Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Son zamanlarda hiç durmadan dış ülkelere gitmeye başladım. Öyle fazla uçuyorum ki bir ara Alain de Botton'un havalimanında yaşayıp anılarını yazması gibi, "Acaba ben de uçaklarda yaşamaya başlamamın günlüğünü yazsam mı" diye düşünmeye bile başladım.

        Her gittiğiniz ülkede ister istemez yaşam koşullarını görüp karşılaştırmalar yapıyorsunuz. Bizler, içinde yaşadığımız ülkeyi eleştirirken son derece acımasız olabiliyoruz. Özellikle gazeteciler, olumsuz haberleri çok seviyorlar, sürekli karşı ve negatif olmak erdemmiş gibi sunuluyor. Oysa bu tavrımız, içinde yaşamakta olduğumuz koşullardaki pozitif yönleri de görüp pozitif duygular kurmamızı engelliyor.

        Dışarıyı bilmeden içine kapalı yaşayan toplumlar, bilmedikleri koşullar hakkında kendilerine masallar anlatıp bunlara inanabiliyorlar.

        Çoğumuzda hâlâ bugün Batı denilince dev, modern ve halkına güvenli yaşamlar sunan ülkeler gelir. Bu aslında bir önyargı. Bir masal. Amacım Batı âlemini küçümsemek ve olumlu yönlerini hafife almak filan değil ama sadece "Gerçekçi olalım" diyorum.

        ABD CAN ÇEKİŞİYOR

        Bugün dışarıdan bakılınca Türkiye, kafamızda büyüttüğümüz birçok ülkeden daha iyi koşullara sahip. Tamam eleştirelim, gerekirse kızalım ama yeri geldiğinde güzele güzel demeyi ve akış tutmayı bilelim.

        Ben kısa sayılabilecek bir süre içinde üst üste İngiltere, Fransa, İspanya, Amerika ve İtalya'ya gittim. Bütün bu ülkelerde yaygın bir şekilde mutsuzluğun olduğunu ve nüfuslarının önemli bölümünün gelecekten umutlarını kesmeye başladıklarını gördüm. Bu ülkelerdeki genç nüfus, bizdekilerden çok daha fazla gelecekten korkuyorlar.

        Çoğu insanın hayalini süsleyen Amerika'yı içinden tanıyınca, uzaktan dev, yenilmez güç gibi gözüken bu ülkenin aslında yaralı ve can çekişmeye başlamış bir organizma olduğunu görüyorsunuz. Doğrusu ben Amerika'dayken işsizlik korkusuyla neredeyse paralize mi olmuş insanların konuşmalarını A duyunca gerçekten üzüldüm ve gelecekten umudunu kesmiş bu insanların ne yapacaklarını çok merak ettim.

        İngiltere ise resmen bir gerileme halinde. Bunu sokaklarında, insanların suratlarında, televizyonlarında, gazetelerinde açıkça görebiliyorsunuz. İtalya ise hâlâ büyük krizi yaşıyor gibi etraf yarım kalmış yatırım, terk edilmiş inşaat ve kapanmış fabrikalarla dolu. İşin daha kötü yanı, kimse umudun nasıl canlandırılacağını bilemiyor.

        ÖZGÜVENDE BİR NUMARAYIZ

        Bu ülkelerin hiçbirinde "Türkiye'deki dinamizm, aklıma koyduğumu yaparım, tuttuğumu koparırım" özgüveni yok artık. Türkiye garip biçimde sanki global ekonominin sadece olumlu yanlarıyla bağlantılıymış ve olumsuzlukla bağlantısını koparmış gibi yaşıyor.

        Belki de bütün bu ülkelerle ilgili ekonomik rakamları sıralasak, hemen hepsi çok güçlü ve potansiyeli büyük ülke olarak ortaya çıkabilir ama hiçbirinde dinamik, cesur ve geleceğe umutla bakan nüfus yok; bu bir tek bizde var.

        Bir tek bizde insanlar, geleceğin daha güzel olabileceğini söylüyor ve bu da herkese müthiş bir dinamizm veriyor. Bu durum, insanımızın yüzüne de yansıyor. Dış ülkelerde ne zaman sokakta yürüdüğümde Türklerle karşılaşsam, onlarda yeni bir kendine güven duygusunun suratlarına yansıdığını görüyorum. Avrupa'nın hastaları arasında dolaşan sağlıklı insanlar artık bizimkiler.

        İçeriden bakıp sadece iç tartışmalara, gündelik sıkıntılara konsantre olanlar eminim bu yazdıklarımı okuyunca "Amma da abartıyor" diyor ama trend rakamları da bu dediklerimi teyit ediyor, bilimsel temelini oluşturuyor yazdıklarımın.

        Bu gezide de reklamveren şirketlerinin temsilcileriyle beraberdim ve çoğu, Türkiye'deki reklam piyasasının toparlanmasından ve büyümesinden duydukları mutluluğu ifade ediyordu. Yukarıda sıraladığım hiçbir ülkede bu kadar güçlü bir gelişme yok, bulamazsınız bunu.

        Hem kendim ve ailem için hem de herkes için mutlu oluyorum bu gelişmeleri görünce ama aynı zamanda korkuyorum da. "Tüm dünya bu kadar kötümserliğin içindeyken, bizim bu kadar pozitif gelişme göstermemiz ve gelecekten umutlu olmamız acaba normal mi" diye de düşünüyorum.

        Yoksa bir yerde yanlış mı yapıyoruz, bir yerde atladığımız bir nokta mı var diye endişeleniyorum.

        ZİZEK HAKLI MI YOKSA?

        Ama aynı zamanda bir ekonomide büyümenin ve gelişmenin sağlanmasında somut kaynakların olduğu kadar insanın duygularının, beklentilerinin de büyük, belki de en büyük rolü oynadığını bildiğimden ne kadar temkinli olmaya çalışsam da Türkiye'yi muazzam bir hayranlık ve kıvanç içinde izliyorum.

        Zizek'in dediği gibi, global kapitalizm bir apokaliptik sıfır noktasına doğru hızla ulaşıyor olabilir ama Türkiye şimdilik bunun dışında görünüyor.

        Devam ettiği sürece bu güzel duyguların, gelişmelerin değerini bilelim ve arada bir kendi kendimizi tebrik etmeyi de unutmayalım. Ayrıca unutmayın ki bütün bu anlattıklarım içinde Türkiye'de iktidarın değişmesinin neden çok zor ve hatta imkânsız olduğu da gerçekten kaçmayanlar tarafından görülebilir.

        BU ZULÜM BİTSİN ARTIK

        Ben artık terbiyeli bir insanım ve edepsiz yazı yazmıyorum. Peki tamam ama hayat sürekli edepsiz olaylar yaratırken ben daha ne kadar dayanabileceğim bu zulme ki. Örneğin, geçen akşam kazayla pantolonumun önüne Prosecco döküldü. Eğer ben bunun bende yarattığı olağanüstü dinamizmi, bana verdiği ani özgüveni ve romantik duyguları eğer detayları ve nedenleriyle anlatamayacaksam, ben neye yararım, ben niye varım o zaman bu dünyada ki!..

        Size bir ipucu vereyim; bütün bu duygular Prosecco'nun döküldüğü yer, içkinin soğuk ve köpüklü olması nedeniyleydi. Köpüğün içindeki baloncukların her biri kıpır kıpırdılar ve ben onları sakinleştirmeye çalıştıkça mahsustan daha da azıyor gibiydiler. Bu tesadüfen keşfettiğim

        yeni yöntemi İngilizce yazsam, dünyanın ilgisini çekerim ama benim yurdumda, benim halkım artık istemiyor böyle şeyleri. Ben ben olalı böylesine azap görmedim, yemin ediyorum ki.

        MICHELİN YILDIZI

        BU kadar fazla seyahat edince birçok ülkenin lokantasını üst üste denemek şansına kavuşuyorsunuz. İşin içine iş de girince yemeklerin bir bölümü lüks sayılabilecek restoranlarda yeniliyor doğal olarak. Benim dikkatimi çeken bir şey var; dünyada bütün şeflerin almak için çırpındığı Michelin değerlendirme yıldızının her durumda olumlu bir gelişme olmadığına karar verdim.

        Michelin yıldızı almak için şefin yaratıcı, orijinal fikirli olması ve denemelerden korkmaması gerekiyor.

        Ne yapıyor o zaman şefler? Bilinen, alışıldık, denenmiş ve oturtulmuş yemeklere yeni yorumlar katıyorlar. Yeni soslar, yeni yan yemekler konuluyor ana yemeğin yanına.

        Bunlar her zaman olumlu sonuç vermiyor. Alışıldık ve güzel yemeğin tadı bozulurken şef de sunumda, gösterişte ve serviste hırçın tavırlı olmaya, yeni kurallar icat etmeye ağırlık vermeye başlıyor.

        Bu gelişmeyi her ülkede görüyorum, son örneği ise İtalya'dan vereyim. İtalya gezimizin koreografisini planlayanlar, sağolsunlar çok titizlenmişler ve bizi harika lokantalara da götürdüler ama son günlerin yükselen yıldızı olan bazı restoranlarda işler biraz abartılmış. Örneğin, benim çok sevdiğim bir Floransa bifteği yemeği var. Bu geleneksel olarak büyük bir et parçası halinde az pişmiş ve genel olarak da bir tahta üzerinde servis edilirdi. Şimdi ise şık restoranda bunu istediğinizde iki küçük dilim geliyor, etlerin altında ilginç deneyimsel soslar da var. Zaten çok güzel olan bir yemekle, orijinal ve yaratıcı görünmek için böyle oynanmasına karşıyım ben. Yine aynı lokantada ben hayatımda ilk kez bir risottoyu yiyemedim. Onda da haddinden fazla yaratıcı olmuşlar.

        Michelin yıldızı bazen meşhur olmayı, paralar kazanmayı getiriyor olabilir ama sonucun yemek sanatları açısından daima iyi olduğunu söylemek imkânsız. Yani bir iskender kebap daima iskender kebaptır ve onun o şekilde bırakılmasında yarar vardır.

        Diğer Yazılar