Tecavüze uğramasın diye, kısrağın organını gümüş iplikle dikerlerdi

Murat Bardakçı yazdı...

18 Nisan 2010 Pazar, 11:05:44Güncelleme: 11:05:44
Onaylanmadı Bu haberi favori listenize eklemek için üyelik girişi yapmalısınız. Üye değilseniz tıklayın.
Habertürk'e facebook veya
twitter hesabınızdan hızlı bağlantı yapabileceğiniz gibi e-posta hesabınızla da  yeni üyelik yapabilirsiniz.
Tecavüze uğramasın diye, kısrağın organını gümüş iplikle dikerlerdi Sonra Oku

Murat Bardakçı/Gazete HABERTÜRK

İpini koparan aygırın biri Balçova’daki İnciraltı Atlı Spor Tesisleri’nin çitlerini
aşıp içeriye girmiş, beş kısrağa tecavüz etmiş, üstelik bu kadarla da yetinmemiş ve orada bulunan “Gülizar” adındaki zavallı eşeği de halletmiş.
Türkiye günlerdir bu tecavüz hadisesini konuşup kahkahalarla gülerken,
tecavüze uğrayan kısrakların sahibi, atlarının yarış hayatının sona erebileceği
endişesi ile dert çekiyor. Biz, tarihi boyunca at ile haşır neşir olmuş, hattâ bazı
zamanlarda ata bir çeşit kutsallık bile atfetmiş bir milletiz; dolayısı ile bu gibi
meselelerde bir hayli tecrübemiz vardır. Haberi okuyunca, cins atların başlarına böyle işlerin  gelmemesi için eskiden uyguladığımız ama son derece zâlimce olduğu için sonraları terkettiğimiz bir usulü hatırladım. Dişi atların cinsel
organlarının dikilmesini... Azgın aygırların çitleri aşıp masumkısraklara tecavüz
etmeleri o devirlerde de rastlanan bir hadise olmalı ki, cins atların sahipleri
bunun çaresini gümüş iplikte bulmuşlardı.

AFYONLU YEM VERİLİRDİ

Ama, gümüş iplik kısrakların bulunduğu yeri çevreleyen çitlere falan sarılmaz, zavallı hayvanların bir tarafını dikmekte kullanılırdı: Ameliyat edilecek olan kısraklara bol afyona bulanmış yemverilir, hayvan kendinden geçince yatırılır ve baytar işini icra ederdi. Kısrağın cinsel organı, sadece  idrarını yapabileceği bir açıklık kalacak şekilde gümüş iplikle dikilirdi. Bu işte kullanılan iplik öyle
çok ince bir tel falan değildi, birkaç ince tel biraraya getirilip bükülerek
kalınlaştırılır ve böylece adaleleri kesmesinin önüne geçilirdi.  Sonra, ameliyat edilen hayvanı acıyı fazla hissetmemesi için günler boyunca sadece yemini yiyip su içebileceği şekilde sersemletirlerdi. Dikişler tutup yara kapanmaya
başlayıncaya kadar yeme afyon karıştırılmasına devamedilir, afyonun miktarı ameliyat yerinin durumuna göre ayarlanır, yani gittikçe azaltılır ve yara tamamen kapandığında yeme afyon karıştırılmasına da son verilirdi.
Artık zavallı kısrak omâlûmyeri sadece idrarını yapmakta kullanılır
hâle gelir, başka bir işe yaramazdı. Kısrakların İnciraltı Atlı Spor Tesisleri’nde yaşanan kazanın bir benzerine uğramamaları için yapılan bu operasyon aslında vahşîce işti ama o zamanki atmeraklılarının da başka çareleri yoktu. “Hamdanî”, “Sahlâvî” ve “Cedrânî” gibi kısrak  Cinslerinin saflığını sadece bu yolla muhafaza edebiliyorlardı. Cins atların nasıl eğitildiklerini ve soylarının hiç karışmadan devam etmesi için neler yapıldığını merak edenler için son derece önemli iki elyazmasının ismini vereyim: İlki, 11. asırda yaşamış olan Türk
hükümdarı GazneliMahmud için kaleme alınan “Ferasnâme” yahut “Sâlhutâr” isimli eserdir. Aslı yazılmasının üzerinden bin küsur sene geçmiş olduğu için kaybolan ve 1600’lü senelerde yazılmış bir kopyası bugün özel bir kolleksiyonda
bulunan eserde atların cinsleri çizimlerle anlatılır ve soylarındaki saflığın devametmesi için neler yapılması gerektiğinden bahsedilir. Diğer elyazmasının ismi ise “Risâle-i Fürusiyye”, yani “Binicilik Risâlesi”dir. Dokuzuncu asırda
yaşamış olan Abbasi Halifelerinden el-Mütevekkil içinMısır’da kaleme
alınmıştır, bu risâlede de çizimler vardır, ancak bugüne sadece bazı
sayfaları kalmıştır ve bu sayfalar da Amerika’da özel bir kolleksiyondadır.

GÜZEL ATLARA BİNENLER

Bahis atlardan açılmışken, eski günlere hasret çekenlerin son zamanlarda sık sık kullandıkları, “O adamlar o güzel atlara binip gittiler” sözünün de nereden
geldiğini yazayım: Bu söz, Araplar’a ait olan ve eski zamanlardan kalma ve ahlâkî dersler verirmahiyetteki hikâyelerde geçer... Hikâyeye göre atmeraklısı adamın biri cins cins kısraklar satmakla meşhur bir canbaza yani at satıcısına gider. Ama, kendisine gösterilen atları beğenmez ve “Yahu, bir zamanlar
sende birbirinden kıymetli kısraklar vardı. Bunların onlarla hiç alâkası
yok gibi... O Cedrânîler, o küheylânlar nereye gittiler?” diye sorar.
Canbaz “Aman efendim” der... “O zamanlarda atın kıymetini sizin gibi gayet iyi bilen kibar efendiler vardı. Beğendikleri atın fiyatını sorar, ‘Beş yüz altındır’ desek bile gözlerini kırpmadan istediğimiz parayı verirlerdi. İşte o adamlar, o
atlara binip gittiler ve bir daha gelmediler...”

ULUNAY'IN 'MENEKŞE' İSİMLİ EŞEĞİ DE FELAKETE UĞRAMIŞTI

İNCİRALTI’nda yaşanan hadise ve kısrakların yanısıra “Gülizar” adındaki zavallı eşeğin de tecavüze uğraması, bana Türk basınının en renkli kalemlerinden
olan ve 1890 ile 1968 arasında yaşayan Ref’i Cevad Ulunay’ın “Menekşe” isimli
eşeğinin başına gelenleri hatırlattı. “Menekşe”nin uğradığı felâketi, uzun
seneler Ulunay’ın yakınında bulunmuş olan Nezih Uzel’den işitmiştim.
Ulunay’ın, Kartal taraflarında çiftliği vardır. Orada yaşamaktadır ve haftanın
beş günü birkaç vasıta değiştirerek Cağaloğlu’ndaki gazetesine gitmektedir.
Banliyö treni ile Haydarpaşa’ya gitmekte, Haydarpaşa’dan vapurla Karaköy’e geçmekte, oradan da dolmuşla Cağaloğlu’na çıkmakta ve akşamları aynı yoldan çiftliğine dönmektedir. Çiftlikte “Menekşe” adında bir eşek
vardır. Kâhya, Ref’i Cevad Bey’in geliş saatinden önceMenekşe’yi istasyona
götürmekte ve beyefendi, istasyondan çiftliğine Menekşe’nin üzerinde
gitmektedir. Ref’i Cevad Bey, Sultan Abdülhamid’in meşhur Dahiliye Nazırı yani İçişleri Bakanı olan Memduh Paşa’nın kızı Muallâ Hanımefendi ile evlidir.
Hanımefendi, çiftlikte bir gün pencereden bakarken kâhyayı Menekşe’nin ahırından çıkarken görür. Adamın ürkek bir hali vardır, üstelik pantalonunun düğmelerini iliklemektedir. Muallâ Hanımefendi, Ref’i Cevad Bey eve gelir gelmez “Menekşe o..... oldu” diye feryâd eder. “Namusu gitti, artık burada
barınamaz. Aman beyefendi, hemen gönderip satın!” Bana bu hadiseyi nakleden Nezih Uzel, maalesef Menekşe’nin ve kâhyanın akıbetini hatırlamıyor!

PADİŞAHIN ATINA TÜRBE YAPIP 'AT EVLİYASI' YARATMIŞTIK

TÜRKLER’in hayatında kutsallığa sahip olacak derecede önem taşıyan atlar,
geçmişte günlük hayatın olduğu kadar protokolün de önemli unsuruydu.
Devlet adamı yaşı ne olursa olsun ata binmek zorundaydı, zira atsız bir
iktidar düşünülemezdi. Meselâ, 70 küsur yaşındayken Zigetvar Kalesi’ni kuşatmaya giden Kanuni Sultan Süleyman ayakta duramayacak vaziyette
hasta olduğu halde ata binmek için gayret sarfetmiş, askerine
at sırtında görünmüştü. Kuşatma gerçi hükümdarın son seferi olmuş ve Kanuni
hayata savaş meydanında veda etmişti ama sultanı at üzerinde gören asker şevke gelip “alınmaz” denilen kaleyi fethetmişti. Hükümdarların çok sevdikleri atları için mezar inşa ettirmeleri de eski Türk âdetlerindendi. Bu mezarlardan
biri Fatih Sultan Mehmed’in atına aitti, hükümdarın atı Eyüp tepelerine, Piyer Loti Kahvesi’nin bulunduğu yere defnedilmişti ama en meşhur, hatta
“kutsal” kabul edilen at mezarı, “Sislikır”ın kabriydi. “Sislikır”, bir başka
okuyuşa göre de “Süslükız”, tarihlere “Genç Osman” diye geçen Sultan
İkinci Osman’ın en sevdiği atıydı. 1619 senesinde dünyasını değiştirip
padişahı derin bir hüzne garketti. Genç Osman, can yoldaşı gibi
gördüğü atının ismini sonsuza kadar yaşatmak istedi, Sislikır’ın, Üsküdar’daki Kavak Sarayı’nın avlusuna defnedilmesini buyurdu ve başına bir de kitabe diktirdi. 96 santim uzunluğunda ve 62 santim genişliğindeki kitabede
“Zıll-i Hak (Allah’ın gölgesi) Hazret-i Osman Hân’ın / Sislikır nâm(isimli) atı
öğülmüştür / Emr-i Yezdân ilemevt irişecek (Allah’ın emriyle ölümgelince) / Bu
makamiçre (buraya) o gömülmüştür” yazılıydı.

ALTI KÖŞELİ KABRİSTAN

Aradan kısa bir zaman geçti, Sislikır’ın ismi zamanla efsaneleşti ve hükümdarın atı “at evliyası” oluverdi. Sancı çeken, başka bir hastalığa yakalanan yahut
uysal olması istenen atlar Üsküdar’a getiriliyor, Sislikır’ın mezarı üç defa
tavaf ettirilip şifa bulmaları veya sakinleşmeleri bekleniyordu. Sislikır’ı başka at kabirleri takip etti ve Karacaahmed Mezarlığı’nda atlara mahsus bir kısım
ortaya çıktı. At kabristanının, düzgün bir altıgen oluşturacak şekilde dikilmiş
altı adetmermer sütunun üzerinde yükselen bir de kubbesi vardı.
Üsküdar’daki Kavak Sarayı zamanla yıkılıp gitti, Sislikır’ınmezar kitabesi
sokaklara düştü ama at ziyaretlerinin ardı arkası kesilmedi. Hasta yahut
huysuz atlar hemen her gün taşı tavaf etmedeydi. Taş, kaybolup gideceği
endişesiyle 1900’lerin başında bulunduğu yerden kaldırıldı ve Gülhane’deki
Çinili Köşk’e nakledilip depoya kondu. Karacaahmed’deki atmezarlığı ise
zamanla yokoldu ve İstanbul’da tek “at evliyası” kalmadı.