Ergen lezbiyen aşkının en cesuru

Kerem Akça, “Mavi En Sıcak Renktir”i 12. Filmekimi’ndeki Türkiye prömiyerinde izledi

30 Eylül 2013 Pazartesi, 17:56:09Güncelleme: 17:59:33
Onaylanmadı Bu haberi favori listenize eklemek için üyelik girişi yapmalısınız. Üye değilseniz tıklayın.
Habertürk'e facebook veya
twitter hesabınızdan hızlı bağlantı yapabileceğiniz gibi e-posta hesabınızla da  yeni üyelik yapabilirsiniz.
Kerem Akça, “Mavi En Sıcak Renktir”i 12. Filmekimi’ndeki Türkiye prömiyerinde izledi Sonra Oku

 

KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

Mayıs ayında 66. Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye’yle dönen “Mavi En Sıcak Renktir”, o zamandan beri pornografi tartışmaları, Fransa’da eşcinsel evliliğin yasallaşmasıyla kurduğu bağ ve Tunus Devrimi ile ilişkisiyle üzerine konuşulan bir filme dönüştü. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse Adèle ile Emma’nın ‘lezbiyen ilişki’si, “Ateşli Oda” ile birlikte, cinsel içerik açısından yeni milenyumun ya da 2010’ların en cesur lezbiyen sinema örneğini tatmamızı sağlıyor. Kechiche’in canlılık, sadelik ve gerçekçilikle bu beceriyi göstermesi, Tunus Devrimi’ne de bağlantılı olarak kısıtlanan özgürlüklere ve sansüre karşı bir tutum getirirken, filmin aşkı, ilişkiyi, tutkuyu, duyguları tanımlarken tavizsiz hareket etmesi gözlerden kaçmıyor. “Mavi En Sıcak Renktir”, barındığı müthiş sinema duygusu ve sınırları zorlamasıyla içine girip çıkamadığınız filmlerden. Meraklısı için eklemekte fayda var: 12. Filmekimi’ndeki Türkiye prömiyerinde izlediğim “Mavi En Sıcak Renktir”, Kasım ayında vizyona girecek.

Sinemada cinsel özgürlük meselesine girince uçuğu bucağı olmayan bir konuyla karşılaşırız. Bu kavramı mercek altına aldığımızda saatlerce süren tartışmalar bile bizi tatmin etmeyebilir. Sürekli zihnimizde canlanan sorular eşliğinde yepyeni pencereler açmak mümkün olabilir. Ama özellikle belirtmek gerekir ki Fransız Yeni Dalgası ve Japon Yeni Dalgası bu alanda önemli atılımlar yapmıştır. İlkinin ideolojik bazda harekete geçirdiğini, ikincisi görsel açıdan devreye sokmuştur.

 

 

Kechiche eleştirilmeye açık bir kimliğe sahip

Ancak elbette heteroseksüeli, biseksüeli, eşcinseli, lezbiyeni, transseksüeli fark etmeksizin bu konuda ayrımlar yapmak, katmanlar açmak ve felsefi metinlere girmek son derece mümkündür. Masumura’nın “Manji” (1964) ile lezbiyen sinemaya kattıkları, Vilgot Sjöman’ın “I Am Curious” (“Jag är Nyfiken”, 1967/1968) ile cinsel özgürlüğe kazandırdıkları, Kenneth Anger’ın özel konumu, Rainer Werner Fassbinder’in katkısı derken liste uzar gider.

Tunuslu Abdellatif Kechiche ise önceki filmlerini de Fransa’da çekmiş ama cinema vérité geleneğine inanan bir isim. Yani üçüncü dünya ülkesi sineması ya da gerilla sineması dediğimiz tanımı karşılayan bir şahıs. Bu düşüncesinden asla taviz vermezken, doğallığı, el/omuz kamerasını, sadeliği, gerçekçi oyunculukları, teleobjektifleri, dengeli sıçramalı kurgu tekniğini öne çıkarıyor. Bu durum karşısında ‘sinemasız’, ‘mesele yanlısı’, ‘radikal değil’ gibi tanımlara sokulmaya son derece açık bir kimliğe sahip. Ama aynı zamanda da konusunu güçlü bir şekilde ele alma becerisiyle onu bir dahi olarak görenler olabilir.

Yönetmen burada 15 yaşındaki Adèle ile 25-30 yaşlarındaki Emma’nın ilişkisini ele alıyor. Ergenlik döneminde gerçek bir cinsel arayışa giren bir karakterin, bu konudaki varoluş sıkıntısını her gençlik filminde olduğu gibi kavramaya çabalıyor. Bunun sonuçlarını ise ‘suç’, ‘heteroseksüel kimlik tanımı’, ‘dostluk’ gibi alışık olduğumuz gelenekçi sonuçlara bağlamıyor. Aksine cinsel kimlik sorgusunu öne çıkarıyor. “Mavi En Sıcak Renktir”, Julie Maroh’un çizgi romanından uyarlanmasıyla biraz garip bir arka plana sahip olsa da tipik bir Fransız usulü ‘ergen lezbiyen aşk’ tanımının adresine dönüşüyor. Ancak elbette bizim kültürel ve toplumsal yapımıza ters bir algısı var orası kesin.

 

Üç bölümde ana hatlarıyla lezbiyen ilişki

Kechiche, bir tutkunun, aşkın, ilişkinin, birlikteliğin ya da ne derseniz deyin, 180 dakikaya yayılışını giriş gelişme sonuç bölümleri eşliğinde ele alıyor. Adèle’in kendini tanıyıp cinsel kimliğini belirlemesine kadar olan bölüm ‘1. bölüm’, Emma ile ilişkisine odaklanan orta bölüm ‘2. bölüm’, son kısım ise ‘final bölümü’ olarak anılabilir sanki. Tüm bunlar üzerinden ise gerçekçi bir lezbiyen ilişki filmi akıyor.

Bizim “İki Genç Kız” (2005) ile akraba omurgada aşk, asla bir ‘yasak ilişki’ olarak gösterilmiyor. Aksine olağan bir sürecin parçasına dönüşüyor. Bu konuda günümüzde ‘muhafazakar’ duran imaların ise yakınından geçilmiyor. Adèle’in aktivist, okul öğretmeni kimliğiyle yaşadıklarını, Emma evinin kadını olma, resim yapma gibi daha yetişkinlik süreciyle yakalıyor. İkilinin yatak uyumu müthişken tensel temas ise filmi esas kalkındıran şeye dönüşüyor. Yaşanan şeyin ‘seks arkadaşlığı’ mı, yoksa ‘aşk’ mı olduğu konusunda sorular da soruluyor. Ayrıca Adèle’e yüklenen aktivizmin Tunus Devrimi ile bağlantılı bir ‘özgürlük karşıtlığı’ amacıyla yerleştirildiği çok açık.

 

Cinsel temas ile derdini anlatan yönetmenlerin yaklaşımlarını akla getiriyor

Kechiche önceki filmlerinin aksine burada Yasuzô Masumura, Pier Paolo Pasolini, Bigas Luna, Julio Medem, Tinto Brass, Jean-Claude Brisseau gibi isimlerin yanına yanaşıyor. Onların cinsel kimlik/arayış incelemesinin ötesine geçip cinsel temas ile derdini anlatma becerilerini devreye sokuyor. Bunun orta yerine ise dramatik bir giriş-gelişme-sonuç birlikteliği yerleştiriyor. Jean Renoir’ın sinemaya en ilkel haliyle soktuğu dramatik yapı, ‘sade’liğini anlamlandırıyor. Hikayenin içinde 15-20 yaş arasında Adèle’in ergenleşme süreci bu ilişkiden sorgulanır hale geliyor.

“Kayıp ve Çılgın” (“Lost and Delirious”, 2001), “Sev Beni” (“Fucking Åmål”, 1998) gibi eserlerde ‘akılda kalıcı’ haliyle gördüğümüz bu ‘ergen lezbiyen aşkı’ durumu aslında daha iddialı bir şekilde karşımıza çıkarılıyor. Bir bakıma yeni dönemin kurallarına uyduruluyor. Yakın planları, hafif sallanan kamerayı ve ruh haline göre şekillenen dengeli sıçramalı kurgu kullanımlarını tercih eden yönetmenin, hayal sahnesini bile bu doğrultuda çektiği görülebiliyor. Beyaz dolgudan ve arka planın fluluğundan kopmamak ana amaç haline geliyor. Ama cinselliğe geçince çıplak bedenlerin etkileşimini sağlama adına Paul Morrissey’in “Flesh” (1968), “Trash” (1970) ve “Heat”te (1972) gördüğümüz 16mm dokulu sakil gerçeklik düşüncesi devreye giriyor.

 

İlişki sahnelerinde yalınlık büyüleyici hale geliyor

Joe Dalessandro’nun canlandırdığı bir jigolonun eşcinsel müşterileriyle cinsel ilişkilerine odaklanan bu eserlerdeki seksin kabalığı, doğallığı ve pespayelikten doğan saflığı buraya yansıyor. Pespayeliğin büyülü bir gerçeklikle etkili hale gelmesi bir anlamda 70’lerin sansür sistemi ile günümüzünkini ortaya koyuyor. Warhol yapımcılığındaki erotik film tartışması yaratan o ucuz eserlerin duygusu da günümüzde böylece canlanıyor. “I Am Curious”ın kadının cinsel arayışındaki cesaret yüklü yaklaşım ise bu noktada karşımıza çıkıyor.

İkili ilişki sahnelerinde kamerayı yakınlaştırıp yukarıya veya yana doğru çeken/kaydıran, genel planı da vücutları kapsayacak şekilde alan yönetmen, alanı asla açmıyor. Aksine içine girdiğimiz, mahkum olduğumuz ilişkiyi daha da canlı tutuyor. Bedensel etkileşimin hakkını verirken, asla korkmayan bir yaklaşım devreye giriyor. Tamamı 25 dakikayı bulan cinsel ilişki sahnelerinin detayları da anlamlı bir tutkuyla yansıtılıyor.

 

2010’lar lezbiyen sinema için kilit bir 10 yıl olacak

Bu durum aslında lezbiyen sinemanın ‘2010’lar’ ayağında, zamanla başyapıta dönüşmesi muhtemel iki kalıcı esere dikkat çekiyor. Medem’in “Ateşli Oda”sının (“Habitación en Roma”, 2010), mitolojik ve gerçeküstücü lezbiyen ilişki filmi şablonuyla cüretkarlık zirvesine dönüşmesinin ardından gerçekçi “Mavi En Sıcak Renktir”in gelmesi ilginç.

180 dakikada ergen bir kızın cinsel kimliğini oturtma çabası oradakine yakın bir yaklaşımla (ki orada 30 yaşlarında iki kadın karakter var) yansıtılıyor. Cinsellik oranı benzer seyrederken burada sürtünmelerden cinsel organ görüntülerine kadar hiçbir şey sansürlenmiyor. Bir anlamda da “I Am Curious”, “Tutku İmparatorluğu” (“Ai No Korîda”, 1976) gibi sansürle mücadele eden filmlerin başına gelecekler ‘sübyancılık’la da çelişiyor. Hollywood’da heteroseksüel bir ilişkiye ya da kız dostluğuna dönecek hikaye yapısı bunu yapmıyor. Sınırları zorlamayı tercih ediyor. NC-17 de bu konuda ABD’nin tavrını ortaya koyuyor.

 

Tutkunun alışkanlığa dönüştüğü nokta yüksek bir gerçeklikle yansıtılıyor

Mavi En Sıcak Renktir”, Emma’yı çizgi roman bazından yükseltip ‘Mavi Melek’ yerine koyarak arada bir hayali hale getirmesine karşın burada bir gerçeklikten bahsettiğini asla unutmuyor. Adèle’in de onun yalnızlığında bir başka ilişkiye girme sevdası, boşluk, cinsellik alışkanlığı ve tensel tutkudan kaynaklanıyor. Tutkunun alışkanlığa dönüştüğü nokta yüksek bir gerçeklikle yansıtılıyor. Cinselliğin de ilişkinin bir parçası olduğunun anlaşıldığı 70’li yıllardan bu yana gelinen noktada ‘kimlik’ adına en sarsıcı görsel arşiv böylece canlanıyor.

“Ateşli Oda”dakine benzer bir cinsel ilişki tansiyonunun izinde ama onun kadar uç noktaya gitmeden işi çözümlemeyle çözen, daha manidar ve Fransız bir film karşımızdaki. Bir bakıma Medem’in eserinin ‘mitolojik’ rötuşuyla yüklendiği gerçeküstücü tavır, burada geleneksel dramatik yapıya uydurulmuş bir sadelikle sarılıyor. Ama cinsel etkileşim benzer oranda, çıplaklıkta, cesurlukta duruyor. Pabst’ın “Lulu”suna (“Die Büsche der Pandora”, 1929) gönderme de her şeyin tuzu biberi oluyor sanki. Radikal bir lezbiyen sinema örneği böylece ufukta gözüküyor.

 

FİLMİN NOTU: 7.8

Künye:

Mavi En Sıcak Renktir (La Vie d’Adèle: Chapitres 1 & 2 / Blue is the Warmest Color)

Yönetmen: Abdellatif Kechiche

Oyuncular: Adèle Exarchopoulos, Léa Seydoux, Salim Kechiouche, Alma Jodorowsky, Jérémie Laheurte

Süre: 112 dk.

Yapım yılı: 2013