ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA

HT CUMARTESİ/ALİHAN MESTÇİ

Geçen yıl çıkan “Love 2.0” (Aşk 2.0) adlı kitabında psikolog Prof. Barbara Fredrickson, aşka dair radikal bir bakış açısı sunuyor. Fredrickson, aşkın hiç de sandığımız gibi olmadığını bilimsel olarak kanıtlıyor. Yani, aşk aslında evlilikleri ayakta tutan sürekli mevcut veya uzun süren bir duygu değil. Genç âşıkları sürükleyen arzu ve tutku da değil; hatta onlara âşık demek de doğru değil! Peki aşk ne mi? Fredrickson, aşka “Pozitifliğin çınladığı mikro-anlar” diyor. Yani şöyle demek istiyor: Aşk, gün boyunca temas halinde olduğunuz herhangi bir kişiyle paylaştığınız pozitif duyguların taşmasıyla şekillenen bir bağlantı... Bu mikro-anları partnerinizle de çocuklarınızla da yakın arkadaşlarınızla da yakalayabilirsiniz. Hazır Sevgililer Günü gelmişken Fredrickson’ın fikirlerine göz atmaya değer... Zira, özellikle bugün yalnız olanlar, hayatının aşkını hayal edenler ve de âşıklara söyleyecek sözü var Fredrickson’ın. Çünkü, geçen yıl dünya çapında yapılan bir araştırmaya göre çiftler, eşlerini hayatlarının “mutluluk kaynağı” olarak niteliyor. Yine aynı araştırmada, yalnız insanların yarısı yeni bir partner arıyor ve müstakbel partnerini mutluluğun müjdesi olarak görüyor. Fakat Fredrickson’a göre bu oran ve beyanlar “hayal gücünün küresel çöküşü”ne işaret. Amerikalı psikolog, kitabında şöyle yazıyor: “Aşkı, özel bir insanla paylaştığınız pür romantizm veya bağlılık gibi düşünmek -ki dünyanın çoğu öyle yapıyoraşkın kaynağı olduğu sağlık ve mutluluğu muhakkak sınırlıyor.”

AŞK YALNIZKEN AŞK DEĞİLDİR Fredrickson, “Benim aşk kavramım, Sevgililer Günü’nde yalnız, ayrılmış ya da dul kalmış insanlara umut veriyor” diyor. “Aşka daha ‘mütevazı’ yöntemlerle ulaşmanın yollarını gösteriyor.” Mikro-anları tecrübe etmek için o kişiyle fiziksel temasta olmanız gerekiyor. Mesela, siz ve “o” kişi birlikte değilken bu yazıyı okuyorsanız âşık değilsiniz. Birbirinize bağlı hissetseniz bile bu sırada bedenleriniz aşktan mahrum. Neden mi? Aşkın biyolojik işleyişine bakın: Diğer tüm duygular gibi aşkın da biyokimyasal ve psikolojik bileşenleri var. Ama mutluluk veya keyif gibi diğer pozitif duyguların aksine aşk, insan yalnız başınayken alevlenmiyor. Sadece karşılıklı fiziksel temas sırasında var oluyor. Özellikle, aşkın biyolojik düzeninin 3 oyuncusu; ayna nöronlar, oksitosin ve vagus siniri karşılıklı teması gerektiriyor ve bu iletişimden yoksunken “pozitifliğin çınladığı mikro-anlar” oluşmuyor. Âşık olduğunuzda beyniniz karşınızdaki kişiyle özel bir iletişim kuruyor. Princeton Üniversitesi’nin öncülük ettiği bir araştırma iki insanın sohbeti sırasında beyinlerinin içinde neler olduğunu ortaya koyuyor. MR makineleriyle gerçekleştirilen deney şöyle: Bir kadının anlattığı canlı, uzun ve karmaşık bir hikâye kayda alınıyor. Sonrasında beyin aktiviteleri gözlemlenen deneklere dinletiliyor. Hikâye, deneklere tekrar anlattırılıyor ve aradan iyi dinleyiciler seçiliyor. Araştırmacıların karşılaştığı manzara ilginç; zira bir kısım dinleyicilerin beyinleri, araya giren zaman boşluklarında, anlatıcı kadınınkini aksettiriyor. Diğer bir durumda, araya hiçbir boşluk girmeyen daha iyi dinleyicilerin beyin aktiviteleriyle anlatıcınınki karşılıklı olarak müthiş senkronize oluyor. Ama bazı nadir durumlarda, eğer dinleyici anlatılan karmaşık hikâyeyi tamamen kavramış, kelimesi kelimesine içine girmişse beynindeki kimi bölgelerde hikâye anlatıcısını seziyor ve bu bölgeler uyuşuyor. İşte, karşılıklı anlaşma ve duygu paylaşımı, özellikle bu üçüncü dinleyici kategorisinde aşkın “mikro-an”ını oluşturuyor. İki beyin, tek bir eylemde birleşiyor.

VAGAL TONUM YÜKSEK, SEVİYORUM!

Aşkın 3’üncü bileşeni, beyni kalbe bağlayan vagus siniri. Fredrickson, kitabında şöyle açıklıyor: “Vagus siniri yüz kaslarınızı tetikler. Karşınızdaki kişiyle göz teması kurmanızı ve yüz ifadelerinizin eşleşmesini sağlar. Hatta orta kulağınızdaki ince kasları bile ayarlayarak karşınızdakinin sesini daha iyi duymanızı sağlar.” Vagus sinirinin “aşk potansiyeli”, kişinin kalp atışlarıyla nefes alışverişinin ahenginin, yani “vagal ton”un ölçülmesiyle ortaya çıkıyor. Yüksek vagal tonu iyidir; çünkü yüksek vagal tona sahip insanlar, glikoz seviyesi gibi biyolojik seyirlerini iyi kontrol edebiliyorlar. Duygu, davranış ve dikkatleri üzerinde hüküm sahibiler. Pozitif sosyal ilişkiler kurmakta daha mahirler ve en önemlisi daha çok seviyorlar. Fredrickson, araştırmalarında yüksek vagal tonlu insanların daha sık âşık olduğunu ortaya çıkardı. Fredrickson, bilimsel araştırmalarını “Sevgi gıdadır” diyerek özetliyor: “Yeterince beslenirseniz hayatınızdaki mikro-anların sayısı çoğalır, sağlığınız iyileşir, ömrünüz uzar.” Amerikalı psikolog, aşk hipotezini kanıtlıyor ve bu sırada adeta bizlere aşina ataözünü tekrarlıyor: “Gözden ırak, gönülden ırak...”

AŞKIN MİKRO ANLARINDA OKSİTOSİN

Oksitosin, nam-ı diğer aşk hormonu, memelilerin sükûnet ve bağlılık sisteminin bir parçası olarak samimiyetin paylaşıldığı anları kolaylaştırıyor. Seks sırasında müthiş miktarda salgılanan bu hormon, insanları daha güvenilir ve iletişime açık hissettirdiğinizde işliyor. Bu, aşkın mikro-anlarında zıplayan bağlılık ve sevgi hormonu. Araştırmacılar, ebeveynlerin çocuklarına şefkatle yaklaştığı, göz teması kurduğu, sarıldığı, gülümsediği, oyun oynadığı mikro-anlarda iki tarafta da oksitosin miktarının senkronize biçimde arttığını saptadı.

  • aşk
  • psikolog

SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
2000
Kalan karakter : 2000