BİR KAÇ KELİME YAZARAK SİZE YARDIMCI OLABİLİRİZ!
haber,kaynak, etkinlik, konu, yazı vb.
LİSTELE
PAYLAŞ
Haber/makale'yi paylaşmak için aşağıdaki sosyal hesaplardan birini kullabilirsiniz!

"Çok iyi bir falcı buldum. Söylediği her şey çıktı. Lütfen birlikte gidelim, sen de baktır; ama sabah 09.00 ile 12.00 arasında müsait” dedi arkadaşım. Hiç aklımda yokken bir hafta sonra kendimi bahsettiği kafede, ismimi sıraya yazdırmış, kahvemi yudumlarken buldum. Gösterişsiz hatta vasat denecek atmosferdeki kafede iğne atsan yere düşmeyecek bir kalabalık vardı saatin 10.00’unda. Bağdat Caddesi’nin en gösterişli kadınları, kuaför randevuları öncesinde soluğu burada alıyordu besbelli. 15 dakika sonra garson yanıma gelip “Sıra sizin, içeri buyurun” demesiyle iki kişilik masada beni bekleyen falcı Serkan’ın karşısında buldum kendimi. Elimde cep telefonuyla söylediklerini kaydetmek için ses kaydını açıyordum ki gülerek “Yalnız kaydetmek de yazmak da yasak, lütfen telefonunuzu kapatın” dedi. 5 dakika boyunca koşar gibi konuşan falcının dediklerini hafızamda tutmaya çalıştım. Ama fal seansımın başlamasıyla bitmesi bir oldu. Bu deneyimden sonra bir daha kahve falı baktırmadım. Yine de meraklı dostlarımın fal maceralarını her defasında ilgiyle dinledim. İstanbul’da çoğu iş yapamayan, bu nedenle kapılarına “Kahve sizden fal bizden”, “Neyse haliniz çıksın falınız” tarzı cezbedici tabelalar asan kafeler de hâlâ merakımı çekiyor. Duymayı beklediğimiz sürprizli haberleri, işte terfi alıp almayacağımızı, sevgilimizin bizimle ilgili düşüncelerini nedense ilgililerine sormak yerine, falımızda çıkmasını umuyoruz. Ve milletçe bu tutkumuz yeni değil.

2013’te Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde “Osmanlı İmparatorluğu’nda Batıl İtikatlar 1839-1922” başlıklı teziyle yüksek lisansını tamamlayan Dr. Nimet Elif Uluğ, aynı ismi taşıyan kitabında muska ve tılsımların Osmanlı toplumunda nasıl algılandığını, nasıl kullanıldığını ve bunlara neden ihtiyaç duyulduğunu anlatıyor. Aynı zamanda Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde öğretim üyesi olan Uluğ, tezini 2 yıllık bir çalışmanın ardından kitap haline getirmiş. Yüzyıllardır toplumun ilgisini çeken adak, muska, tılsım, sihir, fal konularını ve kem gözlerden, nazardan koruması için mavi boncuk takmaya kadar bu konudaki tüm araştırmaları sırasıyla anlatıyor...

Sıradan insanların siyasi veya dini otoriteyle her zaman doğrudan yüzleşmediğini, toplulukların yönlendirilebilmesi için din adamlarının hurafelerin yayılmasına ve bunların gelenekselleşmesine izin verdiğini anlatan Uluğ, “Siyasiler de batıl inançların varlığını sürdürmesine, işlerine geldiği ölçüde göz yummuşlardır” diyor. “Bunun bir başka nedeni de Ortadoğu coğrafyasında yaşayan çeşitli insan topluluklarının eski geleneklerinden getirdikleri, kuşaktan kuşağa aktarılan ve çok çeşitli yaptırım gücü olan birtakım eski alışkanlıklarının bulunmasıdır. Diğer bir deyişle semavi dinlere yeni katılanlar yeni benimsedikleri dinlere eski itikatlarını da beraberinde getirmişlerdir.”

Sihir ve büyü, 14’üncü yüzyıldan sonra cadılık gibi sınırlı 157 bir boyuta indirgenerek Avrupa’da binlerce kadının işkenceden geçirilmesi, hapsedilmesi, yakılmasına yol açan bir av ile sonuçlanıyor. Sadece Almanya’da 1627 ve 1629 yılları arasında 157 “cadı”nın yakıldığı kayıtlara geçmiş. Avrupa’da ise bu oran 50 bin civarında. 1424’ten 1500’e kadar Avrupa’da cadı avı çılgınlığı hâkim oluyor.

OSMANLI TOPLUMUNUN BÜYÜ, FAL ,TILSIM MERAKI
Kitapta Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılında Osmanlı toplumunun büyücülük gibi din dışı sayılması gereken batıl bir olguyu nasıl içselleştirdiğini ve gündelik hayatta büyünün nasıl bir toplumsal kabul gördüğünü ele alıyor. Osmanlı toplumunun büyü gibi batıl bir kavramı, nasıl cömertçe ve din dışına çıkma kaygısı duymaksızın birbirleriyle paylaştıklarını ortaya koyuyor. Mesela, İstanbul ayazmalarının kutsallığına inanan Osmanlı Müslümanlarının inanç dünyasına, bu gelenek aslında Ortodoks Hıristiyan kültüründen geçmiş. Bizans’ta kutsallık atfedilen bu ayazmalar, Türklerin Orta Asya’dan getirdikleri “kutlu pınar” kültürüne uygun düşmüş.

Osmanlı toplumunda büyü ve büyücülük araştırması, yazarı önce Antik Yunan, Bizans ve Roma; daha sonra İslamiyet öncesi ve sonrası Arap Yarımadası ve en sonunda Orta Asya göçebe Türkmen geleneklerine götürmüş. Kitapta ele aldığı kaynakların ve batıl itikatlar hakkındaki araştırmaların Osmanlı toplumunun inandığı semavi dinlerin yanı sıra fal, büyü, tılsım, rüya gibi batıl uygulamaların da esiri olduğunu savunuyor.

Yazar, araştırma kapsamına giren 1839-1923 dönemini geleneksel Osmanlı toplumunda taşların yerinden oynamaya başladığı dönem olarak görüyor. Tanzimat sonrası Osmanlı İmparatorluğu’nun hızla modernleştiğini ve Batılılaştığını söylüyor. Ancak buna rağmen gelenekselcilik Osmanlı toplumunun her alanında kendi dinsel inançlarının yanı sıra batıl itikatlarda da hüküm sürmeye devam ediyor. Dolayısıyla Müslüman Osmanlı papaz büyüsünden, Hıristiyan Osmanlı hoca efendinin tükürüğünden, Musevi Osmanlı ise papaz efendinin nefesinden medet umar hale geliyor. Dünyanın hâlâ mumla aradığı beynelmilel iklim büyüde, üfürükte ziyadesiyle yakalanıyor yani. Bu durumun büyüsüne kapılan kitap da Osmanlı coğrafyasında yaşayan insanların fala, büyüye, tılsıma veya rüya tabirine neden ihtiyaç duyduğunu ve batıl inançlardan neler umduklarını araştırmaya odaklanıyor.

ORTAMA AYAK UYDURMAK İÇİN HURAFELER...
İslam’ın kabulü öncesinde Türk toplumunda faaliyet gösteren Şamanlar, Budist ve Manihaist rahipler, Türklerin kitleler halinde İslamiyet’i kabul etmesiyle birlikte batıl mesleklerini kaybetme endişesine düşmüşler ve İslam’ın kabulüne karşı kendilerine bir yol, yordam bulmak istemişler. Böylece bu hurafelere Kuran’dan ayetler de katarak batıl inançlarını İslami bir kılıfa büründürmüşler. Araştırmaları sırasında en çok buna şaşırdığını dile getiren Uluğ, bu konudaki düşüncelerini şöyle anlatıyor: “Kuran’a bakarak fal peşine düşmeleri beni çok şaşırttı. Tanrı’nın emirlerini ileten bir kitabın gelecekten haber alma amacıyla kullanılması, imanı lekeleyen bir şey. Burada bir yanlış var.”

Zamanla şamanlar işlevlerini yitirince onların dini işlerini derviş, âşık, şeyh, veli gibi çeşitli adlarla anılan mistik kimseler, hekimlik işlerini ise ocaklılar, emci kadınlar ve kırık çıkıkçılar alıyor. Şamanların ölmüşlerden haber verme ve geleceği şekillendirme işlevini de falcılar, büyücüler ve cinciler paylaşıyor. Kitapta “sözde ruhban” kelimesi çok sık geçiyor. Kastı da şu: “Batıl inançlar dini inançların alt kültüründe var olmasa büyü toplumda asla yaşayamaz.” Büyü, semavi dinlerden önce de var. Kaderi değiştirmek, geleceği şekillendirmek ihtiyacı ise insanlık tarihi kadar eski... Anadolu’da İslamiyet’in kabulünden önce Şaman kültüründe Tengri (tanrı) ile insan arasında hep şaman ya da kam yer alıyor. Anadolu halkının tarihsel geleneğinde, insan ile tanrı arasında mutlaka bir aracı bulunması durumu yatıyor.

HASTALIĞA VE NAZARA KARŞI MUSKA!
Meseleyse sadece ölümden sonrası değil, yaşarken de geleceği bilme arzusu. “Geleceği bilme arzusu insanın varoluşu kadar eski. Bilme isteği bizim için yemek yemek kadar doğal bir ihtiyaç” diyor Uluğ. İşte muska da geleceğe dair bir tür sigortalanma ihtiyacı... Arapça “yazılı şey” anlamına gelen “nüsha”, zamanla halk arasında “muska” adını alıyor. Muska, bir hastalıktan ya da nazardan karşı korunmak amacıyla üzerinde birtakım ayet, hadis ya da büyülü gücü olduğuna inanılan harf ve sembollerin olduğu kâğıt ya da deri parçası oluyor genellikle. Yazara göre batıl inançların hâkimiyetini sürdürmesinin bir sebebi de inandıkları dinin kitabını okumayan, okusa da anlamayan Müslüman Osmanlı toplumu! Oysa Kuran’da fal, sihir ve büyü lanetlenmiş, bunlarla uğraşmak net ve kesin bir dille yasaklanmış. Yine de büyülü olduğuna inanılan gizli metinlerin yanı sıra üçgen, kare, dikdörtgen, altıgen, beşgen, menorah (7 kollu şamdan) gibi şekiller ve kuşlar, hayvan ve insan figürleri, Kabalist harfler veya Arapça harfler kullanılmış ve hâlâ kullanılıyor. 

Uluğ, Osmanlı arşivlerine bakınca insanların birbirlerine büyü yaptırdığının, fal baktırdığının apaçık görünmediğini ancak yaptırdıkları büyünün sonucunu alamadıklarında şikâyette bulunduklarını söylüyor. Uluğ’a göre şikâyet yolunun açık olması da toplumun bunlarla iç içe yaşadığının bir göstergesi. “20. yüzyılın başında modernleşme başladığında sorgulama da başlıyor” diyor Dr. Nimet Elif Uluğ. Kitabı hazırlarken toplumun batıl itikatları gelenek ve din ile harmanladığını görüp bunu eleştirmek için işe koyulmuş. Ama sonradan fikri değişmiş. Çünkü farklı dönem, din ve kültürlerden insanların inançlarını birbiriyle paylaşmasının onları bir arada tutan bir harç da olduğunu fark etmiş. Eh yazının girişinde büyüler için boşuna “Dinler, etnik kimlikler ötesi ve fena halde beynelmilel” demedik. Belki de birlik ve beraberliğin sırrını bulmuşuz, farkında değiliz!

DİVAN ŞİİRİNDE BATIL İTİKAT
Milli Kütüphane, Ali Emiri Kütüphanesi ve Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi Türkçe Yazmalar Kataloğu pek çok büyü ve fal kitabını barındırıyor. Divan edebiyatı, peri gibi güzel kızlarla; gözleri, saçları, gamzesiyle sihirleyen cadı huylu güzellerle; tılsımlar, nazara karşı muskalar ile kendini öven şairlerin beyitleriyle dolu. Mesela Hüseyin Rahmi Gürpınar romanları, batıl inançların dine karışması sonucu oluşan “mantıksız insan” tipinin örnekleriyle dolu... Gürpınar’ın batıl inanışları en iyi işlediği romanı ise “Gulyabani”. Bir diğer romanı “Cadı”da, romanın kahramanı Naşif Nef ilk eşinin ölümünden sonra 7 kez evlenir. Ancak yalısında dolaşan cadılar, yeni eşlerine bir türlü rahat vermezler... Yazar, her iki kitabında da batıl itikatları mizahi şekilde ele alıyor. Ömer Seyfettin ise “Perili Köşk”, “Türbe” adlı hikâyeleri; “Keramet”, “Kurbağa Duası” ve “Nasıl Kurtarmış” gibi öyküleri ile bu konulara değiniyor. Halide Edip Adıvar da II. Meşrutiyet’ten sonra batıl itikatlara değiniyor ve bir dönem şu sözler dökülüyor ağzından: “Bir hakiki İslam dini vardır ki şuura, ilerlemeye engel hiçbir şeyi ihtiva etmez. Bir de milletin içinde daha karışık, suni, batıl itikatlardan ibaret bir din daha vardır.”

 

YORUM YAP 0
SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ
2000