ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA

BETÜL MEMİŞ
memisbetul@gmail.com


“It all began when they took me from my home / and put me on death row / a crime for which i am totally innocent you know…” Johnny Cash böyle başlıyor ‘The Mercy Seat’ şarkısında.
‘2012’nin, son Ekim sabahına iyi gider’ dedi yamacımdaki. ‘Tamamdır. O vakit, Cash’ı kulaklarımıza zuhur edelim’ dedim. Retinamı (matrix’ten) grilikten alıp, maviye çalan bir yerdeyim. Vakti zamanında; şimdi bu bastığım toprakların, kırlık, bahçelik bir yer olduğunu, adının manasının ‘gümüş şehir’e düştüğünü ve İstanbul kabadayılarının buralarda konuşlandığını düşününce, neden her defasında soluklanmaya buraya yani Tophane’ye geldiğimi anlıyorum. Hoş, uzun zamandır ses ver(e)memiştim buralardan ama, bir tiyatro mesaisinin sayesinde, yeniden eski dostla muhabbetteyim diyelim. Hani arada bir, hayata kafa tutup da, önkoşulsuz ‘bu mudur?’ dediğimiz zamanlar vardır, işte buralar, iyi geliyor o aralar, bilginize! Ekim’i kaçırdık ama Kasım’a mukadderat diyenlere; tek yapmanız gereken, ilaç niyetine sokaklarına salınmak, gerisi teferruat. Bazen, bazı şeyler, sadece gerektiğinden yapılır, bazen de öylesine ya! Neyse, şimdilik Cash ve ‘The Mercy Seat’e devam!

 

 

CRAFT TİYATRO’DAN ‘KAYIP / MERCY SEAT’
Ve geliyorum huzurlarınızda olma halime; Bugün rotamı Tophane’ye düşüren, (tiyatro mesaisi demiştim ya, işte Fındıklı, Pürtelaş Mahallesi’nde -ne güzel bir mahalle adı öyle- tiyatro tutkunlarını ağırlayan) Tiyatro Craft’ın oyunu ‘Kayıp / Mercy Seat’…

İstiyorum ki bu sezon, hatta bu hafta; fonunuzu Johnny Cash’in ‘The Mercy Seat’ şarkısı ihya ederken, algınızı da Craft ekibinin ‘Kayıp / Mercy Seat’ oyunu parlatadursun ve biraz olsun ‘mış’ gibi yaptığınız ‘kayıp’larınızı hatırlayın ve kendinizi unutun! Bu evrenin bir yerlerinde, birileri küçük kıyametlerinin acısını duyumsuyor, hatta bu duyumsayış edalarını çığlıklarla dikize yatırıyorken, birileri de büyük kıyametlerini, fillerin tepiştiği çimenlerin üzerinde planlıyor. Bildiğimiz ama hep es geçtiğimiz bir dejavu. Peki ya, biz neresindeyiz tüm bu küçük ölümlerin-uykuların, kıyametlerin-başlangıçların?! Cash’in melodisinin kafasında, Craft’ın ‘Kayıp’ı da bünyemi, bu şekle koymadı değil, lakin evren, Felix’in kendini boşluklara fırlattığı güzergâhta salınmıyor ki! Sadece sesli tümevarım yapıyorum, panik yok! (Ne demişti üstat -Ahmet Haşim-; ‘Melali anlamayan nesle aşina değiliz.’)

 

 

 

BAŞKALARININ ACILARI ÜZERİNE…

“Yeni bir şey yaratmayı başarmak, akılla değil, insanın içinden gelen oyun oynama güdüsüyle olur. İnsan sevdiği şeylerle oynar” diyen Carl Gustav Jung’ın tanımıyla selamını sarkıtan Craft Tiyatro’nun oyunu ‘Kayıp’; “11 Eylül’de, ABD’de yaşanan saldırı herkeste aynı etkiyi mi yaptı? Başkalarının acıları üzerine bir gelecek kurulabilir mi?” Sorularının peşinden gidiyor.

Tarih, 11 Eylül 2001… ABD’de, bir evin odasındayız… Odanın her yeri toz… Geniş camlar, çamurla kaplı… Dışarıda susmayan bir siren sesi, içerde ise durmadan çalan bir telefon… Adının birazdan ‘Ben’ olduğunu öğreneceğimiz Kayıp’ın erkek karakteri, uzandığı tozlu koltuktan TV’de yaşanan saldırı haberlerine bakmakta. Zira izleme denemez, gayet sakin ve başka planların peşinde gibi! Ve kapıdan içeri ‘Ben’in müdürü ve aynı zamanda ‘yasak aşkı’ olduğunu öğrendiğimiz ‘Abby’ giriyor. Paniklemiş ve korkmuş bir halde sarılıyorlar. Sonra bizim bilmediğimiz ve az sonrasında algılayacağımız geçmişlerinin itici gücüyle karşı cephelerdeki yerlerini alıyorlar. Abby sorularının cevaplarını alamadığından kırgın, Ben ise soruları anlayamadığından yorulmuş. Abby, durmadan çalan telefona bakması gerektiğini söylüyor Ben’e. Ve dışarıda böylesine bir dehşet yaşanırken, bu odada oturup, hiçbir şey yokmuş gibi davranamayacağını, başkalarının acılarını TV ekranında sadece izleyerek geçiştiremeyeceğini dile getiriyor. Saldırıyla birlikte, hiç yıkılmaz sanılan özgürlükler ülkesinde, şaşkınlık ve küçük kıyametler yaşanırken, ‘Ben’in bir şeylerden kaçma ve hatta saklanma hallerine ise çok sonraları vakıf oluyoruz. Bu arada ‘Abby’ ve ‘Ben’ rollerindeki Şenay Gürler ve Deniz Karaoğlu, en temizinden şahane döktürüyorlar, ikilinin yarattığı anlatıma bayıldım. Gürler’in usta oyunculuğunun yamacında, daha öncesinde ‘Bazı Sesler’, ‘17.31’ ve ‘Yalnız Batı’da, seyir alemine daldıran enerjisine şahit olduğum Karaoğlu’nun takdire şayan performansı ise dikkat çekici!

 

 

 

RENKLİ ÇEMBERDE RENK KÖRÜ OLANLAR
“Çamur kadar berrak olduğun sürece hiç sorun yok!” diyen oyun karakteri, aslında kendi içinde bulundukları kıyametleri ayıklama hemhaliyle, dışarıda yaşanan büyük kaosun acısını yaşamayı bir kenara itekleyip, tam tersi bu durumdan kendine yeni bir dünya yaratma telaşında. Hoş iteklemediğini söyleyip de sonrasında hayatın getirdiği renkli çemberlerde renk körü olarak yaşayanlar da var, o ayrı. Craft’ın sahnesi ve o sahneyi çevreleyen geniş camları ve Kayıp’a özel, o camlardan akan çamur ve iki de bir de sokak-dışarı ile irtibat kurulan bölümler, oyuna akıcılık ve sahicilik açısından geniş bir oluşum katmış.

Adıyla müstesna ‘Kayıp’; gani sıfatların ülkesi ABD’nin küçük Amerikan mutfaklı evinin salonunda, iki yitik sevgi-li-(sizlerin) diyaloglarından çıkıp, sonrasında 21. yüzyılın bizleri oluşturduğu insan(cık) tanımının altını çiziyor. Tam da ‘kaybolmuş’, ‘tanımsız’, ‘gerçek-sahte’ insanların varlığından dem vururken, tam da her şeyin müsebbibi, büyük insanlık suçunu işleyenler olarak gösterilirken. Tabii hikâyenin ‘in yer face’ tarzında kendini gösteriyor olması da büyük bir zenginlik. Maksat rahatsız etmekse çıplak gerçeklikten yana, işte biz bu kadarız, pek kıvamında okur… Dünya yanıyorken de kendi derdimize düşecek kadarız! Hatta dünyayı biz yakıyorken de yakanları arayacak kadar ‘şukela’yız.

ŞURADA, ORADA, BAŞKA BİR ÜLKEDE
Amerikalı, ünlü sinema yönetmeni, senarist ve tiyatro oyun yazarı Neil Labute’un 2002’de yazdığı Kayıp’ı, yöneten Çağ Çalışkur, dilimize çevirenler ise Seda Yıldız ile Okan Başar Bahar.
‘Başkalarının yaşadığı felaketler, birilerinin acıları, dünyanın öbür ucundaki savaşlar, bombalanmalar, öteki olanların maruz kaldığı doğal afetler… Şurada, orada, başka bir ülkede, uzak bir şehirde ama bazen de tam burada… Kayıp (Mercy Seat), Abby ve Ben karakterleri üzerinden anlatılan bir duyarsızlık, ben merkezcilik ve maduriyet hikâyesi. Gözlerinin önünde yaşanan terör saldırısını / bombalamaları bir fırsat olarak gören / görebilen insanların hikâyesi. Yeni bir başlangıç fırsatı… Birlikte olabilmenin yolu.”
Kayıp’ın ana şeması bu yörünge doğrultusunda aktarılıyor. Yazarı LaBute’un tanımıyla bir ‘duygusal terörizm’ hikâyesi.

Oyun başında Ben soruyor: “Ölü mü, kayıp mı?” Abby cevaplıyor: “Aynı şey…” Oyunun sonunda Abby soruyor: “Ölü mü, kayıp mı?” Ben cevaplıyor: “Aynı şey…”

Ölümler(imiz)le ve kayıplar(ımız)la şimdilik kaldığımız yerden oyuna devam!

İçimden geldi notu: Unutmadan, Tophane’ye oradan da Fındıklı Craft Tiyatro’ya güzergâhınızı düşürmüşken; Craft’ın kıvamında terasının sunduğu İstanbul manzarasının eşliğinde, öncesinde muhabbet, sonrasında tadında bir tiyatro gecesi sizi bekliyor, benden söylemesi! Kayıp, Kasım ayı boyunca, her cumartesi saat 20.30’da, Craft Atölye’de… Daha fazla bilgi için: 212 249 49 66 / www.atolyecraft.com

  • Craft Tiyatro
  • betül memiş
  • Kayıp / Mercy Seat
  • Şenay Güler
  • Deniz Karaoğlu
  • Tophane
  • 11 Eylül

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
2000
Kalan karakter : 2000