SON DAKİKA
HABERTÜRK Gazetesi yazarlarının köşeleri, saat 9:00'dan itibaren güncellenmektedir.

Veliahdın gözü dönünce

17 Eylül 2016 Cumartesi, 12:32:58 Güncelleme:12:33:01
Ali Esad Göksel

Ali Esad Göksel

[javascript protected email address]

Doğu ve Batı’nın arasına yerleşmiş fay hatları her zaman ilgi çekicidir. O gerilimin içinde yetişenler, etrafına, kendine özgü renklere sahip bu kültür coğrafyalarına lakayt kalabilir mi?

Her ne olursa olsun hafızamızın özel bir çekmecesine yerleştirdiğimiz, muhafaza ettiğimiz, alameti kendine mahsus şehir efsaneleri yok mudur?

Benim favorim Viyana’dandır. Kimden duydum ya da nerede okudum? Uçtu gitti. Bazen şüpheleniyorum... Kendim “yazmış” olabilir miyim diye? Çok önemi de yok! Artık faili meçhulleşmiş...

“20. yüzyıla kadar dünyanın efsanevi ulaşım araçlarından trenler, Viyana merkez gara ulaştığında, kondüktör: ‘Bayanlar, baylar, Doğu’ya geldik!’ diye seslenirmiş!”

Batı’ya merak duyarak yetişen kuşağın içinden birisiyim. Tamam. İnsan, merak duyduğu coğrafyanın sınırını öteler mi? Hem tuhaf hem de anlaşılır... Değil mi? İşte benim Viyana’m!

Viyana’ya ilk kez gelişimi bugün gibi hatırlıyorum. Epey epey yıl önce... Beni davet eden Salzburg’daki “teen age Romy Schneider dublörünün” Viyana’daki evi, merkezin etrafındaki ilk kuşaklardan birine yerleşmiş, 18. yüzyılın ihtişamlı planlamasını zorla yeniden mobilyalandıran komünal bir hayata yataklık ediyordu.

Mimarlık, vazgeçilmez loden ceketim ya yapıya tecavüz karşısında neye uğradığımı, ne diyeceğimi şaşırıp nutkumun tutulduğu hatırımda. Kendimi sokağa atıp sakinleştiğim de... Tabii o günün, bugün artık olmayan Viyana sokakları, caddeleri, meydanları da...

Küresel markaların işgali başlamamış! Mevcut her şey 19. yüzyıldan arta kalanlar: Düşmüş bir imparatorluk dekoru...

O Viyana, bende bir dönem filmi dekoru izi bırakmış... Sadece dükkânları, kahveleriyle değil, nüfusuyla da... “Doğu’ya geldik anonsu?”

Hiç kuşkusuz öyle! Kara Mustafa Paşa’nın muvaffakiyetsizliği, Viyanalıların eline düşen ganimetler, Mozart’la birlikte notalaşan, bu kendine özgü Doğu merakını hazırlayıp kamçılamış, tek defaya özgü bir karakter içeriği haline sokmuş olmalı...

Viyana’ya sayısız defa geldim...

Çok iyi bilenlerle dolaşma şansım da oldu. Bu konfor Doğu-Batı fay hatları için iyi mi? Bazen keşfetmenin baştan çıkarıcılığı hiçbir şeye değişilemez... Çoğu zaman Viyana’ya “yeni-eski terazisi ne âlemde” diye gidiyorum. İtirafa utandığım belirsiz değişim meyli, üstü örtülü kalsın istiyorum: “Habsburg’lar Tedarikçileri” ilk durağım.

TAVAF SAATİ

Duyar gibiyim: Habsburg’lar? Tedarikçileri?

Bu aile, 1000 yılı gibi ortaya çıkmış. 900 yıl sahnede kalmış. Avrupa’nın en güçlü ailesi. Ailenin Osmanlılarla paralel dönemleri var: Yükseliş ve çekilişleri... “Viyana bu aileye ait”. Onların “güç ve tercihlerine” ev sahibi...

Öyle sokaklar var ki... Habsburg’lar, şu efsanevi hanedan, halen tahtta sanırsınız. Londra’ya aşina olanlar, “tamam” deyiverecekler. Nasıl Windor’ların ayakkabıcı, şapkacı hatta çikolata ve pastacısı başka bir âlemi 21. yüzyıla taşıyorlarsa, aynısı Viyana’da da mevcut.

Viyana’daki adresler “inside address”lerdir. Bu gizli bahçelere ulaşmak ya ciddi bir mesai ya da ifşa eden gerektirir. Ayakkabı fetişizmine varan zaafıma kâinatın bir ikramı olarak daldığım Bräuner Sokağı’ndayım. Önünde çakılıp kaldığım neredeyse boş bir dükkân. Mimarisi ve dekoru halen gözümün önünde. “Sheer ve Çocukları.”

1878 den beri saraya ayakkabı imal ediyorlar. İmparator Franz Joseph ve aile efradına. Zili çalıyorum. Daracık merdivenlerden inen genç adam hakkında bir tahminde bulunmak zor. Gözlüğü, kolalı beyaz gömleği, çok güzel eskimiş ayakkabıları göze çarpanlar. Sanat tarihçisi, restoratör ya da psikiyatr? Anlatıyor: Sipariş çalışıyorlarmış. İmalat 3 ila 4 ay. Etrafa bakınıyorum. Kimi yeni müşterinin ayak kalıpları, Yunan Kralı George, Sırp Kralı, Milan... İlgimi görünce merakımı gideriyor: “Ben yedinci kuşağım!”

SACHER TORTE

Demel’e yollanıyorum. Hofburg’a, yani “Hanedanın Sarayı’na” seslenme mesafesinde. Demel bir yıldız, Kahvehaneler İmparatorluğu’nun tektaşı. Sokağa oturup oyalanıyoruz. Ne zaman böyle zaman öldürsem aklıma Kolschitzky geliyor. Kolschitzky, muhasara sırasında saraya Türkçe tercümanlığı yapan muhterem. Bizimkiler çekilirken eline geçen 500 kahve çuvalını sermaye ediyor. İlk Viyana kahvesini açıyor: “Mavi Şişe”. Avusturya yıkılmaktadır. Türklerden arta kalan “kahve”, ülkeyi bir daha terk etmemek üzere ele geçirilmiştir!

Viyana kahvelerinin şöhreti, yataklık yaptıkları edebi ve politik şahsiyetlerle parlamadaydı. Central, de l’Europe, Imperial... Beherinin kendine mahsus bir cemaati vardı. Hem de her ulustan... Troçki’den Brecht’e... Kahvehaneler İmparatorluğu’nda şu ya da bu kahve içilecek diye tavsiyede bulunulamaz. Ne yenilecek? O daha kolay: Sacher Torte. Viyana’ya mahsus çikolatalı bir kek! Hotel Sacher’in ismi ile anılıyor. ,

Bir de Sacher ve Habsburglar’ı birlikte kucaklayan “şahane bir sahne”! Sansasyonel; bütün zamanların en yakışıklı hanedan mensubu, ikinci derecedeki veliaht! “Güzel Otto” zilzurna içmiş, sadece bir tül perdeye sarınmış olarak Sacher’e geliverir... Viyana Halk Operası’ndaki bir balerin hanımın peşindedir!

Viyana böyle bir şehirdir. “Hanedan ile Halk’ının candan kucaklaşmasına” bile sahne olmuştur...

BU YAZIYA İLK YORUMU SEN YAZ
SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
GÖNDER

DİĞER YAZILARI


TÜM YAZILARI İÇİN TIKLAYIN