03 ARALIK 2016
ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA

Jaguar Yayınları’ndan çıkan “Wittgenstein’ın Metresi”, David Markson’ın leziz mi leziz deneysel eseri. Biraz Samuel Beckett biraz da Wittgenstein’ı andıran bir üslupla yazılmış romanda anlatıcı bir kadın. Yeryüzünde yaşayan tek insan olduğuna inanıyor, okur olarak biz de zaten ondan başka bir karakteri okumuyoruz. Adının Kate olduğunu öğrendiğimiz bu kadın tüm roman boyunca ‘ipe sapa gelmez düşüncelere dalıyor’ ve başka çaresi yokmuş, susarsa sanki yok olup gidecekmiş gibi daldan dala atlayarak konuşup duruyor.

Lakin Kate’ten başkasının olmadığı yahut bize görünmediği “ıssız yeni dünya” o kadar da ıssız değil aslında: Vincent van Gogh, Ludwig Wittgenstein, William Shakespeare, Johannes Brahms, Willem de Kooning gibi filozoflar, yazarlar, ressamlar ve müzisyenlerden hatta Kate’in kendine benzettiği Truvalı Helen gibi hayali karakterlerden oluşan kalabalık bir nüfusa sahip. Kate onların eserlerinden ziyade hayatlarına gönderme yapıyor anlatırken; bir bakıma şık dedikodu monologlarına şahit oluyoruz. Bu dedikoduların ve yaşantıların bizi götürdüğü yer de hep yalnızlık, dil ve hafıza ilişkisine dair bazen zihin açıcı bazen de tam Markson’un amaçladığı gibi yanıltıcı saptamalar oluyor. Güvenerek mi haz almak için mi okuyacağınız size kalmış... İlginç bir ayrıntı da şu: Yayıncılar David Markson’un kitabını tam 54 kez reddetmiş. Bu alanda bir rekoru var bile denebilir. Üstelik reddeden herkes romanın ne kadar büyük ve önemli olduğunu anlatan mektuplarla yapmış bunu. Bizim ülkemizde de epey taraftar bulan ‘Okur bundan bir şey anlamaz’ yanılgısı... Açıkçası bunu yayıncıların bazı kitaplardan hiçbir şey anlamayışına yoruyorum. Sonuçta kitap hakkında yorumlara bakarsanız bile ne demek istediğimi anlarsınız: Birkaç yıl önce ölen David Foster Wallace, “‘Wittgenstein’ın Metresi’nden büyük bir roman yazılmadı” demiş, eleştirmen Steven Moore ise “Bu kitabın olmadığı bir dünyaya artık alışamam” yorumunu yapmıştı. Bundan sonrasında karar, okurun.

PERİLER VE BÜYÜCÜLER ÂLEMİNDE SİYASET

Peri diyarı düşündüğünüz kadar uzakta olmayabilir. Bazen bir de bakmışsınız zerre farkında olmadan görünmez bir sınırı geçmişsiniz ve huysuz prenseslerle, intikam peşinde koşan baykuşlarla, korkunç yazgılar işleyerek vakit geçiren hanımlarla ya da karanlık, sık bir ormandaki sonu olmayan patikalarla ve ikinci defa baktığınızda asla aynı görünmeyen evlerle boğuşmak zorunda kalmışsınız...

“Wittgenstein’ın Metresi”nden sonraki yeni kitap haberim, bir zamanlar yemek yazarı olan ama sonra ani bir kararla edebiyat dünyasına bomba gibi düşen bir roman yazan Susanna Clarke’tan... Yeni kitabını tanıtmadan önce, ona ün kazandıran ilk romanını biraz anlatayım... “Jonathan Strange ve Bay Norrell” yayınlandığında o kadar büyük ilgi görmüştü ki sonradan TV dizisi yapıldı. Alfa Kitap da büyünün unutulduğu ve geçmişin şanlı büyücülerinin çok uzun zaman önce yok olduğu 19’uncu yüzyıl İngiltere’sinde geçen ve dünyaya bakışları, üslupları, hedefleri bambaşka iki büyücünün hikâyesini dönemin siyasi olaylarıyla paralel anlatan kitabı üç cilt olarak yayınladı. Gerçi söylemezsem içim rahat etmez: Susanna Clarke bir üslup, ironi ve analiz üstadı olduğu için “Jonathan Strange”, aslında keskin bir toplumsal eleştiri.

JONATHAN STRANGE VE KUZGUN KRAL’IN DÖNÜŞÜ

Ama bu hafta “Wittgenstein’ın Metresi”nden sonra tanıtacağım esas yeni kitap başka... Clarke, “Grace Adieu Hanımları ve Diğer Öyküler”de yine sivri dilini konuşturarak büyüye, esrara, tuhaflıklara dalmaya devam ediyor. Jane Austen’dan ödünç aldığı bir üslupla yazdığı ve içine bolca kara mizah kattığı bu nefis öykülerdeki karakterler benzersiz, erkekler dünyasında zekâlarından ve birbirlerinden başka güvenecek şeyi olmadan ayakta duran Grace Adieu hanımları müthiş... “Mağdurlar” arasında kibirli bir rahip, 18’inci yüzyılda yaşamış bir doktor, İskoçya kraliçesi Mary, önceki kitabın unutulmaz Jonathan Strange’i ve Kuzgun Kral var; daha ne olsun?

POLİSİYE

Sherlock Holmes gibi zeki bir dedektif, Dr. Jekyll gibi azimli bir bilim insanı ve Harry Potter’dan sonra en sıra dışı genç kahraman. 11 yaşındaki Flavia de Luce, zehirlere özel ilgisi olan küçük bir kimyacı. 1950 yazında, ailesiyle yaşadığı Buckshaw Konağı’nın kapısı önünde, gagasına posta pulu geçirilmiş ölü bir kuş buluyor, yetmiyormuş gibi salatalık bostanında tanımadığı bir adamın son nefesini verişini izliyor. Bunlar herhangi birinin tırsmasına sebep olabilecek gayet nahoş olaylar ama kahramanımız cesur bir kız. “Keşke korktuğumu söyleyebilseydim, ama korkmadım” diyor mesela ve pek de politik doğrucu sayılamayacağı için ekliyor: “Aksine ömrüm boyunca başıma gelen en ilginç şeydi bu...” Böylece Flavia için olasılıklar ve bağlantılarla dolu bir araştırma süreci başlıyor. Hele cinayetle suçlanan babası Albay de Luce, nezarethaneye alınınca Flavia, ayrı zamanlarda gerçekleşmiş iki cinayeti birbirine bağlayarak yeni şüphelilerin peşine düşmeye karar veriyor. Sonrasını bence kendiniz okuyup öğrenin. “Turtanın En Tatlı Yeri” gizemli ve sürükleyici bir polisiye

GENÇLİK

Bir çocuk nasıl düşünür, daha önemlisi ne kadar derinden hissedebilir? Soruyorum, çünkü elimdeki kitap, yani “Lotarya” tam olarak bununla ilgili. O kadar çok sayıda ödül kazanmış, hakkında öyle şahane yazılar yazılmış ki şahsen kitabı alır almaz okumaya başladım. Bir çeşit iskambil destesini andıran kitabın tasarımı da çok farklı ve güzel. Konuya gelince... Dağılmış bir ailenin kızı olan 11 yaşındaki Luz Maria Castillo, konuşmamayı tercih ediyor ve büründüğü sessizliğin içinde teselliyi çok sevdiği lotarya kartlarında arıyor. Her bir kart aşka, sadakata, aidiyete, şiddete, trajediye, umuda dair farklı bir anıyı temsil ediyor Luz Maria için. O kartları teker teker açarken, kartlardan bize başka ailelerin dramları da yansımaya başlıyor. Iowa Üniversitesi’nin efsane yaratıcı yazarlık derslerinde öğretmenlik yapan koreograf Mario Alberto Zambrano, bizi mutsuz eden şeyleri unutmaya çalışırken bile hatırlamaya ihtiyaç duyduğumuzu ve insan denen varlığın hatırladıklarının toplamından başka bir şey olmadığını anlatıyor. Bir çocuğun gözünden anlatılan dokunaklı ama etkileyici bir hikâye...

DRAMA

Başlangıçta yeterince genç, yeterince sersemdiler; kendilerinden ve birbirlerine olan aşklarından emin... Aralarındaki belirsizlikler bile heyecan vericiydi. Evlendiler, çocukları oldu... Ve aile hayatının olağan afetleri onları da buldu; sağlık sorunları olan bir bebek, sendeleyen bir ilişki, pili bitmiş, alevi sönmüş bir tutku. Sonra ne oldu biliyor musunuz? Yeterince yok sayılıp her esferinde duvara toslayınca kendinden artık ‘eş’ diye söz etmeye başlayan kadın geçmişe döndü ve Kafka’nın, Stoacıların hatta talihsiz Rus kozmonotların rehberliğinde kocasıyla onu bu noktaya getiren adımların izini sürmeye başladı. Ta ki neleri tamamen kaybettiklerini ve ellerinde tam olarak ne kaldığını bulana dek. Gene acayip övgüler almış, eleştirmenler tarafından yere göğe sığdırılamamış ve sayısız ödül kazanmış bir kitap... Yazarı Jenny Offhill, buruk bir aşk hikâyesi anlatıyor; bazı yerlerde gözyaşlarımı tutamadığımı söyleyebilirim. Bir tek Türkçe basımdaki adını sevmedim, keşke orijinal adını değiştirmeselerdi.

En büyük oyuncak

kitap Hani kapağını açınca içindeki resmin üç boyutlu hale geldiği hareketli kitaplar var ya, işte onların en büyüğü 2010’da Belçika’da basılmış. Eni 3, boyu 4 metre olan kitabın adı “My Word”. Sayfaları açılınca eni 6 metre oluyormuş.

En yaşlı çizgi romancı

1 Ağustos 1920 doğumlu ‘Ken’ Bald 83 yıldır sinema afişlerine, storyboard’lara ve çizgi romanlara imza atıyor. Bugün 96 yaşında ve hâlâ eskisi gibi kararlılıkla çalışıyor.

191 yılda satılan kitap

İngiliz akademisyen David Wilkins’in eski Mısır dilinden Latinceye çevirdiği “Eski Ahit”, 1716’da Oxford University Press tarafından 500 adet basılmış, ilk hafta 20 adet satmış. Kalanı ise ancak 191 yıl sonra tükenmiş.

Gülenay BÖREKÇİ / gborekci@cyh.com.tr / HT CUMARTESİ


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
300
Kalan karakter : 300