Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Sinema Siz de ‘eksik sayfalar’ı arayanlardan mısınız?

        KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

        10 MAYIS FİLMLERİ

        “Eksk Syflr”, şaşırtmacalı bir kapalı alan kara filmi omurgasını, ‘Big Brother’ın röntgenci yaklaşımıyla harmanlıyor. Bunu yaparken kapitalizmin iş dünyasında yarattıklarını hırs, entrika, ikiyüzlülük gibi kavramlarla mercek altına alıyor. Görsel yapının ‘tech-noir’ kalıplerının izinde canlanması ise bu duruma eşlik ediyor. Ancak bunun ötesinde filmi bitirince bir kısa film izlemiş hissiyatına

        kapılıyorsunuz. ‘Karakterlerin veya olayların hepsi gerçek mi?’ veya ‘bu faşist işkenceyi uygulayanlar kim?’ gibi sorular tam olarak cevaplanmadan perdenin karşısından ayrılıyorsunuz. Bu da ‘kapalı alana sıkışıp birbirini öldürmeye çalışan bireyler’ formülünün bu kullanımını, “Ev”den daha başarılı yapmıyor. “Eksk Syflr”, kara film teşhisiyle yerli sinema için ilginç ve değerli dururken bilimkurgu

        seçeneğini değerlendirip ‘cesur bir adım’ atamayınca ‘kaçırılmış bir fırsat’a dönüşüyor.

        Günümüzün mahremiyeti yok ederek hayatımızın içine giren bir gözetleme çağı olduğu bir gerçek. Bu konuda da sinema gerekli atılımları yapmak için fazlaca çaba sarfediyor. Yeni kuşakla ilişki kurmanın yollarını arıyor. İşin ucunu George Orwell’in ‘1984’ romanına kadar dayandırabiliriz. Ama özellikle “Truman Show”dan (“The Truman Show”, 1998) “Ölüm Oyunu”na (“Batoru Rowaiaru”, 2000), “Ölüm Bizi Gözetliyor”dan (“My Little Eye”, 2002) “Açlık Oyunları”na (“The Hunger Games”, 2012) kadar gerçek bir malzeme kullanımı var. Ancak bunlar arasında hangisi başarılı orası tartışmalı. Bizde

        de “Ev” (2010) aslında bu dramatik damara tutunup kendine sosyolojik, görsel ve türsel bir yol açmıştı.

        “Gizemli Şehir”in mimarisini dünyada var olan bir şirket üzerinde canlandırıyor

        El kamerası gerçekliğiyle dönemin gereklerine uygun ‘buluntu film’le akrabalık kuran bir rehine gerilimi tanımını izlemişti. “Eksk Syflr” (2013) ise bir ‘tech-noir’ (teknolojik kara film) tasarımının içerisinde seyircisini kucak açıyor. Afişine bakınca “Gizemli Şehir” (“Dark City”, 1998) izlenimi alacağınız eser, kıyafetlerden mimariye kadar o yaklaşıma tutunma çabasında. Bir şirketin ‘patron’unun oynadığı oyunları merceğine alıyor. Toplanan 10 civarı kişinin arasındaki hırs, entrika ve rekabet temalarından oluşan bir insancıl savaşla etrafı sarıyor. ‘Kapalı alana sıkışıp birbirini öldürmeye çalışan bireyler’ formülünün ne korku istismarına, ne sosyal eleştiri derinliğine, ne de bilimkurgu

        boyutlarına uzanmadan hareket ediyor.

        Bunun kazananı ise büyük oranda seyirci oluyor. Ozan Çobanoğlu, görüntü yönetmeninden özellikle metalik bir yaklaşım istemiş. Beyazın yalnızlık ve iletişimsizliğin getirdiği fazla rahatlığı öne çıkartırken alt ve üst açıları da hakim kılmasını arzulamış. Bu noktada ‘femme fatale’ tipli kırmızı ve açık yeşil tuvaletli kadın karakterler, takım elbiseli erkeklerin arasında bir ‘ışıltı’ anlamına geliyor. Gölge ve ışık oyunları, chiaroscuro tekniğini akla getirirken, faşist bir düzenle mimlenen karakterlerin

        üzerindeki mekanizmalar da ‘tech-noir’ eğilimini, “Ölüm Takibi” (“Blade Runner”, 1982) ile devreye giren bu ‘bilimkurgu-kara film’ melezi alışkanlığın mimari boyutunu transfer ediyor.

        Big Brother temsili ne anlama geliyor?

        Hüseyin Avni Danyal’ın ‘Big Brother’ı temsil eden halleri büyük oranda filmin odak noktasına dönüşüyor. Ancak diğer oyuncular ona eşlik edemiyor. Görüntü yönetimi ise renk skalası tutarlılığıyla kalıp, kimi zaman ölçeklerin üzerini veya altını kaçırıyor. Böylece yakın ve çok yakın planları ‘tutarlı’ hale getiremiyor. Sallanan aktif kameranın kontrolsüzlüğünden çekiyor. Bu da büyük oranda bu yaklaşımı olağan dışı açılar konusunda da ‘yüzde 60 oranı’nda tehdit edebilince, bilimkurgu biraz geri plana itiliyor.

        Kapalı alanda geçen oyunlu korku filmi klasiği “Lanetli Ev”in (“House on Haunted Hill”, 1959) ‘gotik’ ruhlu yaklaşımı da bir çırpıda yıkılınca aslında şiddeti doğru bulan bir kara film patronunun peşine takılıyoruz. Vincent Price yerini bir nev’i Marlon Brando’ya bırakıyor. Saçının arkaya taranmış hali, hakimiyeti ve her şeyi kontrolü altına almasıyla bir totaliter rejim diktatörü görünümü yükleniyor. Bunun şimdinin cumhurbaşkanına mı, yoksa başka bir şeye mi gönderme olduğu tartışılır. Ancak “Eksk Sayflr”, bilimkurgu deliğinden içine girmeyi seçmiyor. Beklenebilecek “Küp”le (“Cube”, 1997) akrabalık kurma hamlesini dahi yapmıyor. İsminin anlamıyla olabilecek ‘bilinçaltı’na sızma

        düşüncesini değerlendirmiyor. Aksine insanların hayatlarının eksik sayfalarını bir kapitalizm ikiyüzlülüğü olarak tanımlıyor.

        Son dönemde yönünü bulamamış formül filmlerinden biri gibi

        Aslında birbirini yiyen karakterler bu konuda iş hayatının konumunu sorgulamaya yarıyor. Ama “Unknown” (2006), “Exam” (2009), “Kapan” (“La Habitación de Fermat”, 2007), “Ölüm Odası” (“The Killing Room”, 2009) gibi son dönemde üretilen ve TV ile ilişki kurmayan eserlerden bir şeyler aldığı gözle görülebiliyor. Film, belli oranda “Gizemli Şehir”in mimarisini yüzde yüz tutarlılıkla ve dışavurumcu çizgi becerisiyle yoğurmadan “Exam”in sıradanlığına tutunan bir eser olarak yorumlanabilir. “Parallax Esrarı”nın (“The Parallax View”, 1974), insan hayatını kontrol ederek gerçek dolaşımı yerle bir eden şirket tanımı ise politik bir noktaya açılmadan yerli yerinde kalıyor.

        Aksine entrika iki mizansende tükenirken, ‘oyunlu bilimkurgu’, ‘oyunlu korku’ tanımlarının ardından ‘tech-thriller’ı (teknolojik gerilim) da devre dışı bırakan eser, ‘oyunlu kara film’ halini biraz ‘anlamsız’lıkla dolduruyor. Mantık boşluklarıyla örülü hapsetme duygusu ve intihar oyunu meselesi, ‘bunlar niye dışarı çıkmıyor?’ sorusunu akla getiriyor. Giriş ve kapanış da TV dizisi alışkanlığına uygun bir ‘üç nokta’ olarak canlanıyor.

        Kara film tanımıyla yerli sinemada adından söz ettirebilir

        Sanki daha genel planlar ve sinemaskop formatının varlığı, hem iç mekandaki dolly kaydırmalarının genel plan katkısını arttırırken, hem de gerilimi üst düzeye çıkarabilirmiş. Böyle ise birbirine tutunan karakterlerin ‘külüstür bir puan tablosu’ ile aynı puanları alması yetersiz oyuncu performanslarıyla inandırıcı gözükmeye çabaladığı görülebiliyor. Finalde ‘BBG’ mantığı konusunda eşeledikleri adına olumlu, ama TV kültürünü ve bilimkurgusal ütopyayı öne çıkarmama adına olumsuz bir tablo da

        karşımıza çıkıyor. Ama Hollywood etkisiyle politik-gerilim, kara film, bilimkurgu ve korkunun yamacında ilginç açılımlar da görüyoruz. Ambalaj olmasa bile görünüm bu konuda bir umut veriyor.

        Böylece faklı eğilimlere sahip yeni kara filmler denemelerimizin bir temsil daha kazanması adına ise değerli bir işle yüzleşiyoruz. Gerçek bir suç dünyasında kendi mahpusluk hallerimize tutunma olanağı yakalıyoruz. Şirketin içindeki ‘Susurluk’ benzeri çalkalanmalar, ihtiras oyunları ve daha fazlası ise “Şirket”vari (“The Firm”, 1996) bir tanımı daha öteye taşıyor gibi yapıyor. Ama başarılı olan Çolakoğlu’nun senaryosundan çok yönetmenliği oluyor son kalemde. Kurgunun temposu da fena durmazken sanki “Paramparça”daki (2010) ‘Samanyolu işi çöp film’ yaklaşımındaki senaryo algısı buraya da sıçramış gibi.

        FİLMİN NOTU: 4.4

        Künye:

        Eksk Syflr

        Yönetmen: Ozan Çobanoğlu

        Oyuncular: Hüseyin Avni Danyal, Tolga Güleç, Kaan Çakır, Tuvana Türkay

        Süre: 91 dk.

        Yapım yılı: 2013

        EMPERYALİZMİN HEDEFİ BU KEZ KUZEY KORE

        90’larda üzerine gidilen ‘Amerikan başkanı’nın değerini arttırma, milliyetçilik aşılama odaklı projelerin 15 yıl sonra canlanan, en fazla vasat bir kopyası denebilir. “Kod Adı: Olympus”, emperyalist bir şablonun izinde bir rehine aksiyonuna imza atarken Kuzey Kore’nin ‘nükleer silah’ tehdidi konusunda da nabız yokluyor. Böylece siyah Amerikan başkanından dış ilişkilerin son duruma kadar köklü bir milliyetçi/emperyalist ideoloji, demode bir ruhla sarılmış oluyor. Fuqua’nın “İlk Gün” ve “Brooklyn’s Finest” gibi polisiyelerde daha anlamlı duran işçiliği ise bu gidişatı kurtarmaya yetmiyor.

        Sinemanın 10 yıllık periyotlar halinde değerlendirilmesi bazen şart hale gelir. Böyle durumlarda ise arada bağlar kurunca ne kadar ‘belirgin farklar’ olduğunu gayet rahat görebilirsiniz. Günümüz Hollywood’unda bir taraftan blockbusterlar ve Oscar projeleri ürerken, görünürde B sınıf duran projelerin de sayısında önlenemez bir yükseliş olmaya başladı. Bu durum bir geriye dönüş anlamına mı geliyor? Aslında bu konuda da tartışmalar açılabilir. Ama Milennium Films gibi bağımsız şirketlerin sektöre sızma arzuları iyiden iyiye hissediliyor orası kesin.

        90’larda Amerikan başkanlarını ele almak modaydı

        ‘Cehennem Melekleri’ (‘The Expendables’) serisinin dünya çapında elde ettiği gelir de belli ki bu yolu daha da genişletiyor. “Kod Adı: Olympus” (“Olympus Has Fallen”, 2013) bu düşünceyle üretilmiş bir eser. Fazlasıyla da 90’ların terörle ilişki kuran, Amerikan başkanı içeren aksiyonlarını akla getiriyor. Bunun üzerine ise klişe bir rehin alma mizanseni yerleştiriyor. “Hava Kuvvetleri Bir”in (“Air Force One”, 1997) havaya taşıdığı süreç böylece yere iniyor. “Amerikan Başkanı”ndan (“The American President”,

        1995) “Beyaz Saray’da Cinayet”e (“Murder at 1600”, 1997) kadar farklı türlerdeki filmlerin ‘tek boyutlu’ ve ‘unutulası’ bir şubesi daha canlanıyor.

        Ancak bu sonuç iki açıdan değerlendirilebilir. Birincisi filmin Antoine Fuqua’nın işçiliğiyle paralel kurgudan görüntü yönetimine kadar sınıfı “Suç Ortağı”nın (“Stolen”, 2012) Simon West’i kadar geçtiği tespitiyle. İkincisi ise 90’larda Amerikan başkanına olan sevgiyi arttırırken furyaya dönüşen bu durumun günümüzde Obama milliyetçiliğiyle artabileceği öngörüsüyle... O zamanların sevilen başkanlarının, George Herbert Walker Bush ve Bill Clinton’ın şimdiki temsili ise belli.

        Seagal ile Ford başrolde olsa bir şey değişmezmiş

        Burada Beyaz Saray’ın ele geçirilmesiyle gelen yedek başkanı Morgan Freeman’ın, Temmuz’da izleyeceğimiz benzer hikayeye sahip Roland Emmerich mamulü “White House Down”da (2013) da esas başkanı Jamie Foxx’ın canlandırması şaşırtıcı değil. Böylece aslında Hollywood’da siyah peygamber arayışı aktifken, bu yan yol başkanlığa da sızıyor. Ama elbette bu ‘emperyalist yaklaşım’ın veya işin boyutunu genişletirsek ‘başkan propagandası’nın ne gereği var? O konuda emin değiliz.

        Kendi adıma Beyaz Saray’ın dehlizlerinde dolaşan paranoya gerilimlerini ya da bir püf noktası üzerine odaklanan bürokratik dramları tercih ederim. Hatta günümüz için vasat bir “Bakış Açısı” (“Vantage Point”, 2008) da işi kurtarabilir. Ancak burada Gerard Butler’ın yerine “Executive Decision”ın (1992) Steven Seagal’ını veya Eckhart yerine Harrison Ford’u koysanız bir şey değişmez.

        ABD’nin Kuzey Kore tehdidine bakışı

        Yüzünü hareket ettirmeden oynayan, vücuduna darbe almayan kahramanlar dönemi artık çoktan geçti. “Kod Adı: Olympus”ta da Angela Bassett ve Morgan Freeman bu ‘déjà vu’ hissiyatını arttırmaya çalışıyor. Belki Fuqua, 2.35:1’de bir işçilik sergiliyor ama 120 dakikada Kuzey Kore üzerinden bir ideolojiyi bütünleyen Amerikancı görüş, işi göstere göstere emperyalizm yapmaya kadar götürüyor.

        Ülkenin nükleer silah üretimine başlayıp onu ABD’de deneme arzusunun yarattığı tedirgin edici tehdit kullanılmaya çalışıyor. Ancak buna paralel olarak Kore Yeni Dalgası’nda sanatsal etkiden öte ‘video rafı eseri’ niyetine izlediğimiz ürünlerdeki ‘keskin kötü adamlar’la karşılaşıyoruz. Şovenizme uzanan yaklaşım böylece sonuç alırken ABD’nın Kuzey Kore ile ilişkilerindeki hareketlenmeler de ideolojik

        okumayı harekete geçiriyor. Ama bunun sinemaya bir faydası olmuyor. Bu kadar çiğ karakterler, belirgin klişeler ve mantık boşluklarıyla inandırıcılık aşılamak kolay iş mi? Orası size kalmış.

        FİLMİN NOTU: 3.5

        Künye:

        Kod Adı: Olympus (Olympus Has Fallen)

        Yönetmen: Antoine Fuqua

        Oyuncular: Gerard Butler, Aaron Eckhart, Morgan Freeman, Radha Mitchell, Angela

        Bassett

        Süre: 120 dk.

        Yapım yılı: 2012

        ‘KİMLİK’ BELİRLEYEMEME MAĞDURU

        “Patrondan Kurtulma Sanatı”nın yönetmeninden çıkan bir dolandırıcılık filmi fikri ilk bakışta gayet alımlı gözüküyor. Ama “Kimlik Hırsızı” bu çekiciliği ne kadar taşıyabiliyor? Belki sadece ilk 25 dakikasında. Bu da Jason Bateman ve Melissa McCarthy’nin ‘başrol’ konusunda yetersiz sahne kimliklerini açığa çıkarmaya yarıyor büyük oranda. Böylece sosyal güvenlik ve kredi kartı numarasının ele geçirilmesiyle ortaya çıkan ‘kimlik hırsızlığı’ ve ‘kredi kartı dolandırıcılığı’ gibi güncel suçların mizahi karşılığı, eli yüzü düzgün bir film omurgası bulmakta sıkıntı çekiyor.

        2008’de “Zoraki Tatil” (“Four Christmases”) gibi zorlama bir aile/noel komedisine imza attıktan sonra çıtayı yükselten Seth Gordon’un, onca dizi projesinin arasında “Patrondan Kurtulma Sanatı” (“Horrible Boses”, 2011) gibi yetkin ve eğlenceli bir kara komedi çıkarması şaşırtıcıydı. Ama burada sanki bu ‘şaşkınlık’ı itiraf edercesine tonu tutmamış bir tür ürününe imza atıyor. “Kimlik Hırsızı” (“Identity Thief”, 2013) sosyal bir meseleyi merceğine almasıyla dikkat çekerken onun üzerine koymayı neredeyse hiç beceremeyen bir eser.

        Bateman-McCarthy çekişmesi uzun metrajlı bir filmin yan hikayesi izlenimi bırakıyor

        Aslında günümüzde sosyal güvenlik numarasını elde edip kredi kartıyla alışveriş yapmak bir güvenlik tehdidine dönüşmüş durumda. Film de bu meseleden bir komedi iskeleti çıkarmaya çalışıyor. Bu tanımı duyunca gayet rahatlıkla gözünüzün önünde bir durum komedisi ya da bir dolandırıcılık filmi canlanabilir. “Kimlik Hırsızı”, bunların kara film ile akraba ikincisine tutunarak geleneği bozmuyor. 2014’teki ikinci ‘Patrondan Kurtulma Sanatı’ filmi önce ısınma turlarına imza atıyor.

        Ancak esas nokta bu ‘komedi cümlesi’nin üzerini karakterlerle, hikayelerle ve entrikalarla doldurmakta kopuyor. Zira kilolu Diana’nın, ‘Sandy’ gibi her iki cinsede uygun bir isimden faydalanarak mutlu bir aile babasının hayatına konması gayet komik. Hatta film McCarthy-Bateman arasındaki çekişmeyle bir yere kadar geliyor. Ama bu damardan uzun metrajlı bir eğlence inşa etmekten ziyade ‘yan karakterlerin mücadelesi’ni yansıtıyormuş izlenimi bırakıyor. Bu konuda da belli oranda ‘uğraşılmış’ duruyor kabul edelim.

        Kafa karışıklığından ve virajları iyi alamamaktan mustarip bir komedi

        Zira bu bürokratik sorun konusunda ipin ucu bir süre sonra kaçıyor. İkilinin dost mu, düşman mı, aşık mı derken ‘kararsız bir kalem’e mahkum olması, ‘yol’dan ‘cinsellik’e uzanan bambaşka motifleri devreye sokuyor. Virajların hiç iyi alınamamasını sağlıyor. Yol komedisi mi, durum komedisi mi, dolandırıcılık filmi mi, seks komedisi mi yoksa dostluk filmi mi olduğu belli olmayan bir dağınıklık seyircinin algısını da sınıyor. Bunların tamamını kaldıracak bir derinlik ise senaryodan yükselemiyor. Amanda Peet, Jon Favreau, John Cho gibi potansiyel yan oyuncuların değerlendirilmemesi de Gordon’u yaralarken, McCarthy’yi “Nedimeler”deki (“Bridesmaids”, 2010) kaba mizahın yamacına

        yanaştırıyor.

        Bateman sanki başrole uyumlu durmayan sahne kimliğinin cezasını çekerken, bir çırpıda perdenin gerisinde buluyor kendisini. Aslında Seth Gordon’un ve ‘Korkunç Bir Film’ (‘Scary Movie’) serisinde de ortak senaristlik yapmış Craig Mazin’in uyumu ise hiç de 114 dakikalık bütünü kaldıracak gibi değil. Belki ‘kuma’lığa kayacak kilolu kadın karakteri ile namuslu erkeğin arasındaki bağ kuvvetlenip “I Love You Philip Morris”vari (2009) bir ‘anti-kahraman dolandırıcılar çifti’ bileşimi yaratılsaydı daha iyi olabilirdi.

        Ama “Kimlik Hırsızı” bu haliyle omurgasındaki muhafazakar aile tablosu, temelleri iyi kurulamamış dostluk hikayesi ve zeki durmayan belden aşağı espriler yumağı zaaflarını açığa çıkarıyor. “Belalılar” (“The Sting”, 1973), “Elmacı Kadın” (“Pocketful of Miracles”, 1961), “House of Games” (1987) ve “Bloom Kardeşler” (“The Brothers Bloom”, 2009) gibi başarılı dolandırıcılık filmlerini aratır hale geliyor. Bateman ve McCarthy’yi olası başrol tekliflerinden uzaklaştırırken, azınlıkları ve ötekileri soktuğu

        konumla da eski model bir Amerikan milliyetçiliği salgılıyor. İlginç bir şekilde komedi harmanında tutturamadığı tonu, ideolojik metinler konusunda gayet iyi beceriyor.

        FİLMİN NOTU: 3

        Künye:

        Kimlik Hırsızı (Identity Thief)

        Yönetmen: Seth Gordon

        Oyuncular: Jason Bateman, Melissa McCarthy, Amanda Peet, Jon Favreau, John Cho,

        Genesis Rodriguez

        Süre: 114 dk.

        Yapım yılı: 2013

        HINZIR, HESAPLI VE MÜSTEHCEN

        Eşcinsel sinemasının hakim figürlerinden Almodóvar, camp dünyası, tartışmalı/ kült eğilimli sahneleri kullanma zekası, pembe diziyle birebir ilişkisi ve sanat yönetimi-aksesuar-kostüm detaycılığıyla öne çıkan, İspanyol sinemasının kültürel kimliğini kazanmasında kilit yönetmenlerden biridir. Büyük oranda da hınzır seks komedileri ve olgun melodramlarıyla bilinir. “Aklımı Oynatacağım”, örneklerini

        sanatçının ilk döneminde izlediğimiz bunların birincisine dahil edilebilir. Ancak hikayesini burjuvazinin arasına transfer edip adeta bir evin salonunda duran setini Business Class koltuklarından inşa eden eser, pörsümüş ve oryantalist gözüken bir vodvil temsilinin ötesine geçemiyor. Bu da büyük oranda yönetmenin kariyerinin en zayıf halkasıyla yüzleşmemizi sağlıyor.

        Kelimenin tam anlamıyla Almodóvar’dan alışık olduğumuz bütün temaları, karakterleri ve diyalogları bir uçağa sıkıştıran hınzır bir komedi... “Aklımı Oynatacağım” (“Los Amantes Pasajeros”, 2013), “Pepi, Luci, Bom ve Diğer Kızlar” (“Pepi, Luci, Bom y Otras Chicas del Montón”, 1980) ve “İhtiras Labirenti”nin (“Laberinto de Pasiones”, 1982) türevi gibi dururken, “Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar”ın (“Mujeres al Borde de un Ataque de Nervios”, 1988) kapıldığı teatrallik açmazını akla getiriyor.

        Bunu yaparken ise harmanını biraz ‘zamanı geçmiş’ öğelerle yoğuruyor. Her şeye rağmen özündeki Akdeniz ruhunu yer yer hissettirirken pembe dizi estetiğini bayağılıkla gözden geçiren gelenekten, entrikalarla örülü çılgın bir seks komedisi çıkarmayı biliyor. Yani o ‘öteki’lere nefes alma hürriyeti veren coşku ve uçarılık 2013 model bir beden arayışına giriyor.

        Uçak dolusu nenfomanyaktan ibaret bir vodvil temsili kıvamında

        Yönetmen bu sefer alt kültürden öte hedefini burjuva sınıfından karakterlerin, bekaret, cinsel fantezi, cinsel tercih, cinsel arayış ve sadomazoşist seks oyunlarıyla ilişkisine bağlıyor. Böylece külliyatına sıfır kilometre kült sahneler eklemeyi ve sınırları zorlamayı hedefliyor. Bu uçak dolusu nenfomanyaktan ibaret vodvil temsili ise aslında eşik atlama şanslarını bir bir reddediyor.

        Bu durum entelektüel bir Almodóvar yorumunu, yetişkinlere özel bir sürece transfer etmektense teatralliği harekete geçiriyor. Özündeki bu dolguyu devreye sokarken orta planlar ve göstermelik kaydırmalar uçağın sanki yönetmenin evinin salonunda olduğuna dair yargılarımızı güçlendiriyor. Bir süre böyle ilerleyen eserin, gökyüzüne bakınca bir şey bulamamızla da ‘pespaye boşluk’u doldurduğu söylenebilir. Ancak bu bayağılık hiç de katkı vermiyor üstadın evrenine.

        Bu kez zıvanadan çıkan kendisi olmuş

        Zıvanadan çıkmışlıklar ve aşırılıkları hedefleyen yönetmenin senaryosunun katkısıyla zıvanadan çıkan bu kez kendisi olmuş belli ki. Müzikal sahneler, ağız işi sahnesi, eşcinsel seks sahnesi, heteroseksüel seks sahnesi derken ‘herkes birbiriyle yatıyor’ hali pembe dizinin en çiğ tarafından devreye giriyor. 1.85:1’de dramatik açıdan bir eğlence sineması tanımı akarken sanki girizgah her şeyi belli ediyor.

        Seksi göndermelerle Banderas-Cruz çiftine referans bulunduran bu bölüm büyük oranda ‘skeçlerden oluşan, bütün olarak sıkıntılı bir eser’i solumamızı sağlıyor. “Aklımı Oynatacağım”ın pembe dizi uçarılığını sakil diyalogların sırtına yüklemesi, ‘1980’ etiketli hınzır alt kültür komedilerinden biri olmasını dahi engelliyor ya da belki de artık bu kalıpların çekiciliğini kaybettiğini anlatmaya yarıyor.

        İncelerken itinayla boyanmış karakterler göze çarpıyor

        Almodóvar, biseksüselliği inceleme, burjuvaziyi iğneleme noktasında ise 90 dakikayı bile zor bulan bir dramatik tek boyutlulukla boğuşuyor. Bütün renkler sanki ‘boyanmış karakterler’i ‘camp’ estetik için dahi anlamsız kılıyor.

        Efekte kaykılan cep telefonu düşme sekansı ve onun yapay Paz Vega makyajı bu konuda örnek oluşturabilir. Absürtlük ve iğneleyiciden öte, şimdilerde ABD’de sömürülen ‘tuvalet komedisi’ tanımıyla akan iddialı sahneler ya da sivri dil ve karakter oyuncularıyla yüklü gösterişçi gösteri çok anlamlı olamıyor. Böylece Almodóvar’ın kariyerinin en zayıf halkasıyla yüzleşmek de kolaylaşıyor. 80’lerin ilk yarısının hınzır yaklaşımını, yeni yetme dinamizmini aradığımızda ise sadece ‘Economy Class’ta geçen

        bir-iki sahne ile yetiniyoruz. İster istemez de “İçinde Yaşadığım Deri” (“La Piel Que Habito”, 2011) ile katmanlarını fazlalaştırdığı sinemasının o vizyonunu arıyoruz.

        FİLMİN NOTU: 4

        Künye:

        Aklımı Oynatacağım (Los Amantes Pasajeros / I’m So Excited)

        Yönetmen: Pedro Almodóvar

        Oyuncular: Javier Cámara, Pepa Charro, Lola Dueñas, Penélope Cruz, Antonio Banderas

        Süre: 93 dk.

        Yapım yılı: 2012

        TI WEST RUHU ARANIYOR

        Yönetmen değişikliğiyle ikinci şubesinde yeni bir şans arayan ‘Son Ayin’, üslupsal farklılıklar içerse de klişelerle dolu senaryosunun zararını görüyor. Ed Gass-Donnelly Kanada kariyerinden bildiğimiz Hollywood dekupajına ve tür sinemasına hakim yaklaşımını çerçeve tutarlılığı konusunda sergiliyor belki. Ama bu memuriyetini korkunun dehlizlerine taşıyamıyor. Bu da “Son Ayin: Bölüm II”yi

        klişelerle ilerleyen, dini kutsayan ve ce yapmadan duramayan üşengeç bir şeytan filmine dönüştürüyor.

        Daniel Stamm’ın “Son Ayin”i (“The Last Exorcism”, 2010), şeytan çıkarma meselesinin gerçekliğini sorgulamasıyla dikkat çekmişti. Ancak okült gruplardan dinin anlamsızlığına uzanma esnekliği gösteren platformda çok da özgün durmayan, belgesel hayranlarını tatmin edebilecek bir gerçeklik sunuyordu. Ama son dönemde artan ‘buluntu film’ meselesinin en az yetkin örneklerindendi belki de.

        İşçilik açısından başarılı durması yeterli olmuyor

        Burada ise hikaye dijital kameranın elden bırakılması ile başlıyor. ‘Arkasından ne çıkacak?’ sorusuna odaklanan gizemli süreç ve olanları kaydetme durumu bir kenara bırakılıyor. Böylece geleneksel bir şeytan filminin bütün tuğlaları bir araya geliyor. Ashley Bell karakterinin devamını getirirken onun arkasına yeni bir şey eklemiyor. Aksine oradan beklenen ‘içine şeytan girmişti zaten’ tümcesi tutarlılığını koruyor.

        Böylece ilk film büyük oranda sanki önbölüm olarak canlanıyor. Ed Gass-Donnelly, ruhsal polisiye “Cinayet Şarkıları” (“Small Town Murder Songs”, 2010) ile kanıtladığı tür sinemasına hakimiyetini buraya da taşıyor. Özellikle çerçeve kullanımı, açı ve mercek dengesinde herhangi bir sorun yok. Sinemaskop oranında Hollywood estetiğine hakimiyeti sezebiliyoruz. İşçilik adına son derece doğru bir bütün çıkaran yönetmenin, ana karakterin psikolojisine odaklanma geleneği burada da devam ediyor.

        İyi şeytan filmi için çok geriye gitmeye gerek yok

        Ancak senaryoya imza atması lehine olmamış gibi gözüküyor. Zira bir süre sonra ‘ce yapma’ ve ‘efektleri öne çıkarma’ odaklı çekim senaryosu bunların sadece dış ambalaja dönüşmesini sağlıyor. Orada muhafazakar Kanada kasabalarındaki yaşayışı eleştiren felsefi zemin ise burada öyle gözükse de seyirciyle ilişki kurmayı ihmal etmeyerek din ile gelen şeyleri kutsuyor. Böylece “39. Dosya”dan (“Case 39”, 2010) ve “Kana Susadım” (“Jennifer’s Body”, 2009) beri şeytan filmi adına eli yüzü düzgün ve iyi örnekler görmeme alışkanlığımız “Ayin” (“The Rite” 2011) ve “İçimdeki Şeytan”dan (“The Devil Inside”, 2012) sonra buraya da taşınıyor.

        Aslında “Son Ayin: Bölüm II”deki yönetmen değişikliğiyle sinemanın yükseleceğini düşünmüştüm. Ancak korkuya hakimiyetsizlik, Ti West gibi atmosferi grenli olarak postmodern ve hakim kılamama filme büyük zarar vermiş. Adeta içine şeytan girme meselesinin hayali tarafını da, efektsel tarafını da abartıp işi neredeyse ‘Şeytan Kadın’ adlı bir süper kahramanın maceralarına kadar götüren bir başıboşluk izliyoruz.

        FİLMİN NOTU: 3

        Künye:

        Son Ayin: Bölüm II (The Last Exorcism: Part II)

        Yönetmen: Ed Gass-Donnelly

        Oyuncular: Ashley Bell, Julia Garner, Spencer Treat Clark, Tarra Riggs

        Süre: 88 dk.

        Yapım yılı: 2013

        SEVİMSİZ, KABA VE İTİCİ BİR KOMEDİ

        “Borat”ın izini sürerken, onun yapısını Teksas’a taşıyan ve altını bir cinayet araştırma mizanseniyle dolduran bir eser. “Bernie’nin Suçu Ne?”, Linklater’ın şaşırtmayan sinemasızlık alışkanlığını taşırken, o yoldan kaba bir sahte belgesel komedisi iskeletine açılıyor. Jack Black’in sevimsizliğini üzerinden atamayarak katkı vermemesi bir tarafa, diğer oyuncular da yörenin ‘aksan’ını abartarak iticiliğin ve yerelliğin ana sebebi haline geliyorlar.

        Sahte belgeselin (mockumentary) Hollywood’a iyiden iyiye sızmasının dayanak noktası neresi onun yorumunu daha sonra yaparız. Ama burada Richard Linklater’ın eline aldığı tabloya bakınca “Borat” (2006) türevi bir cinayet araştırma komedisi ile yüzleşiyoruz. Jack Black’in varlığı ise bir antipati ve iticilik kattığı eseri ultra yerel bir Amerikan kasabası seyirliğine dönüştürüyor.

        Furyaya ayak uydurmanın ötesine geçemediği kesin

        Kaba cinayet araştırma sahte belgesel komedisi ya da sahte belgesel kara komedisi olarak anılabilecek “Bernie’nin Suçu Ne?” (“Bernie”, 2012), sinemaya çokça konu olmuş ‘cinayet’ motifinin üzerinden yürüyor. Onun araştırma sürecini, abartılı karakterlerin hedef tahtası olmasıyla yorumluyor. Teksas’ın yörelerinden seviye düşüren, dışlanmaya yol açacak bir aksanla ‘southern gothic’ formülünün yakasına yapışıyor.

        Ancak Linklater, oradan röportajlardan oluşan bir yapı kuruyor. Cenaze müdürü Bernie Tiede’ın gospel şarkıcısı kimliğiyle oluşturduğu sempatik karakter ise bir anlamda ters tepiyor. Shirley Maclaine, Matthew McConaughey’nin aksanlı konuşma konusunda fazlaca kasması büyük oranda filmi sevimsiz hale getiriyor. Bu ara girişlerin üst üste gelmesinin furyaya ayak uydurma dışında bir katkısı yok gibi.

        Amerika’dan çıkan bir Laz komedisi gibi

        Sanki “Borat”ın formülünü özümseyen Linklater-Black ikilisinin “Hababam Rock”ta (“The School of Rock”, 2003) olduğu gibi bir kez sahadan boynu bükük ayrılması ise şaşırtıcı değil. Zaten 90’larda çıkış yapsa da en çok abartılan bağımsız yönetmenlerden olan sinemacının, diyalogların üzerine fazlaca giderken ‘sinema görsel bir sanattır’ gerçeğini elinden kaçırma alışkanlığı buraya da sızıyor.

        “Bernie’nin Suçu Ne?” de Teksas gizeminin altını oymaktan ziyade Türk sinemasında da gördüğümüz fazla kaba karakterlerle yoğuruyor. Kitlesini elde etmek için çaba sarf eden kültürel bir komediye dönüşüyor. Adeta bizde ‘Temel’in Laz komedisi tanımının evrensel durmaması sorunsalının ABD şubesiyle karşılaşıyoruz.

        FİLMİN NOTU: 2.5

        Künye:

        Bernie’nin Suçu Ne? (Bernie)

        Yönetmen: Richard Linklater

        Oyuncular: Jack Black, Shirley MacLaine, Matthew McConaughey

        Süre: 110 dk.

        Yapım yılı: 2011

        ASİ KIZLARIN GERÇEK DIŞI TATİLİ

        Amerikan toplumunun arka plana itilmiş insanlarını ya da sıra dışı yaşayışlarını perdeye aktarırken, tartışmalı sahneler, tuhaf duran anlar, sanrısallık ve lineer olmayan hikaye kurgusuyla dikkat çeken özel bir yönetmen. Harmony Korine, başyapıtı “Julien Donkey-Boy”u esas alarak değerlendirilebilecek, “Kids” ve “Ken Park”taki senarist katkılarıyla da ‘12-17 yaş aralığındaki gençlerin büyüme çağında cinsellik ve suç ile yetişmeleri’ni ahlaki sınır tanımadan ele almasıyla kimilerince ‘teensploitation’ (ergen istismarı) kavramıyla yan yana anılan asi bir figür. Burada ise anti-gençlik filmi tanımını ve hazin çocuk/ergen suçlarına yaklaşımını, lise çağındaki bikinili kızlara uygun bulup bu ‘çiğ dünya’ya video klip estetiğine yakın bir ambalaj monte ediyor. “Bahar Tatili”, Amerikan rüyasının arkasında saklananlara dair “Katil Doğanlar”ın arşınladığı biçimci yolda istismar filmi alt türleriyle yoğrulup “Switchblade Sisters”ın modeline yanaşan, zalim, vahşi, cüretkar, dinamik ve çarpıcı bir ‘genç kız çetesi filmi’ sunuyor. Vanessa Hudgens, Ashley Benson ve Selena Gomez gibi çocuk kitlenin sevip saydığı oyuncuları, ergenlik döneminde şiddet ve cinsellik eğitiminden geçirmesiyle dahi alkışı hak eden bir eser karşımızdaki. Ama esas hedef teşhirci duygularla izlenen gençlik filmlerinin alışkanlığını, orantısız çıplaklık, gözümüze sokulan tekrarlar-cinsel içerik-ara planlar ve yüksek volümlü müzikle allak bullak etmek.

        FİLMİN NOTU: 7.4

        Künye:

        Bahar Tatili (Spring Breakers)

        Yönetmen: Harmony Korine

        Oyuncular: Vanessa Hudgens, Ashley Benson, Rachel Korine, Selena Gomez, James

        Franco

        Süre: 94 dk.

        Yapım Yılı: 2012

        KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

        Acı Reçete (Side Effects): 5.5

        Aşk Kırmızı: 3.5

        Aşk Seansları (The Sessions): 6.5

        Aşk, Şimdi (Now is Good): 4

        Aşkın İzleri (To the Wonder): 8.3

        Bahar İsyancıdır: 3.9

        Bir Hikayem Var: 3.5

        Büyük Umutlar (Great Expectations): 4.1

        Crood’lar (Croods): 3

        Çanakkale: Yolun Sonu: 5.5

        Çocuklar (Djeca / Children of Sarajevo): 6.9

        Dev Avcısı Jack (Jack the Giant Slayer): 5.9

        El Cin: 0.7

        Eski Dostlar (Stand Up Guys): 1.9

        Eve Dönüş: Sarıkamış 1915: 4.6

        G.I. Joe: Misilleme (G.I. Joe: Retaliation): 4.6

        Gazeteci Çocuk (The Paperboy): 6.5

        Gelmeyen Bahar: 2.5

        Göçebe (The Host): 7.5

        Hayat Avcısı (The Imposter): 5

        Hazine Avcısının Maceraları (Los Aventuras de Tadeo Jones): 5

        Hile Yolu: 5.2

        Hitchcock: 5.5

        Hititya: Madalyonun Sırrı: 4.6

        Iron Man 3: 5.2

        İntikam Benim (Dead Man Down): 3.8

        Jin: 7.5

        Kadınlar (Elles): 7.5

        Kelebeğin Rüyası: 5.5

        Koleksiyoncu 2 (The Collection): 1.7

        Korkunç Bir Film 5 (Scary Movie 5): 4.7

        Koşulsuz Sevgi (Broken): 5.5

        Kötü Ruh (Evil Dead): 5.5

        Kuma: 4.5

        Lanet (Sinister): 7.7

        Mahmut ile Meryem: 3.8

        Muhalif Başkan: 1.8

        Muhteşem ve Kudretli Oz (Oz: The Great and Powerful): 6.9

        Muhteşem Yaratıkları (Beautiful Creatures): 5.5

        Mutluluk (Glück / Bliss): 4.2

        Neredesin Supermen? (Bekas): 3.5

        Oblivion: 4.2

        Oyunbozan Ralph (Wreck-It Ralph): 8.6

        Öldüren Tutku (Passion): 6.5

        Pas ve Kemik (De Rouille et D’Os): 6.2

        Sabit Kanca: 1.7

        Sefiller (Les Misérables): 6

        Sıcak Kalpler (Warm Bodies): 6.2

        Suç Ortağı (Stolen): 4.5

        Şeytanın Ormanı (The Barrens): 1.7

        Timothy Green’in Sıradışı Yaşamı (The Odd Life of Timothy Green): 3.5

        Yabancı: 3.5

        Yalnız Gezegen (The Loneliest Planet): 5.5

        Yedi Psikopat (Seven Pyschopaths): 6.2

        Yolda (On the Road): 4

        Yük: 5.4

        Zerre: 5.6

        Zoraki İkili (De l'autre côté du Périph / On the Other Side of the Tracks): 2.8

        Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ