Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Gündem Medya Lale devri çocuklarıyız biz al yazmalım

        GAZETE HABERTÜRK / RAHŞAN GÜLŞAN

        BEN öyle çok da sevmem büyük kalabalıkların sevdiği kendine acıyan kırık kalpli aşk şarkılarını. Mesela Cennet şarkısını da çok sevmemiştim, Lale Devri de çok koşmamıştı bende. Ama önceki gece “Al Yazmalım” isimli diziyi izlerken kendimi “Lale Devri çocuklarıyız biz, zamanımız geçmiş” derken buldum.

        Beklentimi yüksek tutmamıştım. Hayatımın aşk filminin dizi hali tabii ki aynı duyguyu vermeyecekti. Tabii ilk darbe o koca kırmızı Austin marka kamyonun yerini motokros motosikletinin almış olması. Sonra çekimlerin, filmin çekildiği yer olan Adana Osmaniye yerine Bursa Mudanya’da gerçekleştiriliyor olması. Ama sıkıntı burada değil, sıkıntı etrafımızdaki her şeyin değişmiş olması.

        İletişim biçimlerimizin, aşkı arama şeklimizin, aşk tanımımızın, cinselliğe bakışımızın, kısaca sosyal hayatımızın tamamen değişmiş olduğunun suratıma çarpmasında. Yıkıntı kamyonuyla, annesinden sürekli azar işiten bir köylü güzeline âşık olan ve sonra onu sadece sevmeyecek emeğini de katacak bir adama kaptıran İlyas ve filmin finalindeki “Sevgi neydi, sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti” sözleriyle biz kadınların yüreğine oya gibi işlediği sıcaklığıyla Asya’nın dünyasında yaşamıyoruz artık.

        Belki de bu nedendendir ki ne zaman televizyonda o koca kırmızı döküntü kamyonla sevdiğini kovalayan İlyas’ı görsek içimiz sızlar. Asya’nın filmin finalinde iki adam arasında kalış halini görünce yüreğimiz parçalanır. Aynısından isteriz. Hem de aynısının hepsinden! Hayta kılıklı İlyas da olsun isteriz, evine düzenine bağlı Cemşit’i de arzularız.

        Benim gibi orta yaşlı olanlar iyi kötü o hayatlardan paylarını aldılar. Şimdi “Lale Devri” şarkısını söylerken gözleri dolanları, kendilerini tavan arasına kaldırılmış eski bir radyo gibi hissedenleri daha iyi anlıyorum. Sanırım yaş dönümü gerçeğini bu vesileyle kabullenmek durumunda kaldıktan sonra ikinci faza yani yeniyi reddetme kademesine geçeceğim.

        Ve Al Yazmalım yerine akşam Türkan Şoray’lı, Kadir İnanır’lı, Ahmet Mekin’li orijinal filmi koyacağım ve mutlaka ama mutlaka ağlayacağım. (Yalnız şimdi fark ettim, bu akşam hem Muhteşem Yüzyıl geri dönüyor hem de Kuzey Güney var. Artık kısmetse perşembe akşamı izlerim:)

        Uluç’a en sert yazıyı Nesrin hâkim yazdı!

        HINCAL Abi’nin benim için abi olmaktan çıktığı yazısıydı. Defne Joy Foster’in ölümünün ardından daha kızcağızın neredeyse cesedi soğumadan kaleme alınmış olan yazı, bir insanın ölmüş bir başka insan ardından yazabileceği en zalimce yazıydı. Ben dahil birçok yazar tepkisini sertçe ortaya koydu Hıncal Uluç’a. Ancak o bir adım geri atmadı.

        Dün ailenin Uluç’a açtığı tazminat davası sonuçlandı. Kaç para tazminat cezası verildiğinden çok hâkim Nesrin Merih Göçer’in karar metninde yazdıklarını konuşmamız gerekiyor bugün. Sadece Hıncal Uluç’a değil birçok gazeteciye yol göstermesi gereken bir metin bu. Beni en etkileyen bölümü şurası oldu:

        “...Ölüm olayının meydana geldiği evde bulunan dava dışı üçüncü şahıs için kullanılan ‘Sor bakalım kerataya, evli barklı çocuklu kadını niye götürmüş evine’ biçimindeki üçüncü şahıs için belli belirsiz bir sempati ve olayı hafifseme ve ayrımcılık içeren ifadelerle birlikte yazı bir bütün halinde değerlendirildiğinde...”

        Evet gerçekten en tatsız bölümü buydu belki de. Umarım Hıncal Uluç bu mesele üzerine uzun uykulara yatmıştır. Uzun uzun içsel yürüyüşlere çıkmıştır. Umarım duygularını dürüstçe paylaşmayı ve hatasını gördüğünü bizlerle paylaşmayı becerir. Çünkü dikkat çekmek adına o yazıyı yazmak ne kadar kolaysa, özür dilemeyi becerebilen yazıyı yazmak o derece zordur. Umarım Hıncal Uluç zoru başarabilir...

        Dava zoruyla Hitit Güneşi yeniden doğdu

        ANKARA, annem ve babam arasındaki aşkın doğduğu kenttir. Çocukluğum, annem Ankara’da öğrenciyken babamın ben doğduğum gün karda kışta nasıl da askerden firar edip Ankara’ya geldiğinin hikâyesiyle geçti. Takdir edersiniz ki en sevdiğim hikâyelerden biridir bu. Hele de babamın beni ilk kucağına aldığı bölümü ölene kadar her gün dinleyebilirim.

        Çocukluğumda ne zaman Ankara’ya gitsek, “Şu köşede muhallebi yerdik, bu köşede babanla buluşurduk” şeklindeki cümlelerle gezerdik kenti. Ama Anıtkabir’den sonra en sevdiğim şey Sıhhiye’deki Hitit Güneş Kursu Anıtı’ydı. Onu gördüğüm süreyi uzatabilmek için dakikalarca otomobilin arka camına yapışırdım. Benim ve yüz binlerce kişi için Ankara’nın sembolüdür o anıt. Anadolu’nun en eski uygarlığıyla bağımızı da sembolize eder. İşte bu nedenle çok kızmıştım Ankara’nın sembolü değiştirildiğinde. Sonra da The Cats müzikalinin logosunu göstere göstere apartıp Ankara’ya sembol yaptıklarında. Dün yargı kararıyla Hitit Güneşi Ankara’nın sembolü oldu yeniden. Ama bu da beni üzüyor. Bunca davaya, duruşmaya, hâkim mesaisini çalmaya gerek var mıydı?

        Anadolu’nun en eski uygarlığının sembolünü bir kentimizin “gururla” sembolü yapmanın yanlışlığını ve Melih Gökçek’in inadını hâlâ anlayabilmiş değilim. Mahkeme zoruyla geri dönen güneş bana keyif veremedi bu yüzden...

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ