ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA

KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

 Kısa sürede aksanı ve fiziğiyle romantizm ikonuna dönüşen, 30 yıllık ünlü oyuncu Colin Firth ile Eylül ayında “The Railway Man” ve “Şeytan Düğümü”yle katıldığı 38. Toronto Uluslararası Film Festivali’nde bir araya geldim. Oscar’lı aktör, karizmasını ve entelektüel kimliğini hissettirdiği söyleşi sırasında İngiliz asilliğinden asla ödün vermedi. Ermeni asıllı usta Kanadalı yönetmen Atom Egoyan imzalı “Şeytan Düğümü”, 5-20 Nisan 2014 tarihleri arasında düzenlenen 33. İstanbul Film Festivali’nde yapılacak Türkiye prömiyerinde izlenebilir.

 1960’da Hampshire’ın Grayshott kasabasında öğretmen bir anne-babanın çocuğu olarak dünyaya gelen Colin Firth, okulu sevmemesiyle ‘ayrık otu’ izlenimi bıraktı. 80’lerin ilk yarısında tiyatro oyunlarında rol almaya başlaması da, aslında henüz 10 yaşındayken oyunculuk kurslarına katılmasıyla ilintiliydi. Firth, o devrede çıkış yapıp Hollywood’a sıçrayan Tim Roth, Gary Oldman ve Rupert Everett gibi vatandaşlarıyla beraber ‘Brit Pack’in ilk jenerasyonuna dahil edildi.

 1995’te ‘Pride and Prejudice’in TV dizisinde canlandırdığı, karizma, yakışıklılık ve kibir dolu Bay Darcy rolü, ona kadınlardan oluşan bir hayran kitlesi getirdi. İngiliz oyuncu, 2001’de “Bridget Jones’un Günlüğü”ndeki (“Bridget Jones’s Diary”) aynı isimli ‘aşık’ rolüyle ise karşı cinsi mest edecek bir sahne kimliği geliştirdi. Bu etiket uzun süre üzerine yapışsa da o, Atom Egoyan, Tom Ford, Michael Winterbottom gibi isimlerin önemsenen filmlerinde bu geleneğin dışına çıktı. Ama genelde çekici İngiliz aksanı, duruşu ve fiziksel güzelliği ile akıllarda yer etti. 2010’da “Zoraki Kral”daki (“The King Speech”) unutulmaz kekeme kral performansıyla Oscar’a layık görülmek ise onun için bir eşik anlamına geliyordu.

 Oyuncunun 2013’te rol aldığı iki film, “The Railway Man” ve “Şeytan Düğümü” (“Devil’s Knot”), 5-15 Eylül 2013 tarihleri arasında düzenlenen 38. Toronto Uluslararası Film Festivali’nde dünya prömiyerini yaptı. Bunlardan “Exotica” (1994) ve “Başka Bir Dünya” (“The Sweet Hereafter”, 1997) ile tanınan usta Kanadalı yönetmen Atom Egoyan’ın imzasını taşıyan ikincisi Amerika’nın güneyinde görmeye alıştığımız ama inanmak istemediğimiz, yüz kızartan suçlardan birine uzanıyor.

 1993 West Memphis’inde satanist bir ayinin parçası olarak çocukları öldürdüğüne inanılan üç gencin eylemlerinin vicdan, ahlak, din, toplum ve adaletle ilişkisini ele alıyor. Böylece 1996, 2000 ve 2011’de çekilen üç bölümlük bir belgeselle resmedilen bu çarpıcı olay, Mara Leveritt’in 2002 tarihli romanından kurmacaya da çevrilmiş oluyor. Firth ise bu dindar bölgeye gelen ve hikayeye sonradan eklemlenen özel dedektife can veriyor. Toronto’da buluştuğum 53 yaşındaki oyuncu, bu projeye büyük oranda farkındalık yaratma arzusu ve Egoyan’a inancı sebebiyle yeşil ışık yaktığını söylüyor.

 “TAM BİR KOL KIRILIR YEN İÇİNDE KALIR DURUMU”

 “Zoraki Kral”la kazandığınız Oscar heykelciğinden bu yana fazlaca projede boy gösterdiniz. Ancak bunların çoğunluğu tatminkar olmadı. Oscar alan oyuncuların üzerinde dolaşan lanet size de mi tesir etti?

 Her zaman kaliteli ve sinemaya aktarılması gereken işleri tercih ediyorum. Bunların böyle sonuçlanmaması önemli değil. Projeye el atanlara, yaratıcılara güveniyorum. Benim için de esas püf noktası bu.

 2. Dünya Savaşı’nda Tayland-Burma demiryolu hattında çalışan ve şiddete maruz kalan onlarca mahkumdan birini canlandırdığınız “The Railway Man” ile 1993 West Memphis’inde geçen “Şeytan Düğümü”, aynı seneye denk geldi. Ancak savaş suçluluğu ile özel dedektiflik arasında derin farklar var. Acaba bunların çekim aşamalarında zamana ve mekana uyum konusunda sıkıntı oldu mu, bir kültür şoku yaşadınız mı?

 “The Railway Man”in setinden çıkıp “Şeytan Düğümü”nün setine girdim. Değişik bir deneyim oldu benim için. Tarihsel hafızadan beslendikten sonra ‘dışarıdan gelen adam’ olarak konumlanmak gerçekten garip... Duygusal bir yatırım gerektiriyor. Zamansal doğruları kavramak için olgun bir aktör olmanız lazım. Ben de ‘yıkıcı etki’den ‘izleyici’ konumuna geçişi bu özelliğimle aştım. Açıkçası zor olmadı. Zira temeline bakacak olduğumuzda hikayeler de orta yolda kesişiyor.

 Arkansas’ın dindar ve tutucu West Memphis şehri, aslında suç oranının en düşük olduğu bölgelerden biri. Ancak 1993’te satanist bir ayinle işlenen cinayetin sanıkları orada şok etkisi yaratmıştı. West Memphis Üçlüsü olarak anılan üç genç, sekiz yaşındaki üç çocuğun ölümüyle suçlanarak yargılanmıştı. Bu meseleyle ilgili daha önceden bilginiz var mıydı?

 Bölgede yaşayan görgü tanıklarından biriyle tanıştım. Fikirleri olan biri değil. Sadece beni dinledi. Ona saygı duyduğumu söyledim. Üçüncü bir şahıs aramıza bir çizgi çekse daha iyi olurdu. Adam çok sessizdi. Her şeyi kabullenmiş gibi bir hali vardı. Ama elbette burada konuya bizi esas dahil eden, West Memphis Üçlüsü’nden sağ kalan iki kişinin, Jason Baldwin ve Jessie Misskelley Jr.’nin yapımcılık yapmasıydı. Onlarla dostluk kurduk.

 1996, 2000 ve 2011 tarihli ‘Paradise Lost’ belgesellerinde mesele bütün aşamalarıyla ele alınıyor. 2002’de basılan ve filme kaynaklık eden ‘Devil’s Knot: The True Story of West Memphis Three’yi de dahil edebiliriz.

Evet belgeselleri izledim. Öncesinde olup bitenden haberim yoktu. Açıkçası bana şaşırtıcı gelmedi. Amerika’nın bizim görmediğimiz yörelerinde bunun gibi yüz kızartıcı olaylarla karşılaşıyoruz. Maalesef bu çok üzücü. Ama bir diğer taraftan da gerçeğin ta kendisi… Belki toplumun değer yargıları, belki bilinçaltına aşılanan yanlış fikirler sebebiyle, ama ABD’de böylesi meseleler genelde hasıraltı ediliyor. Tam bir kol kırılır yen içinde kalır durumu…

 “PROJEYE YARI YOLDA DAHİL OLDUM”

 Programı yoğun bir oyuncusunuz. Bu projeye nasıl dahil oldunuz?

 Aslında büyük oranda Atom’u sevdiğim ve ona güvendiğim için. Projeye yarı yolda dahil oldum. Onunla çalışmak her zaman güzeldir, keyiflidir. Reese Witherspoon ile bir araya gelmek de ayrı bir zevkti.

 “Gerçeğin Ötesinde”den sonra Egoyan ile iletişimi kopardınız mı?

 Her hafta konuşuyoruz. Onu seviyorum. Cana yakın bir adam. O zamandan beri iki-üç kere görüşmüşüzdür. Atom, fazlasıyla işbirlikçi bir yönetmen. Oyuncuya alan açıyor. Oyuncusunu dinliyor. Onun sanatına saygı duyuyor. Metot oyunculuğu, klasik oyunculuk, sizi tamamen kendi halinize bırakıyor. Ama elbette filmin önüne çıkmanızı da engelliyor. Burada “Gerçeğin Ötesinde” (“Where the Truth Lies”, 2005) ile bağlantı çok. O film, 1950’lerde eşcinsel olduğundan şüphelenilen bir komedi ikilisiyle ilişkilendirilen ‘cinayet araştırma’ sürecine odaklanıyordu. Burada da aslında bu araştırmacıyı ben oynuyorum. Oradaki gazeteci Alison Lohman’ın yerini alıyorum. Yani “Gerçeğin Ötesinde”de ‘yem’ iken burada ‘dedektif’im. Belirsizlik, cinayet, itiraflar, ahlaki sorgulama, vicdani hesaplaşma, gizem ve adalet sistemi… Tam Egoyan’ın ağzına layık kavramların üzerine giden bir ‘geride kalan insan’ öyküsü aslında “Şeytan Düğümü”.

 Projenin sizi etkileyen en önemli tarafı ne?

 Her şeyin kameranın önünden geçmesi, ilginç olması ve elbette yönetmenin dürüstlüğü. Bu sayede hikayenin gerçekliği kalbinize hançer gibi saplanıyor.

 “GRAHAM GREENE’İ ÇOK SEVERİM”

 Filmde karakterinizin sonradan eklenmiş hissiyatı çok açıktı. Bunun sebebi nedir?

 Karakter gerçek olmadığı için her şeyi hayal gücümüze bıraktık. Bu noktada doğaçlama da yaptığımız oldu. Açıkçası Ron Lax, uzun süre sonra akılda kalacaktır. Harold Pinter eserlerinde gördüğümüz ‘geçici karakter’ uygulamasına kaymasıyla anılacak. “Tek Başına Bir Adam”da (“A Single Man”, 2009) da Tom Ford benzer bir hissiyata kapılmıştı. Ona sorabilirsiniz.

 Onu oluştururken esin kaynaklarınız oldu mu?

 Graham Greene en sevdiğim romancıdır. Onun ‘The Power and the Glory’ romanı muazzamdır. Her okuyana rasyonellik aşılayan ve yetenek katan bir değerdir Greene. Sizi bir kere hipnotize etti mi dünyaya bakışınız değişebilir. Adeta kuşkulanmaktan keyif alır hale gelirsiniz. Kitap, hikaye ne olursa olsun orada Katolik Kilisesi’yle ve dinli ilgili fikirleri halen zihnimde…

 Egoyan ile çalışmak nasıl bir şey? Özellikle de “The Railway Man”in Avustralyalı ve daha az deneyimli yönetmeni Jonathan Teplitzky ile kıyaslayınca…

 Aslında Teplitsky’i çok tanımıyorum. Ama Egoyan gerçekten sıkıcı, banal, asosyal bir adam değil. Kendi sadık ekibiyle çalışıp ucuz bütçeyle her şeyi halleder. Bir bakmışsınız son kurguda amacına ulaşmış. Dik kafalı bir adam hiç değil. Sizi güldürebilir, meraklıdır, düşünürse kendi kendine düşünür. Kimseye zararı dokunmaz. Aksine iletişimi iyidir.

 Bundan sonraki projeleriniz neler?

 Woody Allen’ın filminin çekimleri bitirdik (bizde 26 Eylül’de vizyona girecek “Magic in the Moonlight”tan bahsediyor). Müthiş bir deneyimdi. Böyle bir adamı tanıdığım için çok mutlu oldum. Bu laftan sonra biraz fazla uç olacak ama Matthew Vaughn’un yönettiği çizgi roman uyarlaması “The Secret Service”i de tamamladım.

  • Kerem Akça
  • Colin Firth
  • röportaj

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
2000
Kalan karakter : 2000