Hayatboyu mu, Yozgat Blues mu?

Kerem Akça, 32. İstanbul Film Festivali’nin ulusal yarışmasını değerlendirdi

14 Nisan 2013 Pazar, 13:09:04Güncelleme: 20 Nisan 2013 Cumartesi, 17:12:45
Onaylanmadı Bu haberi favori listenize eklemek için üyelik girişi yapmalısınız. Üye değilseniz tıklayın.
Habertürk'e facebook veya
twitter hesabınızdan hızlı bağlantı yapabileceğiniz gibi e-posta hesabınızla da  yeni üyelik yapabilirsiniz.
Kerem Akça, 32. İstanbul Film Festivali’nin ulusal yarışmasını değerlendirdi Sonra Oku

KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

Onur Ünlü’nün felsefi, absürt, postmodern ve A sınıf bir Türk işi ‘X-Men’ sunan “Sen Aydınlatırsın Geceyi”sinin diğer filmlerin önüne çıktığı 32. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Altın Lale Yarışması’nı geride bıraktık.Ama bu yıl yarış, kalite açısından onun hemen yamacına yerleşen, minimalist damarı sağlam iki eserin “Hayatboyu” ile “Yozgat Blues”un arasında geçecek gibi. Sürpriz ise gelirse ilk filmler “Karnaval” veya “Köksüz”den gelir. Bu gece Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda sonuçlanacak etkinlikte, Tayfun Pirselimoğlu’nun başkanlığını yaptığı jürinin vereceği kararlar merak konusu. Ancak ‘En İyi Erkek Oyuncu’da Güven Kıraç ile Ercan Kesal’in, ‘En İyi Kadın Oyuncu’da Defne Halman’ın hakimiyetlerinin sarsılması şaşırtıcı olur açıkçası. Uluslararası Yarışma, FIPRESCI, İnsan Hakları Yarışması ve Seyfi Teoman En İyi İlk Film ödüllerinin de açıklanacağı tören bunlardan birincisinin galibinin gösterimi ile sona erecek.




32. İstanbul Film Festivali’nde son noktayı bugün koyuyoruz. Etkinliğin ulusal yarışma toplamına baktığımızda ise yerli sinemanın bir mozaiğini görmek mümkün olabiliyor. 10 filmin altısının sinemaskop çekilmesinden hakim eğilimlere kadar uzanan duruş, temalarla da dengeleniyor açıkçası. Bu kez farklı sosyolojik tabanlardan gelen aileler, ‘Kürt’ ve ‘öteki’ olmak meselesinin önüne geçmiş durumda.

DİSTOPİK VE ZAMANSIZ BİR BÖLGEDE TÜR KIRMASI BİR EVREN

Bu toplam içinde bir tura çıkmak gerekirse öncelikle Reha Erdem’den sonra postmodern kuşağımızın en belirgin temsilcisi Onur Ünlü’nün ‘absürt’ yaklaşımını bir süper kahraman filmine çevirdiği “Sen Aydınlatırsın Geceyi” akla geliyor. ‘Görünmez kadın’, ‘dev adam’ gibi birçok geleneksel ve efsanevi karakteri canlandıran yönetmen, arka plan olarak ise ‘Akhisar’ı seçiyor. Ne rakımı ne de nüfusu belli olan bu vilayet, aslında distopik, zamansız ve yapma dolunaylı bir görünümle sunuluyor.

Ünlü de alışık olduğumuz mizah anlayışını yapıbozucu bir yönetmenlikle harmanladıktan sonra açı-karşı tekniğinin ve devamlılık kurgusunun ortalıkta gözükmediği Avrupa sineması usulü bir ‘X-Men’ ya da anti-süper kahraman ekibi sunuyor. Bir bakıma ‘Vizontele’nin yapısı bu şablonda canlanıyor. Siyah beyaz yapı, ‘insanlık-aşırılık’ arasındaki çizgide yaşamayı masaya yatırma adına ‘melankolik’ bir ambalaj yaratmaya yarıyor. Kan oranının devreye girmesi de biraz Park Chan-Wook odağından yükselen ‘intikam’ hikayesiyle kavranıyor. Böylece süper kahraman filmi, aşk filmi, intikam filmi, kasaba filmi gibi iskeletler bir araya gelip tür kırması bir şablonu harekete geçiriyor.





KISA SÜREDE KÜLT OLABİLİR

İkinci Japon Yeni Dalgası’ndan çılgın Takashi Miike, Japon Yeni Dalgası’nın uçarı ustalarından Seijun Suzuki ve Fransız Yeni Dalgası’nın öncülerinden Jean-Luc Godard’ın yaklaşımlarını harmanlayan eser fantastik sinemamız için değerli bir yapıt. Büyük oranda da bu yoldan profesyonel efektleriyle bir kapı açıp bunu kültürel bir yalkaşıma malzeme etmesiyle hatırlanacak.

Shakespeare’in sonelerinden oluşan ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’ eserinin serbest ve yaratıcı sinema uyarlaması, kısa sürede de kült olarak anılırsa veya yerli sinemanın postmodern klasiklerinden birine dönüşürse şaşırmamak lazım. Ünlü, böylece polisiye, çocuk filmi, minimalist film/melodram ve kara komedinin ardından ikinci kez ‘fantastik film’ durağına uğruyor. “Güneşin Oğlu”ndaki (2008) bütçe sorunları, projeye hakimiyetsizlik ve baştan savmalık ise bir anlamda daha doğru bir hikaye ve daha rahat bir yaklaşımla harmanlanıyor.

AMERİKAN BAĞIMSIZ SİNEMASININ ETKİSİ MİNİMALİST BİR KOMEDİYİ DOĞURUYOR

Onun yamacında anılacabilecek Mahmut Fazıl Coşkun ise ilk filmindeki “Bir Konuşabilse…” (“Lost in Translation”, 2003) etkisini burada daha minimalist bir komedide canlandırıyor. Aşkı arka plana itiyor. Fransızca şarkı sözleri, karikatürize karakterler, absürt anlar ve cehalet üzerinden iki soyut ruhun birbirine yaklaşmasını anlatmaya çabalıyor.

Daha ziyade Amerikan bağımsız sineması etkili bir yaklaşım benimsiyor. Jim Jarmusch’un komedi anlayışını, Wes Anderson’ın karakterlerini ve Alexander Payne’in tonunu-karakterlere yaklaşımını iç içe geçiren film, çok anlamlı olmayan bir Yozgat’ta geçiyor. İki filmin yerini değiştirseniz şüphesiz yine bu kadar kafadan kontak karakterlerle karşılaşabilirsiniz.

BENİGNİ-ŞEN KIRMASI ANA KARAKTER SOYUT BLUES İMGESİNE ÇOK ŞEY Mİ BORÇLU?

Bu da “Yozgat Blues”un ‘usta-çırak ilişkisi’ tanımlı yaklaşımını aşk, hayat, kaybolan değerler, dostluk ve kuşak çatışması üzerinden insancıl bir yolculuğa çeviriyor. Mahmut Fazıl Coşkun’un yakın planlar, teleobjektife yakın lenslerle ve yoğun kafa boşluklarıyla çalışırken doğal renklerden ayrılmaması, hafif sallanan kamerayı ruh haline göre konumlandırıyor. Arka planların genelde flu olması veya karenin içindeki iki karakterin ‘gölge’ niteliği dahi üstlenmesi dilin parçasını oluşturuyor.

Sanki Jarmusch evreninden Robert Benigni ile Şener Şen’i iç içe geçiren postmodern Ercan Kesal tablosu absürt komedinin ‘diyalog’ odağıyla geçerli olmasını sağlıyor. Acı tatlı hal ise önem arz ediyor. Bu ‘Blues’suz dünyada birbirine tutunarak başka yol çizen bireylerin mücadelesi abartılmadan yüksek bir sinema yetkinliğiyle kavranıyor.  Tabii her iki eserin de 90’lar jenerasyonunun gerçekçi taşra yaklaşımını abandone etmek için adımlar attığını ekleyelim. Bu da onların duruşunu ya da ‘postmodern’ veya ‘postmodernizmin yamacında’ hallerini onaylamaya yetiyor.

İKİ PLASTİK VE GÖSTERMELİK MİNİMALİST FİLM

Yeri gelmişken Kesal’in “Özür Dilerim”in Güven Kıraç’ının ardından ‘En iyi Erkek Oyuncu’ kategorisinde başa güreştiğini de ekleyelim. Buradan hemen ‘minimalist gelenek’in şekillenişine atlanabilir aslında. “Özür Dilerim”, “Eylül” (2011) ile bu konuda plastiklik rekoru kıran Cemil Ağacıkoğlu’nun ikinci filmi. Ortasından çatlayan bir ailenin otistik bireyinin dağılma yaratmasıyla dikkat çekmeye çalışıyor. Ancak bana kalırsa bu damarın “Soğuk” ile birlikte ‘festivaller nasıl olursa alır’ düşüncesiyle üretilmiş parçasılar. Terk fark format ve prodüksiyon kalitesinde kopuyor.

Daha önce Uğur Yücel’in ‘görsel kabiliyet’ taşımayan ticari veya sanat filmlerini görmüştük. “Soğuk” da bunu 2.35:1’de ‘renk uyumu’ iyi duran bir kar/kış atmosferi ile sarıyor. Ama o klonlanmış görünümlü oyuncular, ağır aksak kamera kullanımını anlamsız şekilde abartan sinematografi ve bunlara eklenen 108 dakika ile ‘sanat sinemasını sömüren’ bir sürece uzanıyor. Nataşalık mevzusunun ise “Elveda Katya”da (2011) daha dürüst olduğunu söyleyebiliriz.

ASLI ÖZGE İÇİN YENİ BİR BAŞLANGIÇ

Yarışma toplamında minimalist kaynağın kuşkusuz en yetkin örneği Aslı Özge’nin “Hayatboyu”su. “Ara” (2008), “İki Çizgi” (2008), “Geriye Kalan” (2011) gibi filmlerde kaliteli örneklere büründüğünü gördüğümüz ‘ilişki filmi’ni ‘evlilik’ üzerinden değerlendiren eser, “İtalya’ya Yolculuk” (“Viaggio in Italia”, 1954), “Gece” (“La Notte”, 1961) ve ‘Bir Evlilikten Manzaralar’ın (‘Scener ur ett äktenskap’, 1973) karışımı gibi. Sinemaskop formatında pan ve tilt dışında hareket yapmayan kameranın ‘çıplaklık’ cesaretiyle de yabancılaştırma sinemasını bir ‘doygunluk’la kavraması önemli.

Böylece evliliğin belirgin çatlakları ‘Antonioni’nin modeliyle tanımlanırken, umursamazlık, iletişimsizlik ve kurumun hasar görmesi yorumlanıyor. Yönetmen, “Köprüdekiler”deki (2009) acemiliklerinden ders alıp profesyonel bir esere imza atıyor. Beyazın konformizmi anlatan yaklaşımının müthiş bir pürüzsüzlükle video-art galerisi gibi motifleri de çok iyi kullanarak çıkagelmesi ‘kent burjuvazisinden evliliğin boşlukları’nı bütün dinginliğiyle perdeye yansıtıyor.

‘En İyi Kadın Oyuncu’ dalında Defne Halman’ın rakipsiz gözükmesi ise tarihimizin en cüretkar kadın performanslarından birinde Amerikalı meslektaşları kadar hür irade ve özgüvenle hareket ederek filmin evrenselliğini doldurmasında yatıyor. Özge ise yeni bir başlangıçla sinemaya tutunuyor. Burjuva konformizmini ele alma konusunda daha yetkin olduğunu kanıtlıyor.

“KARNAVAL" VE "KÖKSÜZ"ÜN İLK FİLM OLDUKLARI ÇOK AÇIK

Yine aynı damara bağlanabilecek Can Kılcıoğlu’nun ilk filmi “Karnaval” ise evsiz kalan bir adamın hayata tutunma çabasını Kuzey Avrupa ve Latin Amerika sinemasının ya da Bent Hamer ve Carlos Sorin’in sosyal gerçekçi rötuşlarıyla aktarıyor. Serdar Orçin’in idare edip Tülin Özen’in uyumsuzluktan çekmesi esere yaramıyor. Yönetmenin çerçevelerdeki acemiliği de bunlara ekleniyor. Ama nihayetinde samimi bir eser vasat bir tanımla ortaya çıkıyor.

Bambaşka bir platforma atlamamızı sağlayan “Köksüz” işlevsiz aile meselesine asla Todd Solondz, François Ozon gibi isimler kadar yetkin yaklaşamayan, renk skalasıyla bir TV dizisini andıran, dramatik yapısıyla da buna ayak uyduran bir yapıt. Seks sahnelerinin cesur halleri ise orada kalıp ergen çocuk-yetişkin kadın ilişkisini çok hatırlanası yapmaya yetmiyor. Karaktersiz ilerleyen eserin trajik dönüşleri derken ‘sinemaskop’u sırf olsun diye kullanması da gözlerden kaçmıyor. Böylece Deniz Akçay Katıksız’ın ilk eserinde duygularına kapıldığı açığa çıkıyor.

HAYATBOYU" VE "YOZGAT BLUES" FAVORİ

Son olarak Hollywood anlatısını uygulayan kuşağımızın 2013 şubelerinden “Kelebeğin Rüyası”nın senaryosal sorunlarına karşın görsel açıdan sıkıntısız bir eser olduğunu eklemeliyiz. Tabii ‘En İyi Kurgu’ ve ‘En İyi Müzik’ başta olmak üzere ‘En İyi Görüntü Yönetimi’nde de ödülü zorlayacağını öngörebiliriz. “Devir” ve “Saroyan Ülkesi” gibi biri belgesel-kurmaca arasında gidip gelen diğeri sosyal sorumluluk projesi olan iki eseri de unutmayalım. Ancak bunlardan ilkinin mitolojik bir İtalyan Yeni Gerçekçiliği ürünü gibi durarak ilginç bir köy yaşamı ve çobanlık açılımı sunduğu, ikincisinin ise ‘bakış açısından gözlem yakalama’ algısıyla bir nebze akılda kalır olduğu söylenebilir.

Tayfun Pirselimoğlu’nun jüri başkanı olmasını da göz önünde bulundurunca sanki “Yozgat Blues” ve “Hayatboyu” gibi minimalist geleneğe en yakın eserler arasında bir yarış olacak gibi. Zira bu ikisi bu konuda en yetkin ve ayakları üzerine basan yönetmenlik geleneğinin sahipleriler. Peki ya Mahmut Fazıl Coşkun’un acı tatlı hikayesinin hissiyatı mı yoksa Aslı Özge’nin yabancılaşma atmosferi mi geçerli olacak? İşte orası merak konusu. Ancak birinin film diğerinin yönetmen ödülü almasına şaşırmam. En yakın olasılık “Yozgat Blues”un ‘En İyi Film’, “Hayatboyu”nun ‘En İyi Yönetmen’ zaferiyle geceden ayrılması aslında.

Bunların arasından ise “Karnaval” yine minimalist damarına bir sosyal gerçekçi komedi dokumasıyla sıyrılıp zafere ulaşabilir. En azından ‘sürpriz’ olursa işaretler onu gösteriyor. Ama yerli festivallerdeki yarışmalarda beklenmedik gelişmelerin devreye girebileceğini, bu konuda bir netlik olmadığını da zihnimizin bir köşesinde tutmak lazım.

GÖNLÜMDEN "CAMİLLE CLAUDEL 1915" VE "JİSEUL" GEÇİYOR

Kısaca diğer yarışmalara da bakış atarsak ‘Uluslararası Yarışma’da Bruno Dumont’un “Camille Claudel 1915”i ile “Hayatboyu” 13 yarışmacı arasında en başarılıları. “Yarım Kalan Hayat” (“Nairobi Half Life”) ve “Ölü Avrupa” (“Dead Europe”, 2012) ise ‘umut vaat eden’ kategorisinden önemsenebilir. ‘İnsan Hakları Yarışması’nda ise en iyi, anti-militarist Güney Kore savaş draması “Jiseul” iken onu “Bir Gece” (“Una Noche”, 2012) ve “Küf” izliyor.

Bu seçkilerde de Türk filmlerinin öne çıkması ise sinemamızın geldiği nokta açısından değerli. Nihayetinde yine çeşitlilikle dolu bir yarışma seçkisini geride bıraktık. ‘Yeni Türkiye Sineması’ bölümündeki “Uvertur”, “Mavi Ring” ve “İçimdeki Çember” gibi amatör işler de bu duruma dahil edilebilir.

Kerem Akça’ya göre ‘Ulusal Altın Lale Yarışması’ndaki filmlerin kalite sıralaması:

1-Sen Aydınlatırsın Geceyi
2-Hayatboyu
3-Yozgat Blues
4-Kelebeğin Rüyası
5-Saroyan Ülkesi
6-Karnaval
7-Devir
8-Soğuk
9-Köksüz
10-Özür Dilerim

Sinema Haberleri

Tüm Sinema Haberleri