ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA

Selin ÇALIŞKAN/ scaliskan@haberturk.com

Sizi bir romanı almaya iten şey nedir? Yazarı, adı, kapağı, ya da kokusu… Beni “En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın” kitabını almaya iten adı oldu. Bu çok sevdiğim şarkıya ait sözü kendine isim olarak seçmiş bir kitap, bana ne anlatabilirdi? Bir ailenin yemek masasına konuk edildim. Onların korkuları, sevdikleri, sevmedikleri anlatıldı, ben dinledim. Bu naif kitabın yazarı Can Gürses’e sormak istedim, o nasıl duygularla yazmış “En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın” kitabını? “Kimdir Can Gürses” derseniz, cangurses.net adresinde kendisi hakkında bilgilere ulaşabilirsiniz. “En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın” için ise sizi şöyle alalım...

"En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın" adlı romanınızın öyküsünü sofra başındaki karakterler kadar evdeki eşyaların da ağzından dinliyoruz. Aynı şekilde Bir+Bir’deki yazılarınız da edebiyat dünyasında iz bırakmış romanlarda yer alan kıyafetleri anlatıyor. Tüm bunlara baktığımızda, sizin için eşya-insan ilişkisi neyi ifade eder?

Can Gürses: Eşyalar, insanın öyküsünün ayak izi gibidir. Onları takip ederek o öykü kişisinin nereden gelip nereye gittiğine, hangi duygulardan, fikirlerden geçtiğine, nihayetinde nasıl biri olduğuna bile varabilirsiniz. Eşyalar, kaderimizle seçimlerimizin kesiştiği anlardır. Eşyalar olmasaydı anlam diye bir şey de var olmazdı. İnsanlarla olan ilişkilerimizi bile eşyanın yani şeylerin üzerinden anlamlandırırız. Çünkü anılarımızın, hafızamızın elle tutulur tek yanı eşyalardır. O gün üzerindeki elbise, masadaki çiçek, oturduğunuz bank, ödünç verdiğiniz kitap, hep buluştuğunuz mekanın peçetesi, fermuarı ısrarla düzelmeyen çantası, beraber izlediğiniz filmin bileti, çaycıya hep geri verdiği küp şeker, sizi ona götüren vapurun halatı jetonu ve gitgide birlikte yaşadığınız her yerdeki her şey; dilsiz şahitlerdir çünkü şeyler. Diyeceksiniz ki size birinin okuduğu şiir, aranızda bir anlam kurmak için yetmez mi? Elbette! Ancak unutmayalım ki o şiir de kalem ve kağıtla gelmiş bugüne. Hiçbir eser, ister sanat eseri olsun ister hayat eseri, şeyleşmeden bugüne ve geleceğe kalmaz. Belki şimdi büyük bir sözün kıyısındayım ama öyle inanıyorum ki eşyalar, insanı nihilizmden kurtarabilecek tek varlıklardır! Tabii bahsettiğim, sevebileceği ve onu seven insanlardan yoksun, umutsuz, yalnız insanlar... Hoş, çoğu zaman insanlar -ne kadar sevsek de- daha çok yoksun, umutsuz ve yalnız ediyor ya bizi; o konu başka!

 Sizin için “dil” neyi ifade ediyor; içine dalıp keşfedilecek bir derya mı yoksa anlatılacak hikaye için araç mı?

C.G: Dil ve derya sözcüklerini aynı cümlede işitir işitmez aklıma En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın’daki ailenin soyadı olan Deryadil geldi. Sanırım bu içgüdüsel tepkim bile dille aramızdaki ilişkiyi anlatıyor. Yine de dilim döndüğünce biraz daha açıklamak isterim dilimle olan dostluğumu... Aslında “anadil” sözcüğü her şeyi açık ediyor. Anadil duygu dilidir çünkü adı üstünde anaların dilidir. Ana dediğimiz de duyguların atasıdır. Ben dilimin duygululuğunu çok severim. O içlilikte, o içi dolulukta kendimi bulurum. Düşüncemi dilimin duygululuğuna uydurmadan Türkçe konuşmuş olmam. Türkçe, şiiri olan bir dildir. Belki de özünde bol bol Farsça, Arapça olduğu için, tıpkı İstanbul gibi, katışıksız olmayan güzelliği baş döndüren ve güzelliğinin hakkı hiçbir zaman verilemeyen bir muammadır. Bir cinsiyeti varsa muhakkak dişidir! En sevdiğim Türkçe, kitaplardaki değil sokaklardaki Türkçe’dir. Esnafla konuşmak benim için bir lütuftur çünkü onların Türkçesi, şehrimin havası denizi gibi, beni buraya ait hissettirir. Anadil, insanın içinde açar. Ne kadar şefkatle bakıp büyütürseniz o ölçüde göz alıcı çiçekler açar dilinizde. Anadilinizde kendinize açacağınız kucağın sıcağını soğuğunu, sağını solunu adınız gibi bilmedikçe sözünüzü de hissettiğiniz ve inandığınız gibi söyleyemez, hep biraz eksik yaşarsınız. Ancak dilin ideali yoktur. Anadil, öğrenilebilecek bir şey değildir. Sevdikçe daha çok tanınacak, ilgiyle şımartılacak, aranızdaki dostluk gelişip sırdaşlığa erince gerçeğinize güzellik, kuvvet ve gerçeklik katacak tuhaf, büyülü bir şeydir. Bir insanın konuşma şekli, yinelediği hatta tutunduğu sözcükleri, onu o yapan ünlemleri biriciktir. Hayatın dilini kavrayabilmek için insanların o kendilerine has dillerini tek tek tanımaya çalışırım farklı karakterler yaratırken. Belki de bunun için üçüncü tekil şahıstan ziyade, birinci tekil şahısla yazmayı ve bir öykü içinde binbir öykü kişisinin kılığına girmeyi yeğlerim. Daha çok içseslere kulak vermemin sebebiyse iç çekişten çıkan o sesin dilini öğrenmek isteğimdir. Çoğu zaman, en iyi konuşanlarımız bile, kendimizi iç çekişlerin diliyle ifade ederiz. Çünkü insanlar söyleyeceklerini en son sözcüklerle söylerler. Zira sözcükler anlaşmamızdan çok yanlış anlaşmamızı sağlar! Edebiyat bunun için olmazsa olmazdır. Çünkü edebiyat, söylenemeyenlerin dilinde konuşur. Yazarın işi, söylenip de söylenememişlerin dilinde yazmaktır. Benim görevimse, anadilimi, Türkçe’yi bu dille hemhal edip, bir güzel söylenmektir!

 Kitap adlarını önemsediğinizi hatta bu konuda bir araştırma yaptığınızı biliyorum. “En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın” ismi ile kitap arasındaki ilişkiyi sizden dinleyelim

C.G: Kırgınlık, kızgınlık, özlem ve çaresizlik dolu “en güzel günlerini demek bensiz yaşadın” serzenişi, yalnızca aile üyelerinin birbirlerine duyduğunu değil romandaki eşyaların sahiplerine duyduğunu, okurun sevdiklerine duyduğunu, yazarın da okuruna duyduğunu karşılıyor. En çok Müzeyyen Senar’ın tonlamasında kıvamını bulan bu güfte, benim için romanımın bölümlerinin ortak duygusunu taşıyor. Her bölüm, farklı anlatıcısı gereği farklı bir duyguda. Ancak hepsinde o güftenin tadı var. Bu tat, anne yemeğinin tadına benziyor. En nihayetinde, “en güzel günlerini demek bensiz yaşadın” nidasını atmakta en haklı kişi, romandaki sofrayı elleriyle donatan, çocuklarını o sofra başında ne yapıp edip buluşturan anne, Edibe.

Bana bu cümle roman kahramanlarının, birbirlerine karşı duydukları öfkeye, kendilerini hissettikleri yalnızlık duygusuna, sevmedikleri şeylere karşı söylenmiş gibi geldi. Sanki bir anlama, dinleme cümlesi gibi…

 C.G: Ne güzel söylediniz! Ama ziyadesiyle iyi niyetlisiniz... Birbirlerini dinleme ve anlama konusunda bir hayli başarısız bir aile var karşımızda. Öyle olmasa aile kişilerinin içseslerinin dökecek bunca sözü olmazdı! Yine de ama öyle ama böyle o sofrada biraraya gelmişlerse içten içe birbirlerini anlamak, dinlemek istiyorlardır belki. Ama korkuyorlardır. Birbirlerinden yani mutluluk ihtimalinden korkmasalar en güzel günlerini birbirleri olmadan niye yaşasınlar?

Kitaptaki karakterler birbirlerini sevmedikleri yemekler üzerinden anlatmayı seçiyorlar. Sevdikleri yemekler ise Örneğin Mine’nin dondurma alması gibi sanki herkesten korumak istedikleri, gizli yaşadıkları anlara ait. Bu bana insan psikolojisinde kişinin sevdiği insanları, nesneleri değil de sevmediklerini daha kolay söylemesi, hayatı bu köşeden yaşamasını düşündürdü. Sizi romanı böyle kurgulamaya iten neydi?

C.G: En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın bir aile romanı. Her aile gibi, Deryadil ailesi de özünde birbirlerini seven ama sevgilerinden korkan, sevgilerini yaşayamayan, sevgilerine kendilerini yakıştıramayan, sevgilerini paylaşmakta zorlanan, sevgilerinin yerini daha şiddetli ve acımasız başka duygulara bırakan insanlardan oluşuyor. Romanımın her bölümü, sofra başındakilerden birinin sevmediği bir yemek üzerinden o kişiyi anlatıyor. Sevdiğin birinin yaptığı bir şeyi sevmemek, kendi sevginden, sevgisizliğinden ya da onun sana olan sevgisinden aldığın öçtür. Sırf biri bir şeyi seviyor diye sevmeyiz ya bazen... Deryadil sofrasında da durum biraz böyle. Birlikte o anın, o yemeğin tadını çıkarmak yerine sevmeyerek kendini ayrı tutmak, o ortak tattan kendini sakınmak, korkaklık ve beceriksizlik göstergesidir. Sevdiklerimizden çok, sevmediklerimiz bizi biz yapar. Neredeyse bilinçaltındaki bir şeylerle verdiğimiz sevmeme tepkisi alışkanlık halini alır. Öyle davrana davrana gerçekten sevmez hale geliriz aslında sevebileceğimizi. Kendimizi bir şeyi sevdiğimizden çok sevmediğimize inandırmak daha zahmetsiz bir iştir. Tatlı sevmemek mesela. Tatlı sevmeyerek, sevdiği ve sevemediği kimi şerbetli duygudan, fikirden öç alır insan. Sevmezlikteki inat, kişiliğe dair en sağlam ipuçlarını barındırır. Aslında hepimiz biliriz ki, sevmediğimiz her şeyde kendimize dair sevmediğimiz bir yan vardır. Bu ister bir şarkı olsun, ister bir yemek, ister bir insan.

  • Can Gürses
  • En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın
  • söyleşi
  • edebiyat
  • Selin Çalışkan

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
2000
Kalan karakter : 2000