İstanbul'da bir İngiliz kadın neler görür?
BU hafta İngiltere'de Türkiye rüzgârları esti. Türkiye'den çok sayıda siyasetçi, diplomat, işadamı/işkadını, akademisyen, gazeteci, sanatçı ve entelektüeli Londra sokaklarında koştururken görmek ilginçti. İngiltere her sene sınırlı sayıda devlet ziyareti kabul ediyor. Bu sene ABD Başkanı Barack Obama ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü ağırlamayı seçti.
Türkiye bu kadar üst düzeyde bir ziyareti en son bundan 23 sene evvel gerçekleştirmişti. Kenan Evren'in İngiltere gezisiyle. Aradan geçen zaman zarfında ne çok şey değişti, değişiyor. Bazen öyle bir kapılıyoruz ki hızlı ve yorucu gündemimize, daha geniş bir açıdan sakin kafayla bakamıyoruz geçtiğimiz yollara, geride bıraktıklarımıza. Halbuki Buckingham Sarayı'nın 1988'de karşıladığı Türkiye ile 2011 'de gördüğü Türkiye birbirinden nasıl farklı.
Askeri darbelerin toplumsal bir karşılığı kalmadı artık. Bir devir bitti, bir kitaba son nokta kondu. 12 Eylül ve siyasi/toplumsal/psikolojik uzantıları kıyasıya sorgulanmakta, konuşulmakta bugün. Ve daha da konuşulmalı. O dönem açılan, açılıp da kapanmayan nice yara dile gelmekte. Eksikleriyle, çelişkileriyle ama en nihayetinde demokraside karar kılmış bir Türkiye resmi vardı bugün.
★
Benim için bu ziyaretin çarpıcı noktaları siyasi olmaktan çok kültürel boyutta. Türkiye sadece ekonomik yahut politik açıdan değil, kültür-edebiyat ve sanatıyla da konuşulmakta. İngilizlerin ise kültüre, sanata, tarihsel mirasa ve zamanda süreklilik duygusuna verdikleri önem muazzam. "Yenilenmek ve ilerlemek için eskiye sırt çevirmek şart değil" diyebilen bir toplum.
Londra bir yanıyla modern, kozmopolit, en son teknolojiyi takip eden bir çekim merkezi. Dünyanın her yerinden gelen insanlarla dolu. Bir yerden bir yere giderken belki on ayrı dil çalınıyor kulağınıza. Vaktiyle İstanbul da öyleydi. 19. yüzyılda Edmondo de Amicis'in anlattığı İstanbul, bugünkü Londra'ya benziyordu. Kıymetini bilemedik kozmopolit kültürün, çeşitliliklerin buluşmasından doğan enerjinin. Farklılıklarla beraber yaşamak bir sanat.
Bugün Londra'da ilkokullarda okuyan öğrencilerin büyük bir kesimi evlerinde İngilizce'nin yanı sıra bir dil konuşmakta. Çift dilli, çok kültürlü geniş bir kesim mevcut. Bu sentez muazzam bir dinamizm katıyor şehre. Ekonomik, kültürel ve toplumsal bir zenginliği beraberinde getiriyor. Öte yandan Londra aynı zamanda yaşlı bir şehir. Yaşını saklamayan...
Binaların üzerinde vaktiyle orada yaşayan tarihi şahısları hatırlatan ufacık mavi tabelalar var. Bir evin önünden geçiyorum. "Burada Türk devlet adamı Mustafa Reşit Paşa yaşadı" yazıyor. Biz, İstanbul'da bu uygulamayı niçin başlatamıyoruz? Neden şairlerimizin, yazarlarımızın, siyasetçilerimizin ikamet ettikleri ve çalıştıkları mekânlara küçücük de olsa bir tabela koyamıyoruz? Bir vefa duygusu... Bir süreklilik. İstanbul da hem genç hem yaşlı bir şehir. Ama bizde Doğulu olan Batılıyla, yeni olan eskiyle, bugün gelen dün gidenle kavga halinde. Bu kavga yıpratıyor hepimizi.
★
Türkiye-İngiltere ilişkilerinin tarihi hayli eski. Osmanlı İmparatorluğu hakkında en etkileyici gözlemleri kaleme alan kişi ise ne bir diplomat, ne bir asker. Ne bir tüccar, ne bir politikacı. Bir kadın seyyah: Lady Wortley Montagu. 1716'da İstanbul'a gelen, burada gördüklerini detaylarıyla kâğıda döken, hikâyeler ve makaleler yazan, kadın-erkek eşitliğine inanan, Doğu'ya zinhar tepeden bakmayan, empati kurmayı bilen, Avrupalıların Türklere dair önyargılarını çekinmeden sorgulayan, kiliselerden ve kalıplardan uzak duran, akıllı, yaratıcı Lady Montagu.
O zamanlar İstanbul'da uygulanan çiçek aşısı İngiltere'de yoktu. Kendisi de çiçek hastalığından çeken Lady Montagu, Doğu'dan öğrendiği bu bilimsel gelişmeyi İngiltere'ye tanıtmıştı.
Bugün İstanbul'da bir İngiliz kadın neler gözlemler? Yazsa neler yazar?
"Biz bize benzeriz" demeyi bırakıp, korkularımızdan silkinebilmeli. İçe kapanmak yerine, kutuplaşmak yerine, birbirini didikleyerek zaman ve enerji harcamak yerine, dünyaya açılabilmeli. Kültürlerarası diyaloglarda Türkiye kendi kıymetini bir anlasa...