ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA

Betül MEMİŞ/memisbetul@gmail.com

 

“Siz hâlâ Don Quijote'yi (Don Kişot) Cervantes'in yazdığını mı sanıyorsunuz? Oysa Cervantes bile kitabın asıl yazarının Seyyid Hâmid Badincani olduğunu, Don Quijote'yi onun el yazmalarından oluşturduğunu itiraf etmişti... Bu zamana kadar Godot'yu bekleyenlerin sadece Vladimir ve Estragon olduğu söyleniyordu... Seyyid Hâmid Badincani buna da itiraz ediyor. ‘Hayır!’ diyor... ‘Biri daha vardı...’ Vladimir ile Estragon'un şöhretinin gölgesinde kalmış biri... Hatta o, Vladimir ile Estragon'dan daha uzun süre Godot'yu bekledi... Ve Seyyid Hâmid Badincani bununla da kalmıyor; Godot'nun kim olduğunu açıklıyor.” İtiraf edin, ilginç bir kitapla karşı karşıya olduğunuzu düşünüyorsunuz! Ki kitap (Beckett) Godot, (Oğuz Atay’ın Oyunlarla Yaşayanlar) Coşkun Ermiş ve (Gonçarov) Oblomov’u buluşturuyor… Ve ortaya haybin şahanelik bir roman çıkıyor.

Bugün ‘gittikçe daha yakıcı ve sıkıcılaşan ortamlardan’ çıkıp, kafaları mis eden kitaplar aleminden yeni bir romanla selama durmak istedim; hem her şeyin şu görünenden öte, çok daha manidar, hem de görüntülenenden çok daha basit olduğunun altını çizebilmek için!

 

DON QUİJOTE’NİN ÜÇÜNCÜ CİLDİ

İşte birazdan kelama düşeceğimiz Ferhat Uludere’nin yeni romanı “Seyyid Hamid Badincani’nin Yeni Bulunmuş Elyazmalarından: Don Quijote’nin Üçüncü Cildi” bu ayarların çemberinde, epey ilginç bir okuma ve dünyaya davet ediyor. ‘Sayıklamalar’, ‘İslenmiş Aşka Mektuplar’, ‘1001 Fıçı Bira’ ve ‘Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba’ kitaplarından sonra üstadın beşinci kitabı, Yitik Ülke Yayınları’ndan raflardaki yerini aldı. Benim, üstatla kelamım eskilere dayanıyor, o yüzden de objektif bir okumadan çok, en tazyiklisinden incelemeli ve üstüne de mest olunmalı bir okuma serüveninin, alt metninde dökülen bir yazıdır bu da. Fakat tüm bu pekiştirme hallerinin kadrajında, kitaplarında yarattığı alemlerin peşine düşünce anladım üstadın, neden edebiyatın son dönem ‘en yazarları’ arasına girdiğini… (Ey, her daim vicdanını pakça tutabilmeyi başarabilmiş, kıvamında selamlı okur; kısaca, üşenmeyin de romanın, önce retinaya, sonra da us’a yaptığı uyanmayı deneyimleyin diyorum.) İstiyorum ki; bu enteresan tanımını sonuna kadar hak eden, “ben ne zaman sarhoş olsam / babamın mezarından bana / gülümsediğini görüyorum / o yüzden hep onun sevdiği rakıdan içiyorum… / ansızın kalbine yenik düşen babam Kel Şükrü için…” diyerek önsözüne de içsel hissiyatını düşen, Don Qujote’nin Üçüncü Cildi’ni, edebiyat tutkunlarına paslayan Uludere’nin, biraz da kelama oturmuş haline tanık olun! Fonumuza, Suren Asatryan’ın ‘Navavar’ yahut ‘Olor Molor’ melodilerini ekliyoruz ve hazırsanız, başlıyoruz en aklanmışından…

 

BİRİ SADECE BİR İSİM ÖTEKİ İSE KARTONDAN BİR KAHRAMAN

 

*Sondan başlayalım istiyorum; Godot ve Don Kişot ile mevzun nedir?

 

Aslında ikisiyle de alıp veremediğim bir şey yok. Hele Godot ile hiçbir şey yok. Don Quijote’yle yine bir mesaimiz var; kendisini defalarca okumaktan üzerine yazılar yazmaktan kaynaklanıyor. Hatta bu mesai Don Quijote bibloları, Serkan Yüksel tarafından çizilmiş Don Quijote tablolarına kadar ilerliyor. Şaka bir yana… Don Quijote gerçekten de Cervantes’in dilediği gibi insan zihninin yaratabileceği en güzel kitap benim için. En özel, en eğlenceli, en keyifli, en matrak, en acıklı, en maceraperest… Bu enleri çoğaltabilirim elbette! Bu yüzden yıllarca okuyarak keyif aldığım bir karakterden bu kez yazarak keyif almak istedim. Godot’ya gelirsek; onun belirsizliği, hangi edebiyatsevere çekici gelmemiştir ki?! Bence, Godot kadar esrarlı başka bir kahraman yok. Golem’den bile daha heyecan verici ve etkileyici. İşin tuhafı da tüm bunları sadece bir isimken yapıyor. Yani bir karakter değil, bir tip değil, sadece bir isim… Ama hâlâ esrarı çözülmedi. Bu esrarı çözse çözse Don Quijote çözerdi. Benim kitabımda da öyle oluyor.

 

*Herkesin, kendi yarattığı, büyüttüğü ya da farkına bile varmadığı bir Godot yahut bir Don Kişot’u var mıdır?

Şöyle de bakabiliriz aslında. Samuel Beckett’in gözünde insanın karşılığı Vladimir ile Estragon’du. Yani çaresizce Godot’yu bekleyenler. Cervantes’in romanında ise Don Quijote ve ötekiler vardı. Ötekiler Cervantes’in gözündeki insandı… Beckett, insanlığı derin bir çaresizlik batağına saplanmış ve bir belirsizliği beklerken resmediyor. Cervantes’in insanları ise sıradanlığın batağına saplanmış durumda. Godot ve Don Quijote ortaya çıkıyor. Biri sadece bir isim, öteki ise kartondan bir kahraman ama sonuçta tüm hikaye onların üzerine kurulu. Her insanın Godot’su ya da Don Quijote’si var mı bilmiyorum ama insanların bunlara ihtiyacı var o kesin.

 

GODOT GELİRSE ONU KİM KARŞILAYACAK?!

 

*Ve insanoğlunun beklediği Godot, sence bir gün gelecek mi? Gelmeli mi ya da geldi de bizler mi kaçırdık? Nietzsche’nin umut süründürür şiarı; sen ve Godot mevzusunda tam tersi mi?

Godot gelirse onu kim karşılayacak? Birileri, ‘Aaaa Godot’ diyecek ve herkes yine kendi işine bakacak… Bence hiç gelmesin daha iyi… Zaten eğlenceli olan, anlatılması gereken Godot’yu beklemek. Godot’nun kendisinin nasıl olduğunu bilmiyoruz. Godot, insanlığın düşlediği güzel günler. Güzel anlar, mutluluklar, umutlar… Bunların hepsi ne yazık ki düşlerken güzel. Çünkü insan güzel günleri düşlemekten yaşadığı güzelliklerin farkına varamıyor bir türlü.

 

*Nereden çıktı bu Seyyid Hamid Badincani’nin el yazmalarından şekillenen hikaye? Ve 1600 yılından günümüze düşen 2014’te nasıl hale büründü?
Hikaye, 9 Nisan 2000 tarihinde başlıyor. Konservatuvarda öğrenciyim ve o dönemki hocamız Gülşah Banda bizden bir kısa oyun yazmamızı istiyor. Ben de Oğuz Atay’ın “Oyunlarla Yaşayanlar” kitabında Coşkun Ermiş’in attığı bir tiradı yeniden yazdım. Ama bu kez masada Oblomov, Don Quijote, Zahar ve Sancho Panza vardı... Don Quijote, Sancho Panza, Oblomov, Zahar ve Coşkun Ermiş’in bu birlikteliği hoşuma gitmişti. Her zaman olmasa bile zaman zaman oyunun üzerinde çalışıyordum. O günden bu yana hep çalıştım bu metin üzerine, hatta 2004 yılına kadar onu bir tiyatro oyunu yapmak için uğraştım. İlker Ayrık’tan aldığım emanet daktilo ile temize çektim. Hep beraber okuduk, eğlendik, oynamaya çalıştık.  Öyle bırakmak istemiyordum elimdeki fikri orası burası kurcalıyordum. Çeşitli eklemelerle; zamanla oynaya oynaya bu hale geldi. İlk günden bu zamana 14 yıl geçmiş. Şimdi beni, 14 yıl idare edecek başka bir eğlence bulmam gerekecek…


*Romanda ne kadarı hayal, ne kadarı gerçek?

Ne hepsi kurmaca, ne de her hangi bir kısmı gerçek.

 

*Sır / efsun bozulsun istemiyorum fakat sormaktan da kendimi alamıyorum; bu romanın sende ulaştığı pik noktası nedir?

Annem doğduğu köye yaptığı ziyaretlerinden birinde bir takım elyazmaları ile döndü. Benim de o dönem yeni kitabım çıkmıştı ve köydeki akrabalar elyazmalarının sadece benim işime yarayacağını sanmışlar. Elyazmaların ne işe yarayacağını bilmiyordum, ama kütüphane böyle bir şey olması hoşuma gitmişti. Bilge bir aile büyüğüne ait olan bu dua kitapları, Seyyid Hamid Badincani’nin elyazmalarının temel fikri diyebilirim.



 HER YERDE BİR GODOT’YU BEKLEME HALİMİZ VAR!

 

*Cervantes / Don Kişot, Oğuz Atay / Coşkun Ermiş, Beckett / Godot, Goncarov / Oblomov…  Nasıl oldu da bir arada gördün bu karakterleri ve hangi fitil ateşledi romanın bu halini?

Karakterleri bir kenara bırakırsak benim hareket noktam biraz da ‘beklemek’di. Beklemek ve bekletilmek… Bu iki kavram üzerine çok düşündüğümü söyleyebilirim. Hatta fazlasıyla yazı da yazdım. Mesela ilk kitabım ‘Sayıklamalar’da, ‘Beklemeye Dair’ adlı bir öykü de yer alıyor. Beklemenin en can alıcı yanı da tabii ki Godot’yu beklemek! Bu beklemeyi hayatın her anında görmek mümkün… Çünkü her şeyi düzeltecek bir kahramanı beklemek bizim gibi lider kültü ile yaşayan toplumların en önemli hastalığı. Kadın erkek ilişkilerinden efendi köle ilişkisine kadar her yerde bir Godot’yu bekleme halimiz var. Böyle bir durumda da insanlığın en büyük kurtarıcısı Don Quijote’den başkası olamazdı. 

*Bende bu karakterlerin hepsinin bir anlamı var, peki romana düşen halinde sendeki haleti ruhiyeleri nedir?

Karakterlerin bir araya gelmesinin, hem romanın bütünü için bir anlamı, hem de benim için farklı değerleri var. Roman için her karakterin üstlendiği bir misyon ortada. Bunu çözmek romanı okuyanın işi, benim söylemem yakışık almaz. Benim için anlamlarına gelirsek; Don Quijote sadece bir roman karakteri değil benim için. Bazen bir arkadaş, bazen bir yol gösterici. Küçük bir kasabadan yazar olmak için yola çıkan biri için cesarettir Don Quijote… Coşkun Ermiş ise yazar olmak için yola çıkmış birinin naif ve şiirsel mağlubiyetidir.

 

*Romanın tüm sayfalarında beklemek üzerine bir efsun var; sence romandan bir tanımla devam edecek olursa “beklemek öldürür insanı...” mı?!

Beklemek; romanda Sancho Panza’nın dediği gibi insanın insana yapacağı en büyük kötülüktür. Sadece öldürmez; bir fare gibi kemirir beynini insanın. Sadece sıradan bir ölüm değildir; işkencedir.

 

HAN SAHİBİ İSE BİR ANLAMDA KENDİMLE HESAPLAŞMAM

 

*Yazarlar romanlarında, bir karakter üzerinden giderken birden çoğalabilir ama bence içsel ve bellek olarak hep bir karakterin içinde kalırlar... Sen, hangi karaktere daha yakın hissettin de konuşturdun bu yazım sürecinde?

 Sadece bu romanda değil, diğer yazdığım ve yarattığım tüm karakterlerim, benden bir parça taşır. Bazen hepsi benimdir, bazen de hiçbiri. Bu elbette politik bir cevap oldu farkındayım. Diğer taraftan bakarsak Don Quijote ve Coşkun Ermiş’in neler ifade ettiğini daha önce de söylemiştim. Onun yanında, romanda benim yarattığım tek kahraman olan Han Sahibi ise bir anlamda kendimle hesaplaşmam olarak değerlendirilebilir… 

 

*Roman, ara ara senin kelamınla kesiliyor; tiyatroyla da haşır neşir bir yazar olarak aslında biz okurlara, bir şey mi anlatmak istiyorsun görünenden aksine; kısaca ‘nerdeyim ben sakin miyim’ sorusunu mu sordurmak amacın?

 Romanı yazarken çok fazla şey denemek istedim. Bunu da post modern edebiyatın el verdiği ölçüde yapmak istedim. Yaptım da… Romanın içine bir yazar olarak kendimi katmadım. Bu aklımdan bile geçmedi. Öykünün daha inandırıcı olabilmesi için ana hikayeden bağımsız bir karaktere ihtiyacım vardı. Metinleri o bulacaktı, yayınevine gidecekti ve sıkça araya girip, kendini gösterecekti. Cervantes’in Don Quijote’yi yazarken kullandığı bütün biçimsel özgürlükleri ben de kullandım. Bu yazarken insana şımarık bir özgürlük sağlıyor.

 

ANLATACAK ÇOK HİKAYEM VAR

 

* Yaratım sürecinde, son kertede tıkandığın ya da hiç düşünmediğin bölüm hangisiydi ve sonrasında bambaşka bir kapı aralığı açan durum?

Şöyle cevap verebilirim aslında. Don Quijote’nin Üçüncü Cildi tam 14 yıllık bir kitap. Parça parça yazıldı. Bir bölümü yazarken sonradan atacağım adımın nasıl olacağını bilmiyordum. Bir bölüm yazıyordum ve belki de bir yıl hiç elime almıyordum. Romanın tamamı yolda yaratıldı. Aslına bakarsan ilk bölümü yazdığımda, böyle bir kitabı yazacağım aklıma bile gelmiyordu.  

 

*Yazmak senin için ne ifade ediyor; bir insan neden yazar?

 Bu soruyu yıllarca kendime sordum. İnsan neden yazar değil de ben neden yazıyorum şeklinde. Anlatmayı seviyordum. Anlatmak istiyordum ve anlatıyordum… Yazmak hikayemi daha fazla insana anlatma imkanı sağladı bana… Ve anlatacak daha çok hikayem var…  

 

*Ve yeni bir roman var mı, en azından bir kaç çiziktirme gibi? Ya da başka proje?

 Yakın zamanda yayına hazırlamaya başlayacağım bir hikaye kitabım var. Şu anda kitabın nasıl olacağına dair veremediğim kararlar var, ama yıl bitmeden yayımlanacağını söyleyebilirim.

 

İçimden geldi notu: Vedamı ‘Godot’u Beklerken’den Vladamir’in cümleleriyle vermej istiyorum: “Bütün bildiğim şu: saatler geçmek bilmez ve bu koşullarda bizi, vakit geçirmek için türlü türlü -nasıl desem- ilk bakışta makul gözüken, ama zamanla monotonluğa dönüşecek oyunlara başvurmaya zorlar. Böylece aklımızı kaybetmekten kurtulduğumuzu söyleyebilirsin. Kuşkusuz doğru. Ama aklımız uzun süredir dipsiz derinliklerin bitimsiz gecelerinde dolanıp durmuyor mu zaten? Bazen bunu soruyorum kendime. Akıl yürütüşümü takip edebiliyor musun?” Haydin selametle!

  • betül memiş
  • Ferhat Uludere

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
2000
Kalan karakter : 2000