Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Polemik Yaşam Hrant'ın arkadaşları, ece temelkuran'ın hrant dink yazısı, etyen mahçupyan hrant dink yazısı, etyen mahçupyan today's zaman

        Etyen Mahçupyan'ın Zaman Gazetesi'ndeki 'Hrant'ın arkadaşları Hrant'ı taşımakta zorlandı' başlıklı yazısı:

        Hrant'ın öldürülmesi sonrasında en beklenmedik ve bu cinayetin beklenen işlevini tümüyle tersine çeviren olay muhakkak ki cenaze merasiminin yüzbinleri geçen bir kitle ile yapılmasıydı.

        Toplumun her kesimden insanlarının verdiği bu spontan tepki, cinayeti milliyetçiliğin tetiklenmesi için kullanılabilecek bir araç olmaktan çıkardı. Aksine bu ölüm bir anda, toplumun kendi namusunu arama sembolüne dönüştü. Bu noktada toplumsal vicdana kredi vermek ne denli gerekliyse, daha ilk andan bir grup insanın fedakârca sahiplenme ve mobilizasyon çabasının da hakkını teslim etmek gerekir. Kendilerine 'Hrant'ın arkadaşları' diyen bu grup anma etkinliklerini düzenlediler ve mahkemenin her celsesinde hazır bulunup seslerini kamuoyuna duyurdular. Türkiye bu tür sivil insiyatiflere çok alışık bir ülke değil... O nedenle bu dinamiğin de çevreden kaynaklanan kendine özgü sorunları oldu. Ancak gelinen noktada mahkeme kararının yarattığı infialin ve belki de yeniden açılacak soruşturmaların ardında Hrant'ın arkadaşlarının emeği olduğu göz ardı edilemez.

        Ne var ki Hrant'ın arkadaşları davayı sahiplendikleri oranda Hrant'ı taşımakta zorlandılar. Çünkü Hrant'ın toplumsal sahiplenmesi onu 'cinayete kurban giden sosyalist bir Ermeni' tanımına oturttu. Tabii ki bu özel bir Ermeni'ydi ama özelliği karakteriyle sınırlı kaldı ve ideolojik olarak sosyalist bakışın parçası olarak sunuldu. Oysa Hrant'ın sosyalistliği 1990'lı yılların ortalarında sönmeye başlamış, solculuk mağdurların yanında durmayı ima eden ahlakî bir tavra dönüşmüş, ortaya çıkan boşluğu ise Ermeni kültürünü merkeze alan bir Anadolu belleği inşası hayali doldurmaya başlamıştı. Daha sonraki yıllarda Hrant demokratlığı bu bellek inşasının meşru zemini olarak gördü ve o noktadan itibaren de sosyalizm onun için nostaljik bir gençlik romantizmi anısına dönüştü. Sorulduğunda "tabii ki solcu" olduğunu söylerdi ama artık sosyalizmin ne denli solculuk olduğu konusunda epeyce kuşkuları vardı. Çünkü solculuk giderek onun için demokratlığın parçası haline gelmiş, geçmişte klişe olarak kullanılan söylem tersine dönmüştü. Yani solcu olunduğu için demokrat olunamıyor, tersine ancak demokrat olunduğunda gerçek anlamda solcu olunabiliyordu.

        Dolayısıyla AB'ye üyeliğin hararetli takipçisi ve destekçisi oldu. Bütün konuşmalarında devletin toplum üzerindeki tahakkümünü vurgularken, asıl tehlike olarak milliyetçiliğe işaret etti ve İslamî kesimin bu tehdidi bertaraf edebilecek bir potansiyele sahip olduğunu söyledi. Eğer yaşasaydı en ufak bir kuşku yok ki, örneğin 12 Eylül referandumunda 'evet' diyecek ve muhtemelen 'yetmez ama' kısmını da gönül rahatlığıyla atacaktı. Çünkü o zamana kadar bütün yazdıkları ve söyledikleri bu tercihi ima eden tutarlı bir çizginin üzerinde kalmıştı ve Ergenekon sürecini de her boyutuyla iliklerinde hissediyordu.

        Hrant'ın arkadaşları ise onları kuşatan kavruk solculuğun içine sıkıştılar. İçi boşalmış, siyaset aracı kılınmış bir sol bakışın marazi laiklikle özdeşleşme eğilimini muhtemelen idrak etmelerine rağmen bu gidişi engelleyemediler. Nitekim, nasıl Susurluk vakasında devletin kirliliğine karşı çıkış bir anda İslami kesim karşıtı bir laiklik gösterisine dönüştüyse, aynı şekilde Hrant'ın sahiplenilmesi de hükümet karşıtı marazi laikliğin 'sol' kisvesi altında yeniden üretilmesine vesile oldu. Ne siyaseten ne de ahlaken Hrant'ın yanında duramayacak olanlar, yaşarken en basit empatiyi bile ondan esirgeyenler, hem ideolojik hem kimlik olarak onu aşağılayanlar bugün 'solcu' kılıklarıyla arz-ı endam ediyorlar ve bir anda 'arkadaşı' haline geliyorlar.

        Bu sonucun tüm sorumluluğu Hrant'ın arkadaşlarının omuzlarında değil... Ama onların da bu araçsallaştırma ve kullanma ortamında çaresiz kalmaları etkili oldu. Sonuçta Hrant'ın arkadaşları bir 'sol' kuşatmanın etkisi altında kalırken, Hrant'ın çizgisinden yürümek zorlaştı ve Hrant bu çevrelerin çizgisinin parçası kılındı. Hrant'ı anlamlı kılan şey, devlete yönelik eleştirisinden çok daha fazla, onun topluma dokunma, özellikle geniş muhafazakâr kitlenin yüreğine seslenmesiydi. Hrant'ın arkadaşlarından ille bunu becermeleri beklenemezdi ama belki de solun sekter dünyasını aşan bir katılım yelpazesinde ısrarcı olmaları beklenebilirdi. Devlet ve giderek hükümet eleştirisi bu ülkede solcular tarafından onyıllardır yapılıyor ama toplum nezdinde etkisiz kalmaktan, yabancılaşmayı ifade etmekten öte gidemiyor. Marifet bu eleştiriyi toplumun vicdanının parçası kılmaktı ve Hrant'ın marifeti de buydu... Ne yazık ki Hrant'ın kolay üstlenilen yarısı ile yetinilmiş oldu ve onun toplum zihnindeki yürüyüşüne destek verilemedi.

        Madalyonun bir yüzünde saygı duyulması gereken, teşekkürü hak eden bir çaba var... Öteki yüzünde de Hrant'ın 'daraltılmasını' ima eden bir yeniden tanımlama... Hrant kısıtlı bir çevrenin siyaset yapmasının zemini oldu. Oysa siyaseti açmanın zemini olabilirdi.

        Hrant'ı bu topraklardan kazımak mümkün değil. Ama eğer bir klişeye indirgenmeyecekse, bundan sonrası derin Anadolu'nun ona dokunmasını gerektiriyor.

        Etyen Mahçupyan'ın Today's Zaman'daki 'Hrant'ın parazitleri' başlıklı yazısı:

        Hrant Dink cinayeti, Hrant'ı kendisinden başka bir şeye, genel bir amaç için kullanılan bir araca dönüştürdü. Bu dönüşümün ilk adımı, Hrant'ı, toplumla oluşturmuş olduğu duygusal bağları anlamsızlaştıracak düzeyde 'seküler bir solcu' olarak sunmak oldu. Böylece Hrant'ın, neredeyse toplumun üzerinde bir şahsiyet, aynı zamanda toplum dışında bir kahraman olarak yeniden kurgulandığına şahit oluyoruz.

        Dönüşümün ikinci adımında, devlet, mevcut seçilmiş hükümetle yer değiştiriyor, böylece özgürlük mücadelesi ekseni AK Parti'ye yönelik muhalefet olarak inşa edilirken, Ergenekon davaları gayri-meşrulaştırılarak devletin yeniden canlandığını görmek için girişimde bulunuluyor. Ancak, 'ideolojik ahlaksızlık' olarak etiketlenebilecek bu tutum, Hrant'ı temel alan bir faydacılıktan hareket ediyor ve onu basmakalıp, içi boş bir varlığa çeviriyor.

        Türkiye'deki sol adına yapılan Hrant'ın anısını bir araca dönüştürmek,aslında derin bir saygı ve sukünet hak eden bir olaydan çıkar sağlamak için bir parazit kolonisinin onun üzerine üşüşmesinden başka bir şey değil. Buna benzer son vaka, köşe yazarı Ece Temelkuran'ın kaleminden çıktı. Temelkuran'ın, Guardian'da yayımlanan makalesi, hiç şüphesiz ki, Batı'daki seküler çevrelerden bazı olumlu tepkiler aldı. Fakat, Türkiye'ye aşina insanlar için, kendine inanç duyma arzusuyla, eksik algılayış ve kavrayışın bir bileşimi olan bu yazı, aslında yoz bir yazı tanımlaması dışında hiçbir şey hak etmiyor.

        Temelkuran, makalesi için şu başlığı seçiyor: 'Türk gazeteciler çok korkuyor' ama bu tehdide karşı mücadele etmeliyiz. Bu sözcüklerden hemen anlıyoruz ki, Temelkuran bize sözde büyük bir cesaret örneğini, meslektaşları için bir liderlik standardını gösteriyor. Fakat, maalesef (bu başlığın) ardından çok kötü, işin gerçeği komik bir analiz geliyor. Bu analize göre, Temelkuran'ın Habertürk'ten kovulması hükümetin Hrant cinayeti kadar derine inen baskı stratejilerinin sonucu. Temelkuran'ın yazdıklarına göre, Hrant'ın takip edilmesine ve cinayetle sonuçlanmasına yol açan gerçek iradenin sahibi aslında hükümet. Temelkuran, tabii ki, birçoğunu itiraflardan bildiğimiz Ergenekon komplosundan veya AK Parti'yi sadece yarı-meşru olarak gösterme çabalarından veya diğer cinayetlerden bahsetmiyor. Bunun yerine, Ergenekon'u bir 'iddia' olarak sunuyor ve temelde, 'kaos yaratmak ve darbeye zemin hazırlamak' için girişim iddialarının yanlış olduğunu ima ediyor. Kısaca, Temelkuran'ın fikirleri bilindik ultra-milliyetçi tez çerçevesinde sunuluyor ve kelimeleriyle Ergenekon dünyasından ideolojik olarak çok da uzak olmadığını hatırlatıyor.

        Birinin, bu çürük temellerin tepesinde 'dolaşmak' için bile, bir gerçeklikten diğerine atlamasını sağlayacak bir asma köprüye ihtiyacı vardır. Temelkuran, buna benzer bir köprüyü Ahmet Şık ve Nedim Şener'in tutuklanması vakasında kullanıyor. Temelkuran, sadece bu iki gazetecinin Hrant cinayetinin perde arkasında neler olduğunu araştırdığını söyleyecek kadar ileri gidiyor. Buradaki temel hatayı bir saniyeliğine bir kenara bırakırsak, Şener'in kitabı sadece bazı politikacıları değil, orduyu da koruduğu izlenimi veriyor. Şık'ın kitabı ise, bu konuyla hiç alakası olmamakla birlikte, temelde Gülen hareketinin devlet üzerindeki etkisini kanıtlamak için yazıldı. Şener, kendi yazdığı bir kitap için değil, Hanefi Avcı'nın yazdığı başka bir kitapdan dolayı suçlanıyor. Oysa problem, bu kişilerin yazılarının Ergenekon çevrelerinin işine yarıyor görünmesi ve biz hala gerçeği bilmiyoruz. Fakat, bu iki insanla ilişkili ana husus onların siyasi fikirleri veya bağlantıları ile alakalı değil. Şener'in tutuklandığında 'Hrant için' diyerek bağırması ve Şık'ın 'Dokunan yanar' sözleri -- eğer bu iki adamın kendilerini ne kadar önemsediklerini gösteren abartılardan ibaret değilse -- iç dünyalarındaki gerçekten çok derin zayıflıklara işaret ediyor.

        Bu iki gazetecinin duruşmalarındaki şartlar hiçbir nedenle onaylanamaz. Temelkuran'ın mevzubahis gazeteden ayrılma sebepleri kamuyla paylaşılmalı ve bu nedenlerin akla uygun olması önemli. Ama, bu mağduriyet vakalarını ideolojik araçlar olarak değerlendirmek ve Hrant'ı bu çeşit bir ideolojik araç gibi kullanmak, sadece ahlaksızlık olarak tanımlanabilir. Çünkü sadece hakikatlar değil, vahşice öldürülen bir kişi de çarpıtılıyor ve ardından hakikatı yeniden inşa etmek için kullanılıyor.

        Bu arada, Temelkuran yazmış olduğu kitabı Hrant'ın istediğini yazmayı ve İçişleri Bakanı'nın bazı utanç verici sözlerini eklemeyi de unutmuyor. Böylece, AK Parti bu bakanın seviyesine indirilirken, Temelkuran da kendisini Hrant'ın yanına oturtuyor.

        Anlaşılan, 'Türk' gazeteciler aslında o kadar da korkmuyor. Tersine, bayağı cesurlar. Türkiye dışındaki algıları manipüle etmek için sıradan hukuksuzlukların ötesine geçmekte dahi tereddüt etmiyorlar.

        YAZIYI İNGİLİZCE - ORİJİNAL DİLİNDE OKUMAK İÇİN TIKLAYIN
        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ