07 ARALIK 2016
ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA

İşte, Standard & Poor’s’un üst düzey yöneticilerinin kurum içi yazışmalarından seçkiler. “Tanrı çevirdiğimiz bu tezgâhı korusun... Burası çalıştığım en aptal yer olmalı”... “Elimizdeki rakamlara nasıl ulaştığımıza dair açıklama yapmakta zorlandım, çünkü arkasında bilimsel hiçbir şey yok”... “Eğer puanlamaları kafadan atacaksak, matematiksel analiz yapanlara ne gerek var ki”... “Notlandırma için kullandığımız yöntemle yazı tura atmak arasında çok az fark vardır”... “Altın yumurtlayan tavuğu öldürmeyelim. Bu kâğıttan kale yıkılmadan önce zengin olup emekliliğe kapağı atmaya bakalım”... Başlığımızdaki cümle ise bir Moody’s çalışanına ait. 2008’de ABD konut piyasasındaki çöküşle başlayıp dünyaya yayılan ekonomik krizden ciddi oranda kredi derecelendirme kuruluşları sorumlu tutuluyor. Açılan davalarda iç yazışmalarını teslim etmek zorunda kaldıklarından, dava dosyalarında yukarıdaki gibi sayısız ifade yer alıyor.

KAOSUN BAŞLANGICI

Hikâyeyi geri saralım ve 2000’lerin başına dönelim. 1990’ların ortasından itibaren değeri iyice şişen internet şirketlerinin bir anda değer kaybetmesi ve 2001’de 11 Eylül saldırıları sonrası zarar gören ABD ekonomisinin canlandırılması gerekiyordu. Başta eski FED Başkanı Alan Greenspan olmak üzere çok sayıda ekonomist ve politikacının ABD ev piyasasının ne kadar sağlam olduğuna vurgu yapmaları, ABD halkında konuta olan iştahı rekor düzeye çıkardı. On milyonlarca Amerikalı ev sahibi olmak için harekete geçti. Mortgage sistemi sayesinde evinizin borcunu on yılları bulan vadelere bölerek ödeyebiliyordunuz. Ancak bankaya karşı teminat olarak yine bu evi gösteriyordunuz, dolayısıyla ödeme yapamazsanız banka evinizi elinizden alabiliyordu. Sistemin batma noktasına gelebileceği başlarda düşünülemedi. “Kim mortgage ödemesini aksatır ki?” mottosu oldukça yaygındı. Bu durum, bankaların iştahını daha da kabarttı. Mortgage kontratlarını bir finansal ürüne dönüştürmeye karar verdiler. Çok sayıda mortgage kontratını birleştirip bir de global yatırımcılara sattılar. Bunlara ‘mortgage destekli menkul kıymetler’ deniyor.

Tabii bunlar birer borç senedi sayıldığı için, satılabilmelerinin önünde bir engel vardı: Kredi notları...

 Geçtiğimiz yıl 'En İyi Uyarlama Senaryo' Oscar'ını alan ve Hollywood'un en ünlü isimlerini kadrosunda toplayan Büyük Açık adlı film, kredi derecelendirme kuruluşlarının 2008 finansal krizinde oynadıkları role de değiniyor.

 

BÖYLE KURULDULAR

John Moody tarafından 1909’da demiryollarının ihraç ettiği tahvillerin geri ödenmeme riskini analiz etmek için kurulan Moody’s, ülkenin en eski kredi derecelendirme kuruluşuydu. 1916’da Poor’s, 1922’de Standard (daha sonra birleştiler) ve 1924’te Fitch kuruldu. Uzun yıllar özel kurumların piyasalardan borçlanmak için çıkardıkları tahvillerin ödenmesinde güçlüğe düşme risklerini analiz ettiler. 1975 yılında, Sermaye Piyasası Kurulu’nun ABD’deki muadili sayılabilecek Securities and Exchange Commission (SEC), keyfi derecelendirmelerin önüne geçmek için piyasada ‘Üç Büyükler’ olarak da anılan Standard and Poor’s (S&P), Moody’s ve Fitch’i, ‘ulusal çapta tanınan istatistiksel derecelendirme kuruluşları’ olarak tanıdı. 25 yıl boyunca sadece 4 şirkete daha bu statü tanındı, bunlar da sonra birleşme ve devralmalarla Üç Büyükler’in bünyesine katıldılar. Şu anda ABD’de söz konusu statüye sahip 10 şirket, dünyada ise 70’den fazla kredi derecelendirme kuruluşu var ancak global kredi derecelendirme piyasasının yaklaşık yüzde 95’i Üç Büyükler’e ait.

‘ONLAR OLMASA KRİZ YAŞANMAYACAKTI’

ABD’li finans gazetecisi Matt Taibi, Moody’s’in AAA puanını verirken, 1930’larda tüm dünyayı pençesine alan ve modern tarihin en büyük ekonomik krizlerinden kabul edilen ‘Büyük Buhran’a dayanabilecek güçte bir menkul kıymet olma’ kriterini aradığını belirtiyor. 2008 finansal krizinden sonra ABD’de kurulan Finansal Krizi Araştırma Komisyonu Başkanı Phil Angelides pek aynı fikirde değil. Moody’s için ‘AAA fabrikası’ tanımlamasını kullanıyor. Komisyonun yayınladığı rapora göre 2000 ile 2007 arasında 45 bin mortgage destekli menkul kıymete AAA derecesi verilmiş. Buna karşılık dünyada sadece 10 ülkenin AAA notu bulunmakta.

2006’da günde 30 menkul kıymete AAA puanı veren Moody’s, 2007 yılında bunların yüzde 83’ünün puanını düşürmek zorunda kalmış. Finansal kriz, mortgage borcunu ödeyemeyecek durumda olan çok sayıda insanın borçlarının birleştirilerek global yatırımcılara satılmasıyla başladı. Borçlar ödenemeyince bu varlıkların hiçbir değerinin olmadığı ortaya çıktı. Burada alarm vermesi gerekense bu borçların ödenebilirliğini, dolayısıyla bu varlıkların sağlamlığını notlandırmakla yükümlü kredi derecelendirme kuruluşlarıydı. Ve alarm vermek yerine yeşil ışık yaktılar.

Krizden sonra kurulan Finansal Krizi Araştırma Komisyonu, 2011’de yayınladığı raporda ‘kredi derecelendirme kuruluşları olmasa finansal krizin yaşanmamış olacağını’ belirtti. S&P ve Moody’s çeşitli yatırım fonlarını zarara uğratmaktan 200’er milyon dolar ceza ödediler. S&P, ABD Adalet Bakanlığı’nın aleyhine açtığı davada, ABD’nin kredi notunu indirdiği için hedef alındığını savundu. Ancak bu savunma kabul görmedi. Geçtiğimiz yıl, 2008 krizindeki rolünden ötürü 1.5 milyar dolar cezaya çarptırıldı. Fitch ise benzer iddialarla açılan davalardan ötürü herhangi bir ceza ödemedi.

‘BİZ YÜKSEK PUAN VERMEZSEK DİĞERİNE GİDERLER’

1970’lere kadar ‘üye olan öder’ (subscriber pays) modeliyle çalışıyordu. Bu modele göre yatırımcılar bu kuruluşların bültenlerine üye olarak yapılan tüm analizleri görebiliyor, şirketler de üyelik ücretleri üzerinden para kazanıyordu. 1975’ten sonra bu model radikal bir değişim geçirdi, ‘çıkaran öder’ modeline geçildi. Artık kredi notlarını okumak isteyen değil, ihraç ettiği finansal ürünün notlanmasını isteyenler para ödeyecekti.Tahvilleri çıkaranların, bunları yatırımcılara satabilmek için yüksek kredi notlarına sahip olmaları gerektiği aşikârdı.

Notlandırma öncesinde belli bir meblağ ödeniyor, daha sonraki notlandırmalar için de düzenli olarak para ödenmeye devam ediyordu. Bu modelin kredi derecelendirme kuruluşları için daha kârlı olacağı açıktı. Ancak tahmin edebileceğiniz gibi, yüksek kârlar yanında bir de ‘parayı veren düdüğü çalar’ sistemi gelişiyordu. 2008 krizine yol açan tam da bu oldu. Eski Moody’s Başkanı Brian Clarkson’ın 2004’te yazdığı bir e-posta her şeyi açıklıyor:

“Bir kredi derecelendirme kuruluşu yüksek bir puan vermezse, müşteri her zaman bir diğerine gidebilir.” Clarkson’ın bu ifadesi, geçen yıl Oscar için yarışan ve Michael Lewis’in 2008 krizini anlatan kitabından aynı isimle uyarlanan Büyük Açık (The Big Short) filmindeki bir sahneye de ilham verdi: Mortgage piyasasının çökmek üzere olduğunu anlayan bir grup fon yöneticisi S&P’ye giderek neden aşırı riskli varlıklara AAA notu verildiğini sorduğunda, S&P yöneticisi şu cevabı veriyor: “Vermezsek Moody’s’e giderler.” Ancak Clarkson, krizden sonra kurulan komisyonda verdiği ifadelerde bu kadar ‘açık sözlü’ değildi. Kredi derecelendirme kuruluşlarının finans şirketleriyle ilişkilerini eleştirenlerin kovulması konusunda talimat verip vermediği sorusuna, “Hatırlamıyorum” şeklinde cevap verdi.

ABD Senatosu’nda yayınlanan bir rapora göre Üç Büyükler 2002 ile 2007 arasında cirolarını ikiye katlanarak 3 milyar dolardan 6 milyar dolara yükseltti. Moody’s ve S&P’nin mortgage destekli menkul kıymetleri puanlamaktan kazandıkları para ise 4 katına çıktı. Ancak bu model mutlak değil. Devletlerin kredi notları uluslararası yatırımcılar için son derece hayati olduğundan, söz konusu kuruluşlar devletlerce çağırılmadan kredi notu incelemesinde bulunabiliyorlar. Herhangi bir devlet, bu şirketlerle işbirliği yapıp istedikleri sayısal verileri paylaştığı takdirde bu bilgiler üzerinden, diğer türlü de kamuya açık bilgiler üzerinden puanlama yapılıyor. Örneğin Türkiye’ye kredi notu vermeleri için ülke olarak ödeme yapmamıza, hatta izin vermemize gerek duymuyorlar.

BURADAN NEREYE?

Sadece ABD’deki konut krizinde değil, Euro bölgesinin yaşadığı krizde de etkisi olduğu ifade edilen kuruluşların ‘aşırı güçlü’ oldukları ve yatırımcıları aydınlatma görevinin ötesine geçerek piyasaları istedikleri gibi oynatabildikleri yorumları bugün dünyada yaygın. İş modellerinin sorunlu olduğunu ve konumlarını kötüye kullandıklarını söyleyenlerin sayısı artıyor. ABD krizden sonra yeni kanunlar geçirerek daha sıkı denetimler getirdi ancak bunlar pek etkili olmadı.

AB’nin ise bağımsız bir kredi derecelendirme kuruluşu için adım attığı biliniyor. Tüm bunlar olurken dünyada yeni bir trend de gelişiyor, yatırımcılar bu notları eskisi kadar ciddiye almıyor. Bunun en büyük göstergesi, 2016’da Üç Büyükler’in not kırdıkları ülke sayısı rekor düzeye ulaşırken borçlanma maliyetlerinin tarihi dipleri görmesi.

Konfiçyüs’ün meşhur sözlerinden biri de şudur: “Okçuların bilgelerle bir ortak noktası vardır. Okları hedefe ulaşmadığında sorunu kendilerinde ararlar.” Belki uzun süredir hedeflerini tutturamayan kredi derecelendirme kuruluşlarının da hatayı kendilerinde aramalarının zamanı artık gelmiştir.

ANIL EMRE/GAZETE HABERTÜRK


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
300
Kalan karakter : 300