Tıpkı oyun oynayan bir çocuk gibiyim. Gene de sorunuzda ısrar ederseniz, siyasetin yatağımızda hep bizimle birlikte uyuduğunu anlattığımı söyleyebilirim. Başka? Korkunun ailenin içinde ve dışında ama mutlaka bir yerlerinde çöreklenip nöbet tuttuğunu. Dile getirilmemiş duyguların derin yaralar açtığını. Aile dramlarının toplumsal sorunlardan beslendiğini.

        **Lala ile Guayi arasındaki aşk nasıl bir aşk?

        Lezbiyen bir aşk. Fakat aslında bu aşk romandaki en komplike şey değil; dramanın kaynağı da sayılmaz. Benim ülkemde cinsel tercihler artık bir sorun değil. Özellikle eşcinsellerin evliliği onaylandıktan sonra. Onlar artık hayatlarını kiminle geçireceklerine karar verebiliyorlar. Toplumumuzun tutucu kesimleri bile onları yargılamaktan artık vazgeçti.

        **Bir eleştirmen, Balık Çocuk’ta insanların korkutucu bir şekilde hem insan hem de birer yırtıcı hayvan gibi sunulduğundan bahsediyordu...

        Romanın her yerine aslında benim derin korkularım ve bazı geceler uykusuz kalmama sebep olan hayaletlerim sinmiş durumda. Beni yakından tanıyanlar romanda aslında kendi iç dünyamı anlattığımı görür. Fakat bir kez yayımlandıktan sonra romanınız artık sizin değildir. Onu özgür bırakın, dilediği yere gitsin, kimi nasıl etkiliyorsa etkilesin. Siz sadece bir sonraki işinizi tasarlayın. Bir de okurun zekâsına güvenin.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ