SON DAKİKA
HABERTÜRK Gazetesi yazarlarının köşeleri, saat 9:00'dan itibaren güncellenmektedir.

MUCİZE MERHEM: İdil Biret

27 Ağustos 2016 Cumartesi, 12:27:14 Güncelleme:12:28:13
Ali Esad Göksel

Ali Esad Göksel

[javascript protected email address]

Yanımda oturan kadından gözümü alamıyorum. Evet, biliyorum ayıp. Küçük yaştan beri hep öğretilegeldi: Doğrudan ya da kaçamak, artık her nasıl ise... Dik dik bakmak, hele hele incelemek çok ayıp. Ama bilmek kâfi gelmezse o zaman ne yapmalı? Vurdumduymaz arsızlık çare midir? Yani işi oluruna bırakma hali... İşte verdiğim fotoğraf budur. Artık kim ne derse desin, kabulüm.

Sofrada yan sandalyede oturan kadına bakmadayım. Hem de gördüğüm her detayı hafızama kaydedercesine... Biliyor musunuz, çok şükür o farkında değil. Ansızın korkuyorum ya anlar ve rahatsız olursa... Tezelden kendimi sakinleştirecek bir mazeret keşfi: Zaten bütün ömrü meraklı bakışlara sahne olmadı mı?

Yanımda oturan kadın var ya bir mucize. Durun hemen atlamayın “kadın ve mucize”. Bizim coğrafyada bu ne demek ola? Soru bilmediğimiz yerden, farkındayım. Gelin, teorik bir arama yapalım ve şöyle sorayım: Mucize ne demek? Aklımızın kabullenemedikleri? Hepsi masabaşı komşumda, meraklı, muzip, masum, mütevazı... Dersime çalışıp geldim. Bilinmesi gerekenleri biliyorum. Kendileri 75 yaşına basmış. Bu ne demek söyleyeyim; en az 70 yıldır mercek altında. “Zaten böyle doğdum” dememiş. Delicesine çalışmış.

Soruyorum, “Her şey kafanızda, orada çözüyorsunuz. Değil mi?” Evet ama yetmez dercesine bana bakıyor. Sonra da mırıldanıyor... Galiba kendi kendine, “Çalışmanız lazım hem de her gün !” Ağzım açık izlemedeyim. Bu nasıl bir kumaştır?

CUMHURİYETİN GURURU

Yakın bir dostum var, 25 yıldır tanıdığım, Hüsnü Akhan. Neredeyse 10 yıldır haber ediyor, “Bodrum’a gel. Bu konserleri izle” diye... Magazin düşkünü halkımızın Bodrum’unu mu?

Uymuyor! Her defasında festival biter bitmez Akhan’dan bir zarf. O sene festivalde neler çalındıysa zapturaptı: CD’ler. Heyecanla dinliyor, nedametimi beyan ediyorum... Aslolan niyettir. Kavilleşiyoruz, seneye geleceğim...

Demek ki zamanı bu sene imiş. Yaşasın ezoterik... “Her şey zamanı çatınca olmalı!” Bahara demişim, artık kaçışı yok. Pür sevinç konserdeyim, “Cumhuriyet’in gururu sahnede!” Doğuş Grubu’nun marifeti 12. Müzik Festivali’nin açılışı.

Hemen önümde oturan İlker Paşa, dimdik... Herkes kendisine saygılarını sunuyor. Meğer neler neler atlatmışız, yaralıyız. Hepimizin mucizevi bir tedaviye ihtiyacı var ya. İşte “o” da sahnede, piyanonun başında: İdil Biret. Müzik onun parmaklarında dönüşüyor. Yaralı ruhlarımıza medet bir merheme...

Edward Grieg’in La Minör Konçertosu, üstümüzde yıldızlar, karşımızda bir kutup ... Meğer “İdil pastoral bir şiirmiş!” Mutluluk bu olmalı, bu ufkun içinde kaybolmak. Konser bitiyor, oradaki herkes parlıyor. İdil Biret bir şifacı olmaya? Sanki o narin parmaklar klavyeye değil, ruhumuzun derinlerine dokunmuş...

MÜSTESNA ZEVK

Bir zabit düşünün, can çekişen imparatorluğun cephesinde Yemen’de müziğe kapılmış kendi tarifiyle “müstesna zevkine” Cumhuriyet’in kurucularından birisi. İdil Biret’imizi ona da borçluyuz. İsmet İnönü’yü kızı Özden Hanım anlatıyor: Kucağında lüle saçlı bir kız ile... Yıl 1946, ikinci savaş yeni bitmiş. Herkes yaralarını sarmada... Konservatuvarda İnönü’nün de izlediği bir konser. M. Fenmen 4 yaşında bir çocuk getiriyor. Taburenin üzerinde nota defterleri, çocuk oraya yerleştiriliyor boyu piyanoyu tutsun diye. O andan sonrası bir rüya...

Artık İdil’in hayatı değişecektir. Müzik sevdalısı zabitimiz yanındadır. Nota bilmeyen bir kızımız radyoda işittiğini piyanoda çalmaktadır. “4 yaşındaki İdil, İnönü Ailesi’ne girmiştir Çankaya Köşkü’nün en küçük ve en büyük misafiri olarak...” Özden Toker anlatıyor, “Cumhuriyet’in 75’inci yılı Lozan’dayız. Anlaşmanın imzalanışı anısına İdil çalıyor...” Ruminee Sarayı’nda Beethoven’in 9. Senfonisi.

Artık İnönü yoktur. Ama onun elinden tuttuğu harika çocuğu var ya... İsmet Paşa’yı bir kez daha Lozan’a taşımıştır. Özden Hanım, İdil Biret ve babasına teşekkür eder.

SESSİZLİĞİ İŞİTMEK

Konserin ertesi günü D-Marin’de yemekteyiz. Küçük mütevazı bir sofra. Şansım da yaver. İdil Hanım’ın sağındayım. Solunda da Doğan Hızlan. Doğan Bey’den İdil Hanım’ı çalmak için her şey mübah. Mütecaviz bir şekilde araya giriyorum. Hızlan ile çok eski hukukum mazur kılar, “Doğan Bey İdil Hanım’ı 1 dakikalığına sizden alabilir miyim?” İyi de iade etmek niyetim yok, taraflarca malum...

Biret’e anlatıyorum. Çapkın bir gevezelikle... “Anna Karenina’daki baloda bir sahne vardır. Sizi çalışımı oradan öğrenmiş idim...” Çok güzel gülüyor, “Rus edebiyatına meraklı mısınız?” Karar vermiş, Rusça öğrenmiş. Kitap okuyor, mektup yazabiliyormuş... Neden bilemiyorum, hiç şaşırmıyorum: Karşımda radyodan bir kez işittiği Mozart’ın Alla Turca’sını ezbere çalan çocuk oturuyor...

Konudan konuya atlayarak Arnold Böcklin’e geliyoruz. Gün ortasındaki güneş tutulmasında piyanistimiz sessizliği duyar. Böcklin’in Ölüler Adası tablosundaki ağır, yağlı kıvamlı suyu görmüştür. Kurşini renk ve mutlak sessizlik... Annesi Leman Hanım kızını anlatırken bazen ondan korktuğunu söylemiş. Olabilir mi? Kimbilir...

O gün yemekte en sevdiğim Türk üzümü öküzgözünü istiyorum. 2011 mahsulü çok başarılı. Fotoğrafımızı Ali Başman’a yolluyoruz. Akşama babasının haberi geliyor. Lord Byron’un sözünü anıyoruz İdil Biret ile “Her şeyde müzik vardır, yeter ki insanlar duymayı bilsinler...”

BU YAZIYA İLK YORUMU SEN YAZ
SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
GÖNDER

DİĞER YAZILARI


TÜM YAZILARI İÇİN TIKLAYIN