Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Sevmek, her ne kadar, insana dair en doğal eylemlerden biri olsa da, gösterebilmek herkesin harcı değil. Çünkü her nedense belli etmememiz tembihlenmiş. Küçükken bebeklerimize, büyüyünce arkadaşlarımıza, biraz serpilince gönül bağı kurduklarımıza, rengimizi fazla belli edersek, suistimal ediliriz, en nihayetinde üzülürüz zannediyoruz. Hatta bırakın kendimizi, çevremizde sevgi ve şefkat konusunda aşırıya kaçan yakınlarımız varsa, onlara bile müdahale etmeyi bir borç biliyoruz.

        İnsanoğlunun sevmek konusunda en uç noktalara ulaştığı dönem, sanıyorum, ebeveyn olduğu zamana denk geliyor. Bilhassa anneler, lohusalık döneminde, o ana kadar içlerinde ikamet ettiğinden bihaber olduğu kocaman bir aşkla, evin içerisinde oradan oraya koşturuyor. O sırada kapı çalıyor. İçeriye hayırlı olsuna gelmiş hanım teyzeler giriyor. Koltuklarına yerleştiklerinden yaklaşık iki dakika sonra, yeni doğum yapmış, feleği şaşmış anneciğe hep bir ağızdan aynı repliği sarfediyorlar, kucağa alıştırma... Merak edenler, yeni başlayanlar, daha önce başına gelmeyenler için açıklama ihtiyacı duyuyorum, bahsi geçen kucak, anneye ait, alışacak olan kişiyse bebeğin ta kendisi. Bu eylem o kadar beter o kadar zararlı ki, her gelen mutlaka bir kere uyarma ihtiyacını duyuyor. Şayet geç kalınmışsa, son derece acıklı bir sesle son noktayı koyuyor, “kucağa çoktan alışmış”... Bu şu anlama geliyor, halk arasında “vah vah” olarak ifade edilen kırmızı çizgi çoktan aşılmış. Bebek sürekli sıcaklık ve sevgi istiyor ve ne yazık ki yatağında tek başınayken ağlıyor. Annenin üzerine gitmek, yaptığının ne kadar yanlış olduğunun altını sık sık çizmek gerekiyor. Annecik de kendini başarısız, yetersiz ve beceriksiz hissediyor. Ne de olsa hayatının yanlışını yaptı ve “kucağa alıştırdı”. Halbuki doğurup yatağına bırakmalıydı, emzirmeyi bile kucağına almadan uzatma kablosuyla halletmeliydi.

        SEVME KIZIM YANARSIN...

        Neden diye sormaya yeltenen annecik, takdir edersiniz ki ağzının payını alıyor; “yok biz senin iyiliğin için söylüyoruz, sonra çok üzülürsün”...

        Yahu neden üzüleyim? Çocuklar uyuyarak, beslenerek ve sevilerek büyür. Kaldı ki bu çocuk sevmeyi öğrenmezse, ileride nasıl sevecek? Ayrıca kucak da, çocuk da benim değil mi? Kundaktakine sevmemeyi öğütleyen zihniyet, ileriki yaşlar için de pek farklı bir tavır takınmıyor. “Sevme kızım yanarsın diye söylerdi annem” nakaratı ağızlarında, her karşılaştıklarına fazla sevmemeyi tembih ediyorlar. İşte bu repliklerle büyüyen çocuklar büyüyor, topluluk oluyor, toplumun çoğunluğunu oluşturuyor ve ortaya seven ama nasıl göstereceğini bilemeyen insanlar çıkıyor. Onlar etmişler, siz etmeyin, her kimi seviyorsanız “seviyorum” diyebilin, öpün, koklayın, sarılın, eşinizi, dostunuzu, ailenizi, sevgilinizi, şefkatsiz bırakmayın.

        Çocuğunuzu da inadına kucağa alıştırın. Şahsen üniversiteye, annesinin babasının kucağında emzikle giden bir insan evladı bulunmadığına göre, endişelenmeye gerek yok. Gösterilmeyen sevgi, sevgi değildir.

        Diğer Yazılar