03 ARALIK 2016
ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA

Petie ve Donald Kladstrup, “Wine and War” adlı kitapta Almanların Fransa’yı işgal ettiği II. Dünya Savaşı’nda geçen gerçek bir olayı anlatıyor. Ben de sizin için özetleyeyim: Naziler, Fransa’nın en büyük gelir kaynağı olan üzüm bağlarına el koyuyor. Bağ sahiplerinin de eli armut toplamıyor tabii; bin bir emekle yetiştirdikleri üzümleri ve şaraplarını geri almaya kararlılar. Bereketli ama ‘kırılgan’, yani her türlü olumsuz koşuldan etkilenen bağlarını kurtarmak için muazzam bir plan yapıyorlar. Ve haklı olanın kazanacağı büyük mücadele başlıyor. Üzülmek yerine harekete geçmeyi tercih ettikleri için pişman olduklarını hiç sanmıyorum. Kaderlerine razı olup öylece bekleselerdi pişman olurlardı esas, öyle değil mi?

YÜZDE 98 SOFRAYA, YÜZDE 2 ŞARABA

Üzümden ve bağlardan devam edelim... İki sorum olacak önce: Bağ arazisi açısından dünyada dördüncü sıradaki ülke hangisidir sizce? Peki ya üzüm üretiminde beşinci ülke? Söyleyeyim: Bizim ülkemiz, yani Türkiye. Bereketli bir toprağın insanları olduğumuz için şanslıyız; her yıl toplanan üzümlerin büyük bir kısmı soframıza geliyor, yüzde 2’lik bir kısmından da şarap elde ediliyor.

Tarihe bakarsak, ilk üzüm yetiştiricileri binlerce yıl önce Ağrı Dağı civarında yaşamış olan Urartular. O yıllarda bu topraklarda bin 200’e yakın vitis vinifera, yani şaraplık üzüm yetişiyormuş ama doğanın tahribatı ve diğer sebeplerle 20’nci yüzyıla bunlardan sadece 60’ı, bugüne ise 20’si kalabilmiş. Kalecik karası, narince, öküzgözü, boğazkere, karasakız, emir, beylerce ve Bornova misketi, yok olmaktan kurtarabildiğimiz üzümlerimiz arasında... MÖ 5’inci yüzyılda yaşayan tarihçi Herodot’tan da Anadolu’da üzüm konusunda epey bilgi ediniyoruz. Herodot, Midas efsanelerinden ve o dönem Anadolu halklarından biri olan Lidyalıların bilhassa Sardes bölgesinde başlattığı şarapçılık geleneği ve ritüellerinden uzun uzun bahsediyor.

DOĞU İLE BATI’NIN KESİŞİM NOKTASI

Yeri gelmişken antik kent Sardes’in bugünkü adı Salihli, yani benim geçen hafta gittiğim yer. Bir bağ bozumuna şahitlik ettim, aynı zamanda şarabın nasıl üretildiğini ilk adımından son adımına kadar izledim. Gece çalışmalarına katılamadım ama 2 gün boyunca, 202 hektarlık yüzölçümüyle Türkiye’nin en büyük üzüm yetiştiricisi olan Kavaklıdere Pendore Bağları’ndaydım. Her sabah gün ağarmadan ne meşakkatli işlerin üstesinden gelindiğini, omcalara, yani bağ kütüklerine nasıl kuyumcu titizliğiyle ince ince, ihtimamla su verildiğini, üzümlerin toplandıktan sonra hangi aşamalardan geçerek şaraba dönüştüğünü bizzat gördüm. Beyazlardan Bornova misketi, kırmızılardan ise öküzgözü, boğazkere, cabernet sauvignon, merlot, alicante, syrah, carignan, grenache, sangiovese, montepulciano, petit verdot ve malbec’ten oluşan 13 çeşit üzümün yetiştirildiği, ayrıca bağ kurup şarap yetiştirmek isteyen herkese fidan temin eden Pendore Bağları’nın bir özelliği de tam karasal iklimle Akdeniz iklimi arasında kalan noktada bulunması. Dolayısıyla burası aslında zeytin ya da incir gibi Akdeniz ve Ege bitkilerinin yetiştirilebildiği son nokta. Aynı şekilde öküzgözü ve boğazkere gibi normalde sadece Ağrı Dağı çevresinden Elazığ’a uzanan bölgede filizlenen vitis vinifera türlerinin yetişebileceği serinlikte bir yer. Anlayacağınız, Doğu ile Batı’nın kesişim noktası. Güneşi de bol, doğal klima ortamı sayesinde tazelik veren serinliği de... Öğrendiklerim arasında beni en etkileyen şeye gelince; Türkiye’de yetiştirilen üzümün sadece yüzde 2’sinin şarap üretiminde değerlendirildiğini söylemiştim. Ama bu oranın Fransa’da yüzde 97, İtalya’da yüzde 92, İspanya’da yüzde 90 olduğunu yeni öğrendim. Farka bakar mısınız? Ekonomi açısından büyük kayıp. Bilhassa bizim endemik üzümlerimizla yapılan şarapların dünyada gördüğü büyük ilgi düşünülürse... Son örnek, bu bağların syrah üzümünden elde edilen yoğun gövdeli kırmızı şarabın, prestijli Mundus Vini Yarışması’nda altın madalya kazanmış olması.

YENİLGİ VE ZAFER

“Wine and War” diyerek başlamıştık, öyle bitirelim. II. Dünya Savaşı’na gerek yok, her bağın, her üreticinin, her şeyden önce her üzüm tanesinin kendi savaşı, yenilgisi ve zaferi var. YKY’den çıkan “Üzümler ve İnsanlar” adlı kitabın yazarı Elvan Uysal Bottoni’ye kulak verelim:

“Üzümün işi zor; her şey yolunda giderken düşman saldırılarına uğrayabiliyor, yani rüzgârla, kuraklıkla, hastalıklarla savaşmak zorunda kalabiliyor. Neyse ki yardım edeni çok. İlk parazit saldırısında uğurböcekleri yetişiyor imdadına. Durum vahimleşirse, çiftçi uygun bir savunma silahı arayıp buluyor. Saldırı ve istilâlar karşısında, ‘Öldürmeyen güçlendirir’ diyerek devam ediyor yola. Bazı meyveler kendilerini feda ederek kurumayı tercih ediyor, diğerleri güçlensin ve küresel ısınmaya, zararlı otlara, salyangozlara, kuşlara, tarla fareleriyle tavşanlara direnebilsin diye. Kimi zaman bunu onların yerine ara hasatlarla bizzat üretici yapıyor. Derken bağbozumu zamanı geliyor, hasat yapılıyor... Ve şarap olacak üzümler için o noktada bir yeniden doğuş süreci başlıyor.”

Bir bağ sohbetinden

3 kitap

■ Merlot ya da cabernet sauvignon üreterek şarap konusunda söz sahibi olamayacağımız açık. Yurtdışında bu alandaki en büyük başarı, Türk üzümleriyle başarılı ürünler yaratmak olabilir. İlk hedef olarak, Elazığ ve Malatya kökenli öküzgözü üzümlerinin yurtdışında da bir markaya dönüşmesi sağlanmalı.

■ Elazığ, Pendore ve Gülşehir bağlarında yetiştirilen öküzgözü, iri taneli, koyu siyah renkli, tanen değeri boğazkere kadar yüksek olmayan, bu yüzden de meşe fıçıya uyumlu, içimi yumuşak şaraplar elde etmeye imkân veren bir üzüm cinsi.

■ Zeytin, Üzüm ve İncir, Victor Hehn, Dost Kitabevi

■ İnceliklerin Kadehindeki Şarap, Deniz Gürsoy, Oğlak Yayıncılık

■ Bağlar Güzeli: Üzüm ve Üzüm Kültürü, Ertan Anlı, Yapı Kredi Yayınları

Gülenay BÖREkÇİ gborekci@cyh.com.tr/ ht CUMARTESİ


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
300
Kalan karakter : 300