Mutsuzluğa savaş açıldı
Marcel Proust 21 'inci yüzyılda yaşamış olsaydı, o muhteşem "magnum opus"unu katiyen yazamazdı.
Çünkü "Kayıp Zamanın Peşinde"nin yazılabilmesi için yazarın melankolik olması gerekiyordu. O güzel melankoli olmadan bu duygusal hatıralar kâğıda öylesine dökülemezdi.
20'nci yüzyılın sonuna doğru insanlık, mutsuzluğa karşı savaş açtı. Bu savaşın da başını Amerika çekti. Amerika'da insanların hiçbir şekilde mutsuz olmamaları, daima mutlu, güler yüzlü olmaları gibi bir karar verildi.
Hayatının sonuna doğru ilk kez Amerika'yı ziyaret eden Freud, bu ülkedeki durumu çok tehlikeli buldu ve asistanlarına, "Amerika mutsuzluğu dünyadan silmek için garip şeyler yapacak, bu çok tehlikeli" dedi. ("America's Waron Unhappiness", Harper's Dergisi eylül sayısı.)
Freud, insanın hayatı tüm yönleriyle zengin yaşayabilmek için mutluluk kadar bir miktar mutsuzluğa ihtiyacı olduğunu söyledi ve melankolinin insana zararlı değil yararlı bile olabileceğini anlattı. Amerika'nın, insanın her ne pahasına olursa olsun mutluluğu yakalaması gerektiği, gerekirse mutsuzluğu tedavi edilecek bir hastalık olarak görmeye başlaması tavrını, insanoğlunun karşı karşıya kaldığı bir tehlike olarak gördü.
Amerika 20'nci yüzyılın ikinci yarısında açtığı savaşı tırmandırarak sürdürdü. Mutlu, her koşulda gülümseyen ve hayata olumlu bakan insanlardan oluşan bir toplum yaratılması için milyarlarca dolar harcandı. Tüm telkinlere rağmen yine de mutsuz olmakta ısrarlı kişilere ise ilaç verildi ve mutlu hale getirildiler.
Gelinen noktada, hastalıkların nedeni bile sanki mutsuzluğun, hayata negatif bakışın suçuymuş gibi algılanıyor; mutlu olan, hayata iyi bakan insanların bu hastalıklara yakalanmayacakları, yaka-lansalar dahi daha çabuk tedavi olacakları söyleniyor.
İnsanlar bu ideolojiye inandıkları için, bugün Amerika'da kendi sağlığı hakkında son derece olumsuz bir haber alan insanın bile bu olanları gülümseyerek anlatmaya çalıştığını ve etrafına moral vermeye uğraştığını görüyoruz.
İNSANDA VE TOPLUMDA DERİN YARALAR AÇAR
Bu sürekli mutluluk arayışının Amerikan toplumunda hayli derin yaralar açtığı söylenmeye başlandı. Örneğin, Barbara Ehrenreich'ın "Bright-si-ded: How the Relentless Promotion of Positive Thinking has Undermined America" adlı çalışmasında, hayata sürekli olumlu bakmaya zorlamanın Amerika'yı yakında toplum olarak çökerteceği bile söyleniyor.
İnsanlar gibi toplumların da sağlıklı olmak için mutluluk kadar mutsuzluğa ihtiyacı var. Mutsuzluğu yaşamak, bunlarla baş etme yollarını yaratmak
için düşünmek ve baş edemese dahi mutsuzluğuyla uyumlu yaşamayı öğrenmek, bireyi olduğu kadar toplumu da güçlü yapıyor.
Eric G. Wilson, "Against Happiness" adlı kitabında mutluluğa prensip itibarıyla karşı olmadığını ama sürekli ve her koşulda mutluluk arayışının anormal bir durum olduğunu anlatıyor ve mutluluğa karşı çıkma çağrısı yapıyor.
"Bunlar Amerika'nın sorunu, bizi ilgilendiremez" diyemeyiz.
Çünkü her koşulda, durmadan mutluluk arayışı global bir sorun artık.
Bizde de olumlu düşünmenin insana nasıl da iyi geldiği yolunda görüşler var ve "insanın kendine yardım etmesi, daha mutlu olması" temalı kitaplar çok da ilgi görüyor. "Mutluluğa giden yol" ve "10 adımda mutluluk" gibi kitapların müşterisi pek bol oluyor.
Kendisinin depresyonda olduğunu sanarak psikoloğa giden insan sayısı çok arttı ve çoğunun arzusu da aslında hemen bir hap alıp kendini daha iyi hissetmeye başlamak.
Artık insanlar hangi hapı aldıklarına göre farklılaşıyorlar; "Lustral"ciler "Prozac"çılara karşı sendromu bu.
Bir süredir bu konuya kafataktım ve mutluluk arayışı hakkında birçok kitap, makale okuyorum.
Vardığım sonuç, mutsuzluğa karşı açılan savaşın ve görünürde gülümseyen suratlara sahip insanların çok daha derinden mutsuz olmaya başladıkları ve insana özgü vasıfları kaybetmeye başladıklarıdır. Biraz melankoli iyidir, deneyin bakın göreceksiniz, "Yazarlık için ise melankoli şarttır" bile diyebiliriz. Mutsuzluklarımı mutluluklarla dengeleme uğraşı bana düzen veriyor, dengemi sağlıyor.
KONSEPT BELİRLEMEK
CEMİL İpekçi'nin Mardin'de oluşturmaya çalıştığı ortamı hem destekleyip hem de tartışmaları izlerken, ileride bu gibi durumlar tekrar ortaya çıktığında sorunları çok daha rahat aşmamız için gereken bir ipucu buldum galiba.
Tamam şu aralar kime sorarsanız karşılıklı hoşgörüden, diyalogdan ve farklılıkların bir arada yaşamasından bahsediyor. Bu ilkeye herkes sahip çıkıyor ama bu teorik düzeyde kolay söylenen, pratiğe geçirilmesi ise hayli zor olan bir düşünce.
Çünkü pratikte, her durumda hayat bizi önyargılarımızla karşı karşıya getiriyor, kendi pozisyonumuzun mutlak açıdan doğru olduğunu düşünüyoruz ve böylece karşıdakine doğal olarak olumsuz bakıyoruz. Böylece teorik düzeyde savunduğumuz ilke, kolaylıkla yıkılıp gidebiliyor.
Mardin'deki tartışmada olayın içindeki bir kişi "müzakere ederek ortak konsept belirlemek"ten bahsetti. Bu benim çok hoşuma gitti ve teori ile pratik arasındaki uçurumu kapatmamı sağlayacak ipucu belki bu olabilir diye bile düşündüm. Türkiye bir geçiş süreci yaşıyor. Geçiş sürecinin neden başladığı belli de henüz nereye geçtiğimiz net değil. Yönümüzü bizlerin tutumu belirleyecek.
Eğer Türkiye bir dini totaliter düzen kurmayacaksa ve yine eğer laikliği faşizm olarak düşünen bir sisteme oturtmayacaksa, bunlar yerine farklılıkları yaşatan, inananı ile inançsızını bir arada mutlu yaşatacak bir sistem oluşturacaksa bunun yöntemi üzerine sadece teorik düzeyde değil pratikte de yoğun düşünmemiz lazım.
Geçiş toplumlarında Mardin, Tophane türü olayların olması normaldir ve Türkiye'de bunlardan daha çok olmasını beklemek de normaldir. Önemli olan, her olaydan geleceğe yönelik bir ders çıkarmak ve düşüncemizi, olayları yaşayanların söylemleriyle sınırlamadan iç tutarlığı olan bir sistematik düşünce üretmektir.
Her potansiyel olay farklı koşullara sahip olacağından ve farklı stresler içereceğinden, potansiyel olayın taraflarıyla müzakere edilerek ortak konsept belirlenmesi tavsiyesinde bulunulabilir gibi geliyor bana.
Örneğin, içki konusunda başlatılan yeni tartışma bana çok olumlu geliyor; çünkü burada müzakere yoluyla ortak konsept belirleme potansiyeli var. Bu bağlamda, "Kamusal alan nedir, insan yaşamının mahremiyeti ne anlama geliyor?" kavramlarını da yeniden ele alabiliriz gibi geliyor bana.
İBADET
Yine Mardin'deki tartışmalarda, "İbadet edilen yerde defile yapılır mı" sözünü duyunca bir arkadaşım ile yaşadığım olay geldi aklıma. 7 saatlik bir uçuşumuz vardı, aramızda koridor yan yana oturuyorduk uçakta. Bir süre sonra baktım ki, arkadaşım alnını ön koltuğa dayamış öyle duruyor, arada bir kaldırıp tekrar koyuyor alnını ön koltuğa. İlk önce panikledim, fenalaşıyor sandım, az daha hostesi çağıracaktım ama sonra baktım ki arkadaşım sessiz sedasız namaz kılıyor. Saygım arttı ona, etrafına hiç rahatsızlık vermeden, rahatsız da olmadan; çünkü ben içki içiyordum orada ve dekolte kıyafetli kadınlar da vardı pek tabii ki, ama o ibadetini yapıyordu. Bu işin uzmanı değilim ama bana göre ibadet her durumda yapılabilir. Hiçbir koşul, hiçbir olumsuzluk ibadeti engelleyemez ve bu nedenle "İbadet yapılan yerde defile yapılmaz" görüşüne karşı, "İnsan eğer isterse, kafayı takarsa bir defilede bile ibadet yapabilir" diyorum ve doğru tavrın da bu olduğunu düşünüyorum.
Siz dini sadece bir dizi kurallar ve yasaklar listesi olarak ele almakta ısrarlı olursanız, o zaman da modern insanın hem kamusal alanın her faaliyeti içinde olup hem de ibadetini aksatmaması uğraşına saygı duymuyorsunuz demektir.
Hem modern olup hem de inançlı olmak mümkündür, bu konsept üzerine çalışmamız gerekiyor.