24 ŞUBAT 2017
ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA

"GÜVENLİ LİMANDAKİ RAHATA ALIŞTIYSANIZ GEÇMİŞ OLSUN"

O, küratörü olduğu Nobel Müzesi’ni dünyada herkes gezip ilham alamadığından, imkânı olmayanların ayağına gitmeyi ve onlara ilham vermeyi kafasına koydu... Ve o günden beri dünyayı dolaşarak Nobel ilhamıyla yaratıcılığın önemini anlatıyor. Stockholm’deki Nobel Müzesi Küratörü Tobias Degsell’in duraklarından biri de Türkiye’ydi. Brandweek İstanbul için geçen ay İstanbul’a gelen Degsell ile bir araya geldik.

Bilmeyenler için Nobel Müzesi’nden söz ederek başlayalım...

Nobel Müzesi, 2001’de Nobel ödüllerinin 100’üncü yıldönümünde açıldı. Müzede, Nobel ödüllerini kazananların hikâyelerini sergiliyoruz. Bir kere bizimkisi geleneksel müzelerden değil, müzemiz aracılığıyla birbirinden farklı fikirleri tek çatıda toplamayı, hikâyeleri bir araya getirmeyi ve bunları dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçilerimizle paylaşmayı ve onlara ilham vermeyi seviyoruz. Bu arada kurucusu Alfred Nobel ile ilgili bilinmeyenlere ya da bugüne dek yanlış bilinenlere de ışık tutuyoruz.

Sanırım müze 2019’da kapanacak ama neyse ki iyi bir amaç için...

Umuyoruz ki... Çünkü alanımız artık bize yetmiyor, büyümek istiyoruz. Çünkü sadece müzeden ibaret değil, araştırmacıları, akademisyenleri, öğrencileri de çatımız altında buluşturuyoruz.

Hayatınızı Nobel kazananların hikâyelerine adadınız. Onların öykülerinden çıkardığınız dersleri de ‘Spark Of Creativity’ konseptiyle Hindistan’dan Çin’e dünyanın dört bir yanında anlatıyorsunuz. Bugüne dek kaç destinasyon oldu?

2010’dan beri dünyayı geziyorum... Bugüne dek 60’ın üzerinde konferans verdim. Türkiye’ye de onun için geldim. Nobel ruhunu ve enerjisini yaymayı seviyorum.

‘Spark Of Creativity’de ne anlatıyorsunuz?

Çok basit! İşin tek bir sırrı olduğunu vurguluyorum. O anahtar kelime: Yaratıcılık.

Neden?

Çünkü Nobel’e bakış açımızda odağımız bilim, kültür ve barış alanlarını birbirine bağlayan ortak payda olan ‘yaratıcılık’... Benzeri olmayan şekilde düşünme biçimi şart ki bunu sizin de başarmamanız için bir sebep yok. Yeter ki karar verin ve yola çıkın. İşin en zor kısmı da bu değil mi? Nobel kazanan isimlerin hikâyelerine baktığınızda da farklı bir şey yok, inanın bana...

‘GÜÇLÜ SİLAHLARA SAHİP OLABİLİRSİNİZ AMA BARIŞI SAĞLAYABİLİRSİNİZ’

Sizin savunduğunuz aslında hepimizde bir parça yaratıcılık olduğu ancak bunu bazılarımızın kullanmamayı seçmesi... Bu neden kaynaklanıyor olabilir?

Her daim fark yaratacak bir şeyler üretmek mümkünken itiraf edin kimilerimiz bunu ısrarla reddediyor. Bir kere yaratıcılık DNA’larımızda var. İster Silikon Vadisi’nden gelin, isterseniz Yeni Delhi’den, fark etmez. Sanırım bizi tutan sebep, başarısızlık ihtimalinden kaynaklanan bir çeşit korku. Bir şey yaratma iddiasında olanlar riski alıp yola çıkanlar... Oysa çoğumuz riski almaz ya da alamaz. Güvenli limandaki rahata alıştıysanız geçmiş olsun. Bu kişiler birilerinin kendini itmesini, büyülemesini bekliyor ama bu çok saçma. Risk yoksa buluş yok.

Ve bence başarı da imkânsız...

Kesinlikle doğru!

Peki merak ediyorum, en çok hangi Nobelli ismin hikâyesinden etkilendiniz?

Ben daha çok Albert Einstein gibi popüler isimleri bir yana bırakıp perde arkasında kalmış olanları açığa çıkarmayı seviyorum. John Bardeen mesela. 2 kez Nobel ödülüne layık görülen sayılı insanlardan! Her bilgisayarda olan transistörü keşfeden adam. O olmasa ne olurdu bilmem ama çok şaşırtıcı ki kimse onu tanımıyor bile.

Alfred Nobel hakkında bize bugüne dek duymadığımız bir şey söyler misiniz?

Herkes onun dinamiti icat ettiğinden dolayı duyduğu suçluluk duygusundan Nobel Vakfı’nı kurduğunu sanıyor ama bu doğru değil. Ben şöyle söylüyorum: “Çok güçlü silahlara sahip olabilirsiniz ama dünyada barışı da sağlayabilirsiniz...” Alfred Nobel de kendini suçlu bulduğu için değil, gerekli olduğuna inandığı için bu yola girdi.

Bu arada ilk kez mi Türkiye’desiniz?

İkinci gelişim. İlk geldiğimde hayal ettiğim pek çok yeri maalesef görme fırsatım olmadı ama bu kez kararlıyım. Ülkeniz çok güzel...

Türkiye’nin Nobel ödülleri konusunda kat ettiği yolu nasıl değerlendiriyorsunuz? Nobel ödüllü Prof. Dr. Aziz Sancar ve Orhan Pamuk hakkında ne biliyorsunuz?

Onları elbette tanıyorum. Stokholm’e geldiklerinde kendileriyle tanıştım. Bu arada Orhan Pamuk’un müzesini ziyaret ettim. Tek kelimeyle büyüleyiciydi...

Duyduğuma göre İsveç’le Hindistan arasında ‘kazan-kazan’ ilişkisi kurmaya çalışıyor muşsunuz. Peki Türkiye?

Nobel Ödülleri uluslararası güce sahip biliyorsunuz. Kurucusu Alfred Nobel’in en çok önemsediği şey ödüllerin İsveç’e has olmadığı ve olmayacağıydı. Bu yüzden hep beraber çalışmaya, çeşitli işbirlikleri yapmaya her daim ihtiyacımız var ve olacak. Evet, Türkiye gibi birlikte çalışabileceğimiz partnerler arıyoruz.

‘BU TÜRKİYE’NİN SORUNU’ DEYİP PAS GEÇİLMEMELİ’

Bir röportajınızda yaratıcılığın küçük yaşlarda aşılanması gerektiğini söylemiştiniz. Ebeveynlere tavsiyelerde bulunmak ister misiniz?

Bunun için Albert Einstein’dan alıntı yapmak istiyorum. Bir keresinde “Evet, çocuklarınıza matematik, fizik öğretin ama onlara kitap okumayı da ihmal etmeyin” demiş. Einstein’la hemfikirim çünkü bu onların hayal gücünü geliştirir ki bana kalırsa hayal gücü bilgiden daha önemlidir. Farklı bakış açıları ve yaratıcılık için yol sadece hayal gücünden geçer. Bunun için çocuğunuz henüz küçük yaşlarındayken başlayın. Kitap okuyun, soru sorun ve sordurun. Onları sorunlara çözüm yolları bulmaya zorlayın.


"TÜRK SİNEMASININ EN ZAYIF NOKTASI YAZARLIK"

HTPAZAR / GİZEM SEVİNÇ SELVİ

O, sinemanın yaşayan efsanesi. Senaryo dünyasının efendisi. Martin Scorsese, Kirk Douglas, David Bowie gibi 63 Akademi, 164 Emmy ödülü toplamış öğrencileri olan Amerikalı senarist ve öykü analisti Robert McKee (75) ile Boğaz’da buluştuk.

Uzakdoğulu genç karısı dilimlenmiş muzları önüne koyarken “İlginç sorular soruyorsun ama ben yaşlı bir adamım, çabuk yoruluyorum” dedi. Bu yorgunluk meselesi kendisinden çok, kulağına fısıldayan hanımefendiye aitti bence ya, neyse. Robert McKee, senaryo ve yazarlık âleminin el kitabı Story’yi yazan yaşayan bir efsane... Bugüne kadar izlediğimiz pek çok film ve dizinin hamurunda onun izi var. Boğaziçi Film Festivali için İstanbul’a geldiğinde yakaladığım McKee, kısa sohbetimizde büyük laflar etti.

Kendinize “Sanatçı” diyor musunuz?

Ah hayır. Bir zamanlar öyleydim ama uzun, uzun zaman önce. Epeydir ortaya yaratıcı bir iş çıkarmıyorum.

Kreatif dünyada var olmanın sırrı nedir? İlham nasıl aranır, bulunur?

Bu dünyada hep bir kıtlık vardır. Tanrı yetenek dağıtma konusunda sandığımız kadar cömert değil, dünyada az sayıda yetenekli insan var. (Gülüyor.) Bu ilginç bir soru biliyor musun?

Öyle mi? Neden şaşırdınız?

Şöyle; talep her gün artıyor, hatta korkunç boyutlara ulaştı. Öte yandan dünyadaki yetenekli insan sayısı hiç değişmiyor. Bundan 100 küsur yıl önce bir sanatçı kaç kişiye yetiyor, kaç kişi tarafından tüketiliyordu bir düşünün. Bir roman haftada topu topu 3-4 saat okunuyor ya da yeterince büyük bir şehirde yaşıyorsanız ayda bir kez tiyatroya gitme şansınız var. Şimdi bu vakti 10’la çarpın. Sınırlı sayıda yetenekle bu korkunç boyutlardaki talebin karşılanmaya çalışıldığını düşünün.

Bu korkunç talepkâr insanlar ne istiyor?

Tatmin olmak. Hayatın içinde olmak, anlamlı bir duygusal deneyim yaşamak istiyorlar. Daha medeni insanlar olarak hayatı derinine anlamak, hepsinden çok da kendilerine ve diğerleriyle ilişkilerine nüfuz edebilmenin peşindeler. Kesin bir tatmin vaat eden hikâyelerin ardından gidiyorlar. Beyinlerini, zihinlerini ve duygularını doyurmak derdindeler. Hikâye anlatan birçok kişi dibimde yaşıyor. Onlara gösterdiğim belki de tek yol, insanlara anlamlı duygusal ifadeler sunmaları. Bunu kaç kere yaşadınız? Pek sık olduğunu sanmıyorum.

‘ORİJİNALLİK SORUNU YAŞIYORSUNUZ’

Haklısınız. Türkiye’de anlatılan hikâyeleri de biliyorsunuzdur, tüm bu anlattıklarınızın neresindeyiz?

Türk sineması gelişmemiş. İşin en zayıf noktası ise yazarlık. Yönetmenlik de sınırlı. Bununla birlikte prodüksiyon kısmı hiç fena değil, oyunculuklar da kısmen öyle. Orijinallik sorunu yaşıyorsunuz, diğerlerini taklit ediyorsunuz. Fransız sinemasını, Hollywood’u yeniden keşfetmeye çalışıyorsunuz. Bir “Türk” sinemasından söz etmek mümkün mü bilmiyorum ancak bunun neden yapıldığı da belli, seyirciye ihtiyaç var. Her şeyiyle yerli bir iş izlemeyi kimse istemeyecktir.

‘AVRUPA’NIN TEK DERDİ HOLLYWOOD’UN TERSİNE GİTMEK’

Cannes’da, FIPRESCI ya da diğer film festivallerinin sürekli birbirine benzeyen kadın hikâyelerine, baba meselesine ya da sekse odaklanması neden sizce?

İlginç değil mi? Son 30-40 yıldır Avrupa sinemasının Hollywood karşısındaki büyük hezimeti bu. Gençliğimde gördüğüm Avrupa filmleri karanlık tarafa aitti, çünkü Hollywood aydınlıktır. 70’lerde gözlemlediğim bir diğer şey, Martin Scorsese ve diğerleriyle birlikte Hollywood’un karanlık tarafa geçişiydi. Ve birdenbire Avrupa küçük çocukları keşfediverdi! (Gülüyor.) Çünkü tek dertleri Hollywood ne yöne gidiyorsa onun tersine gitmek. Şu an Avrupa’da sosyal bilinç dramatik bir biçimde yükseliyor. Eşcinsel haklarını, yoksulluğu, sosyal meseleleri dert ediyorlar çünkü bunların hiçbiri Hollywood’un umurunda değil.

Geçmişteki karakterli, özgün tarz Avrupa’da da artık yok yani... Neden?

Avrupa sosyal olarak hassas ve sorumlu hissediyor, diğer yanda yalnızca aksiyon var. Ama Hollywood ne yapıyorsa tersini yapmak sizi özgün kılmaz! Fellini özgündü; Bergman, Renoir, Truffaut, Godard özgündü. Hollywood’da ne olduğu hiçbirinin umurunda değildi. Mesele, ne istiyorsanız onu yapmaktır!


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
300
Kalan karakter : 300