ÖZEL RÖPORTAJLAR HABERLERİ

05 ARALIK 2016

İstanbul’u terk edip Köyceğiz’e yerleşen Yılmaz Erdoğan, yaşanılası bir dünyanın formülünü verdi: “Güçlü olmak, zengin olmak mutlu olmaya yol açmıyor. İnsanoğlu hırstan uzaklaşarak mutlak mutluluğu aramalı”

Erdoğan, teyzeleri ve belediye başkanı dedesi Sait Atay üzerinden Türkiye’nin 40 yılık yakın tarihini beyazperdeye yansıttığı “Ekşi Elmalar” için, “İnsanlar izleyince, güzel bir bahçemizin olduğunu ve o bahçenin şöyle ya da böyle terk edildiğini, onu yeniden kurmamız gerektiğini anlayacaklar” diyor.

Çiftlik , 10 yıldanfazladır üstüne düşündüğüm bir şey. Film trafiği bitsin, 2017’den sonra orada okul çalışması da yapacağız. Amatör oyuncular için okul kuracağım. Profesyoneller için de workshoplar yapacağız.

Köyceğiz ’e hem plato kurmaya hem yaşamaya gittim. İnzivaya çekildiğim düşünüldü ama öyle bir niyetim yok. Antalya’dan Köyceğiz’e kadar olan bölgenin sinema beldesi olmasını çok istiyorum. Hayalim hep o.

Kendimi bildim bileli insanları güldüren biri olarak güldürü türünün aşırıya kaçtığı kanaatindeyim. Çok fazla sayıda komedi filmi çekiliyor. İkinci sınıf diyeceğim türden komedi yapılıyor. Bundan da çok hoşlanmıyorum.

İnsanoğlunun en büyük sorunu güç savaşı. Güçlü olmak, zengin olmak mutlu olmaya yol açmıyor. İnsanoğlu hırstan uzaklaşarak, yalnızca mutlak mutluluğu ararsa, onun peşinden koşarsa dünya yaşanılası bir yer olacak.

Vizontele’ ile yeni bir dönemi başlatmasına ve Türkiye’nin en çok film üreten BKM Film’in ortağı olmasına rağmen neden 3 yıldır izleyiciyle buluşmuyordu? Yoksa Köyceğiz’deki çiftliğinde yaşamaya başlayıp ‘Benden bu kadar’ diyerek inzivaya çekilip ‘Hakikati mi’ aramaya başlamıştı?

DEDESİNİ CANLANDIRDI

Ve Yılmaz Erdoğan döndü. ‘Vizontele’den sonra ikinci kez çocukluğundan kalma anıları senaryolaştırıp ‘Ekşi Elmalar’ adıyla sinema filmi haline getirerek ‘Buradayım, inzivaya çekilmedim, niyetim de yok’ diyen Erdoğan, gerçek olayların kurgudan daha ağır bastığı hikâyesinde teyzeleri ve belediye başkanı dedesi Sait Atay üzerinden Türkiye’nin 40 yılık yakın tarihini beyazperdeye yansıtacak.

‘Ekşi Elmalar’ı çekme fikri nasıl oluştu?

Hakkâri’de yaşadığım dönem ikiye ayrılıyor. Anne tarafının öyküsü de baba tarafının öyküsü de bambaşka bir dünya. Bizimkiler de genellikle hep yönetici. Dedem belediye başkanı, öteki kaymakam. Anne tarafının öyküsünü anlatmak hep aklımdaydı

Çocukluğunuzu çok mu özlüyorsunuz?

Özlemiyorum ama çok düşünüyorum. Biraz da tarihsel tutanakları sinemayla yakınlaştırıyorum. Geçmişle ilgili hiçbir şey bilmiyoruz. Oysa bugünü anlamak için dünü iyi bilmemiz gerekiyor. Tarih, artık sinema üzerinden yazılıyor.

Türkiye’nin hangi tarihini anlatmak istediniz?

1977’de başlayıp bugüne kadar gelen 40 yıla yakın bir dönem... Dolayısıyla bu 40 yıl bir aile üzerinden yeniden analiz ediliyor. Ve bu analiz organik bir film olan sembollerini bahçeden seçen ‘Ekşi Elmalar’ ile beyazperdeye yansıyacak.

Köyceğiz’deki çiftliği plato kurmak için mi yoksa yaşamak için mi aldınız?

İkisi de. Oraya yerleşince inzivaya çekildiğim düşünüldü. Ne var ki öyle değil. Mesaisinin yarısını yazar olarak geçiren biriyim. Normalde benim kadar çok yazan birinin dışarıda hiç görünmemesi lazım. Ne inzivası abi? Köyceğiz’de daha çok çalışıyorum. Gece gündüz yazan biri inzivaya mı çekilir? Çekilmeye de niyetim yok. Bu sezona kadar son üç yıllık performansıma bakılırsa hiçbir iş yapmamış gibi görülüyor. Tam aksine. Bu sezon ‘Ekşi Elmalar’ ile birlikte ‘Haybeden Gerçeküstü Aşk’ da gösterime girecek. Bu filmlerin yazılıp çizilmesi var, ön hazırlığı var, çekim süreci var.

Film platosu kurmak daha masraflı değil miydi?

Orada oyuncuların kalacağı yerler de yaptık. Akyaka, Marmaris, Köyceğiz... Oralar çok güzel. Bir de bütün kış boş. Sinemanın emrine amade. Antalya’dan başlayıp Köyceğiz’e kadar olan bölgenin ülkemizin sinema beldesi olmasını çok istiyorum. Hayalim hep o. Plato kurmak masraflı ama kurulduktan sonra maliyet olarak daha avantajlı durumları var.

Peki işler nasıl yürüyor?

Teknolojinin nimetleriyle. Hiçbir toplantıya katılmak zorunda olmadan iş görebiliyorum.

Özlem duyduklarınız olmuyor mu?

Özlemiyorum çünkü geliyorum. İstanbul ana trafomuzdur. Özleyecek kadar da ayrı kalmıyorum. Ama İstanbul’dayken köyü çok özlüyorum.

Ekşi Elmalar’ı izleyen geçmişle ilgili neleri algılayacak?

Güzel bir bahçemizin olduğunu ve o bahçenin şöyle ya da böyle terk edildiğini, bozulduğunu ve onu yeniden kurmamız gerektiğini anlayacaklar

15 yılda 5 film, 12 milyon izleyici, 71 milyon TL hasılat... Bu tabloya baktığınızda ne hissediyorsunuz?

Kulağa çok hoş geliyor. Beni bu rakamlardan çok nereye gidersem gideyim birinin bir filmimin repliğini söylemesi, filmleri benden çok sahiplenmiş olması ilgilendiriyor. “Hâlâ Zeki Müren de bizi görecek mi?” esprisi güncelliğini koruyor. Yazarken bütün ömrüm boyunca bu repliği duyacağımı hiç düşünmemiştim.

‘İNSANIN SORUNU GÜÇ SAVAŞI’

Sizce dünyanın en büyük sorunu nedir?

ması, güç savaşı. Bir gün en güçlü olma kaygısından kurtulursak insanoğlunun en büyük sorunu ortadan kalkmış olacak. Güçlü olmak, zengin olmak mutlu olmaya yol açmıyor. İnsanoğlu koşulsuz olarak hırstan uzaklaşarak, yalnızca mutlak mutluluğu ararsa, onun peşinden koşarsa dünya yaşanılası bir yer olacak.

Yılmaz Erdoğan, sanıldığı gibi Köyceğiz’deki çiftliğinde inzivaya çekilmediğini yeni filmi ‘Ekşi Elmalar’ ile gözler önüne serdiğini belirterek “Derviş değil Yılmaz’ım” dedi.

Yılmaz Erdoğan, ‘Siz derviş misiniz?’ yönündeki sorumuza ‘Benim adım Yılmaz. Bunun dışında hiçbir şeyle tanınmak istemem” sözleriyle cevapladı.

‘TİCARİ KOMEDİLERDE SINIR ZORLANIYOR’

Sinemada yeni bir dönemi başlatan biri olarak az sayıda film çektiğinizi düşünmüyor musunuz?

Ben bu sitemi tiyatro tarafından duymaya alışmıştım ama ilk kez sinema adına böyle bir sitemle karşılaşıyorum. Film yapmadığım zamanlar boş oturmadım ki. 5 yıl boyunca ‘Çok Güzel Hareketler’ için çalıştım. Sadece filme yönelsem diğer bütün çalışmaları terk etmem lazımdı. Bir de yazıp yönetmediğim, oyuncu olarak yer aldığım filmler var. Onları ıskalamayalım lütfen.

‘Vizontele’nin aynı zamanda komedi filmleri dönemini başlattığını düşünüyorum, öyle midir?

Ben kendimi bildim bileli insanları güldüren biri olarak güldürü türünün aşırıya kaçtığı kanaatindeyim. Çok fazla sayıda komedi filmi çekiliyor. İkinci sınıf diyeceğim türden komedi yapılıyor. Ben çok komiktim ama hep ironik bir anlatıcıydım. Acıyla kahkaha peş peşe gider. Çünkü hayatı böyle algılıyorum. Öyle olunca daha derin filmler oluyor ama ticari komedilerde sınırı zorlama gibi bir durum yaşanıyor. Bundan da çok hoşlanmıyorum. BKM olarak onda bizim payımızın da olduğunu düşünüyorum. Diğer türlere de biraz daha ağırlık vermek istiyoruz.

İzleyici talep ediyor ki çok sayıda çekiliyor...

Evet ediyor ama diğer türleri de reddetmiyor. Mesela romantik komedi türü çok yapıldı, yapılması da iyiydi, güzel örnekleri de var Benim sıkıntı duyduğum diğer bir konu da filmlerin kış takvimine sıkışıp kalması. Yaz aylarında da film izlenmeli.150 film 6 ay içine sıkışıp kaldığı için bayağı bir karmaşa yaşanıyor. Sinema sadece Türkiye’de tatile giriyor.

"KAHRAMANLIKLARI GÖZLERİMİZLE GÖRDÜK"

15 Temmuz’da neler hissettiniz.

Herkes gibi önce şaka olduğunu düşündüm, inanmadım. Nasıl inanayım. Yıl 2016 ve birileri darbe yapma peşinde. Yok daha neler? Bu musibetin gösterdiği bir şey oldu ki başka türlü göremezdik. Milletimizin Çanakkale Savaşı’ndaki, Kurtuluş Savaşı’ndaki kahramanlıklarının aynısını tankın altına yatanlarla, kafa tutarak darbeyi püskürtenleri canlı canlı gördük. Şehitlerimizi hiçbir zaman unutmayacağız.

‘UMUT VERMEYECEKSEK NİYE HİKAYE ANLATALIM’

Filminizin deyişlerinden biri ‘U Mutlu Son’. Bu deyişle ne anlatmak istediniz?

Çünkü mutlu son yapmak demek insanlığa şunu söylemek demektir; “Dünya bir cennettir. Her şey şahanedir.” Bunun tersini yaparsan da “Dünya bir cehennemdir, her şey berbattır” dersin. Ben de bir ironi anlatıcısı olarak “Dünya ne cennettir ne cehennemdir. İkisinin ortasıdır. Hayatın bir anı cehennemdir ama hemen cennete dönüşür. Gider, gelir” diyorum. Dolayısıyla Allah’tan umut kesilmez. Mutlu son yapamıyorum ama umutlu son yapabiliyorum. İzleyiciye bir umut, müjde vermeyeceksek niye hikâye anlatıyoruz ki? Bana bir şey anlatıyorsun, öykünün tamamı berbat, rezil, acı ve hiçbir çıkışı yok. Niye anlattın ki bunu bana? Şunu mu demek istiyorsun? “Hep beraber gidip intihar edelim.” Ya da birisi geliyor sanki hayatta korkunç anlar yokmuş gibi, her gün savaşmak için yeni bir hacet, ayrışmak için yeni bir sebep bulunmuyormuş gibi “Sonunda kavuştular, mutlu oldular, aslan gibi de yürüdüler” diyebilir miyim? Bu sahtekârlık olur. Bu ikisinin tam ortası hayata denk geliyor. ‘U Mutlu Son’ da bunu ifade ediyor.

10 yıl sonra neler olabileceğini düşünüyorsunuz?

Ben ironik olduğum için bir yanım çok iyimserdir diğeri de çok gerçekçidir. Varoluşta iki düzlem var. Gerçek düzlemi, yani bu içinde olduğumuz. Diğeri ise hakikat düzlemi. Gerçek düzlemde işler hiç yolunda gitmiyor. Ama hakikatte her şey yolunda.

Gerçek düzlemde yaşamak zorunda kalıp hakikat düzlemini mi hayal ediyoruz?

Bence hakikat makamına ne kadar geçersen gerçeğin yükü de o kadar hafifliyor. Bu gördüğümüz ve boğulmakta olduğumuz bu yaşamın ötesi var. Onun ötesi aralandıkça gerçeği de daha az ciddiye almaya başlarız. Güncel bir şey ve güncelin mahkûmu olmak bir esirliktir. Bizim bunun ötesine geçmemiz insanı çok rahatlatan bir şey. ‘Gerçeği boş verelim’ demiyorum. rGerçeği de hakikati de iyi yönetmek gerek. Olduğun gibi görünmek yetmez. Göründüğün gibi de olmak meselesi bu ikisinin karşılığıdır.

Hakikat makamına nasıl geçeriz?

Soru soran bir zihniyetin olması gerekir. ‘Bunun ötesinde ne var, ne oluyor?’ sorusunu sormak gerek. Bu soruların da herkese göre bir cevabı var. Böyle soruları sormamak kişiyi mutsuz yapar. Ne anlatmak istediğimi sanıyorum 20 Kasım’daki tek kişilik gösterim ‘Münaşaka’da anlatacağım. Röportajda anlatmak gerçekten çok zor.

Yeni hayatınıza birçok kişi öykünüyor ama geçim derdi var..

‘Senin tuzun kuru tabii’ diyenleri çok duyuyorum. Köyceğiz’de çay kaç lira ki? Her şey çok daha ucuz orada. Pazara gidiyorum, her şey ucuz ve organik. Daha çok mutluluğun, daha çok huzurun olduğu hakikat makamına geçmek için tuzumuzun kuru olmasına gerek yok.

ERSİN KORKUT: YILMAZ ABİ'NİN HASTASIYIM

Bir üstatla çalışırken tam olarak neler hissettiniz?

Ersin Korkut: Ekşi Elmalar’ yabancısı olmadığım bir hikâye. Çünkü ailemizin hikâyesi. Bana teklif geldiğinde kendimi hemen o rolde buldum. Yılmaz Abi’nin kaleminden gelen hiçbir şeyde zorlanmam. Duygu geçişleri bende zayıf olduğu zaman istenileni elde edene kadar yaptırır. O yüzden Yılmaz Abi’nin hastasıyım. n Çekim öncesi nasıl bir hazırlık dönemi geçirdiniz? Yılmaz Abi, her filmde olduğu gibi ‘Ekşi Elmalar’ın senaryosunu gönderdikten sonra adını verdiği bazı kitapları okumamızı istedi. Sonra kendisiyle uzun uzun konuşmalar, sohbetler geldi. Kendisinin kafasından nasıl bir film olduğu, karakterleri nasıl canlandırmamız gerektiği konusunda bilgi sahibi olunca çekimler başladı.

ŞÜKRÜ ÖZYILDIZ: BENİ DAHA ZENGİN YAPTI

Filmin kariyerinize nasıl bir etkisi olmasını umarsınız?

Yaptığım mesleğe insan bilimi olarak bakıyorum. Oyuncu olarak beslenmenin yanı sıra belli bir olgunluk ve farkındalığa eriştikten sonra kişiyi sadece iki şey mutlu edebiliyor. Doğa ve aile. İkisi de o platoda bize fazlasıyla sağlandı ve biz çok mutlu ve huzurlu bir süreç geçirerek ayrıldık. Beni oyunculuk açısından daha zengin bir insan haline getirdiği için ‘İyi ki bu filmde yer aldım’ diyorum. 

Daha önce bilmediğiniz neler öğrendiniz?

Çok şey var ama bunları kelimelere nasıl dökeceğimi bilemiyorum. Çünkü işimiz hem duygularla hem de soyutla. Kelimelendiremesem de ‘Bu böyleymiş’ dediğim çok şey var.

Mehmet ÇALIŞKAN / HABERTURK MAGAZİN

 


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
300
  • Misafir 23 Ekim 2016 Pazar 09:51
    arkadaşın emekliliği gelmiş...
Kalan karakter : 300