Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        ÇOK kritik bir savaş bu, büyük güçler var karşımızda. Tehlikeler de olağanüstü fazla. Ancak riske girilmediği takdirde Türkiye’nin geleceğinin olabilmesi mümkün değil.

        Bu gibi durumlarda fazla doğru bilgi akması neredeyse imkânsızdır, fakat gözümüzün önünde olan bitene bir anlam verip, yani “açık istihbaratı” değerlendirip belirli sonuçlara varmak mümkündür.

        Önceki gün düzenlenen güvenlik toplantısına, Savunma Sanayii Müsteşarı da girdi ve 5 saat kaldı içeride.

        Sonra savunma sanayii ile ilgili bir toplantı düzenlendi, buna da Başbakan başkanlık etti.

        İki gelişmeyi alt alta koyduğumuz zaman savunma sanayii ile ilgili çok önemli kararların alınması için uğraşıldığını görebiliriz.

        Uğraşılıyor, çünkü hızlı karar alınması çok zor, alınmaması için uğraşan güçler çok fazla, perde arkası mücadelesi bol ve tehlikeli olan bir alan burası.

        NELER OLUYOR?

        Türkiye, İsrail’e her kafa tuttuğunda ve ABD ile arası her bozulduğunda benim aklıma silahlı gücümüzün dışa bağımlı durumu gelir.

        Savaşan uçaklarımızda ve tanklarımızda bir yazılım problemi var. Bunların yazılımları İsrail ve Amerika’nın kontrolünde. Temelde bunun anlamı şu: Siz elinizdeki uçak ve tankları daima arzu ettiğiniz gibi kullanma iradesine fazla sahip değilsiniz.

        Yazılımlar İsrail ve ABD’nin kontrolünde, üstelik bunları arzu ettikleri zaman, istedikleri biçimde uydudan değiştirme imkânları da var.

        Bana verilen bu bilgiler üzerine düşünürken yıllar önce Pentagon’da söylenen bir laf aklıma geldi. “Bizim (Pentagon’un) Türk Silahlı Kuvvetleri ile çok özel bir ilişkimiz var. Bu, siyasi ilişkilerin dışında bir bağlantıdır” demişti o gün bana Amerikan bürokratı.

        Bu sözün gerçek anlamını Washington’da bir süre araştırdıktan sonra gördüm ki Pentagon, Türkiye’nin askeri malzeme ihtiyacını günlük, hatta anlık olarak takip ediyor. Ordumuzun bütün stok envanterinin dökümü Pentagon’un bilgisayarlarında kayıtlı. Azalan malzeme anında tespit ediliyor ve Amerikan veya Amerika’nın kontrolündeki üreticiler hemen bilgilendirilerek yönlendiriliyor. Böylece TSK, malzeme eksikliği çekmiyor ama malzemelerin kalitesi ve niteliği de Amerika ve dolaylı olarak İsrail’in kontrolüne geçiyor.

        Sonuç itibarıyla, askerimiz savaş malzemeleri açısından neredeyse yüzde 70 oranında dışa bağımlı hale geldi.

        Türkiye, savaşma gücünü dışarıya bağımlı kılan bu durumu değiştirmeye çoktan karar aldı. Ama ne ABD ne de İsrail, uçaklarımızda ve helikopterlerimizde kullanılan yazılımları yıllardır bize vermek istemiyorlar.

        AMAÇ NE?

        Uzmanlar, üzerinde uğraşılırsa her uçağın yazılımının kodlarının kırılabileceğini biliyorlar. Ama kırılsa bile bu fazla işe yaramayabiliyor, İsrail yine yazılımları uydudan değiştirebiliyor.

        Türkiye bu yazılımı kendisi yapmak zorunda, nitekim yapmaya başladı bile.

        Bu aşamada İtalyanlar devreye girdi; onlar yazılımı bağımsız olarak kendi savaş helikopterlerine uygulamış durumdalar.

        Onlardan 140 küsur helikopter alınması planlanıyor. Onlar da halen kullanılmakta olan helikopterlerin gelişmiş modelinin prototipini incelememiz için yakında bize gönderecek. Bu arada Güneydoğu’daki acil ihtiyaçların kullanılması için 12 helikopter alınacaktı, son anda sayı 9’a düşürüldü.

        Yazılım gücümüz oluştu, bağımsız yazılıma sahip İtalyanların Agusta helikopterinden de destek alınacak.

        Yani Türkiye çok önemli bir adım atmış durumda. Askeri işbirliğinde ciddi bir eksen kayması oluyor.

        Mavi Marmara olayından sonra İsrail’e çıkışmanın nedenini ve bunun iç siyasette sağladığı avantajı anlamakla birlikte Türkiye o tür çıkışların güç desteğini oluşturmaya henüz yeni başlamış durumda. İçe siyasi şov yapılırken dışa yönelik de bağımsız gücünüzün olması gerekiyor. Son birkaç gündür yaşanan trafikler, bu kararın da verilmiş olduğunu gösteriyor.

        Bu, bomba ve mermiyle yapılan savaştan çok daha zorlu ve riskli bir savaş. Ve belki de barışı getirecek bir savaş bu...

        Bir gün boyunca Tuba Büyüküstün ile birlikte oldum ve çok yoruldum

        YAZIYA başlık atmaya gelince her yazar bir anlamda hanutçu gibi davranır. Okuyucuya, yazıma “gel gel” demek zorundasınız. Bence bu yazının başlığı, bir hanutçu başyapıtı oldu.

        Üstelik başlık yalan da değil. Gerçekten bir gün boyunca Tuba Büyüküstün ile birlikte oldum ve de çok yoruldum.

        Vogue Dergisi yöneticilerine, değişik tür bir yazı denemesi yapmak istiyorum dediğimde beni Tuba Büyüküstün ile temmuz sayısı için yapılan fotoğraf çekimine davet ettiler.

        Ve ben araştırmacı gazeteciliğin ne kadar da zor, yorucu ve zahmetli bir iş olduğunu anladım, gün boyu Hasan Cemal gibi kan ter içinde çalıştım.

        Birbirinden seksi kıyafetler içinde değişik seksi pozlar vermekte olan güzel kadını, iki metre yakınında oturmuş cigarillo içerek izlediğim an, baştan sona zorlu geçen günümün beni en zorlayan anıydı.

        Orada sakin, heyecanını fazla belli etmeden ve kadına fazla dik dik bakmamaya çalışarak oturmanın kolay bir iş olduğunu sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.

        Araştırmacı gazetecilikte zirve yaptığım günü başarıyla bitirdim. Okuyucum için gerekirse saçımı bile süpürge yapacağımı, umarım bu son çektiğim cefadan sonra görmüşsünüzdür.

        Günü başarıyla bitirdim, ama başlangıcı o kadar başarılı değildi. Tuba Hanım’ı bekliyorduk. Batasıca karnım acıktı, orada bulduğum bir muzu hızla yedim. Son lokmamı çiğnerken bu kadar güzel, nasıl olabildiğini pek anlayamadığım Tuba Hanım geldi yanıma, elini uzattı, acele tıkınmaktan olsa gerek ağzımda, burnumda ve büyük ihtimalle saçımda bile muz vardı. Uzatılan zarif eli tutamadım, istesem kızı iki yanağından da öpebilirdim. Ama uğursuzluk var başımda, bahtım yok ben ne yapayım, o an tuvalete kaçtım ve kendimi insan ortasına çıkacak hale getirdim sanıyorum.

        Özkök kusuruma bakmasın ama

        BİR hafta önce NTV’de Celal Pir’in programına katıldım. Orada “bilim adamlarının katiyen dışişleri bakanı yapılmaması” gerektiğini söyleyerek Ahmet Davutoğlu’nun sürreel dünyasını eleştirdim. Dün baktım, Ertuğrul Özkök aynı konuda kendisinin düşündüğünü ilk önce Akif Beki’nin gündeme getirdiğini yazmış. Bu doğru değil. Kayıtlara gerçekler geçsin.

        sturgut@htgazete.com.tr

        Diğer Yazılar