Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        “Amerikan askerlerini delirten Vietkong gerillaları, uzunluğu 200 kilometreyi bulan yeraltı tünellerinde yaşamış, cepheden cepheye bu tünellerle ulaşmış ve baskın yaptıktan sonra bu tünellerde gözden kaybolmuşlar. Tünelleri dışarıdan görmek imkânsız. Girişleri yapraklarla örtülü. Havalandırma bacaları, karınca yuvalarının içine gizlenmiş. İçine su basmasına karşılık baraj sistemleri oluşturulmuş. Gaz verilmesine karşılık katmanlara bölünmüş.”

        Hadi hazırlanın, bugün 20 küsur milyonluk kent Ho Chi Minhville’i, yani Saygon’u gezeceğiz. İlk durak, otelimize 100 metre mesafedeki postane binası. Dün de dediğim gibi mimarı Gustave Eiffel. Eiffel Kulesi’ne pek benzemese de aynı mimarın elinden çıkmış.

        Hanoi’ye vardığımızda çok daha fazlasını göreceğimiz, Fransız sömürge mimarisinin Saygon’daki en güzel örneklerinden biri. Yüz küsur yaşındaki bina hâlâ postane olarak kullanılıyor ve içi de dışı da pırıl pırıl.

        Onun hemen karşısında bir Katolik kilisesi var. Anladığım kadarıyla pek revaçta değil. Kilisede öyle aman aman görülecek bir şey yok. İstanbul’da çok daha güzel onlarca kilise var. Kiliseyle postanenin baktığı meydandaki Meryem Ana Heykeli ise ilginç. Bana Rio’daki İsa heykelini hatırlatıyor nedense.

        BUDİST ZİKRİ

        Ardından kentte pek bol olan Budist tapınaklarından birini geziyoruz. Evlerin, apartmanların arasında sıkışıp kalmış.

        Biz girdiğimizde üst katında dua okuyorlardı. Budist tapınağında olduğunuzu bilmeseniz, uzaktan gelen tınısı sanki birileri zikir yapıyormuş gibiydi. Tapınağın bahçesindeki havuzda yüzlerce su kaplumbağası ve bölgeye has sazan balıklarının bulunduğu havuzlar var. Bahçede irili ufaklı banyan ağaçları göğe doğru yükseliyor. Tapınağın içinde ise sunaklar yiyecek dolu. Bereket getirsin diye her gün yemek bırakılıyor. Bu yemekler daha sonra rahipler ve çevredeki fakir fukara tarafından tüketiliyor.

        Kızım, avludaki kuş satıcısı kadından minik bülbüller alıp serbest bırakıyor. Her biri 1 dolar kuşların.

        Sonunda isyan ediyorum, “Zeynep, sen salıyorsun onlar yakalıyor. Yine satıyor” diyorum.

        “Olsun, kısa bir süre için bile olsa özgür oluyorlar. Hem belki bazıları yakalanmamayı başarıyordur. Onların özgürlüğü, senin birkaç dolarından daha değerli” diyor. Daha güzel tapınaklar ve pagodalar gezeceğimiz için bu tapınağı burada daha fazla anlatmaya gerek yok.

        PAZARA GEL PAZARA

        Daha sonra “gece pazarı” denilen bir alışveriş bölgesine gidiyoruz. Vakit öğlen ama olsun. Zaten gece pazarı tanımı da doğru değil. Gittiğimiz yer aslında bir “çarşı”.

        Tek katlı, üzeri kapalı, bir büyük ambar gibi. Gece pazarı tanımı ise gece bu pazar kapanınca çevresinin işportacılar tarafından doldurulmasından geliyor. İçeride küçük küçük tezgâhlarda envai çeşit ürün satılıyor. Giyim kuşam, züccaciye, ev eşyası, küçük hediyelikler, sözde antikalar, gerçek antikalar çarşının yarısını kaplıyor. Diğer yarısı ise baharatçılar, ki kokularından yanlarına yaklaşmak mümkün değil.

        Kasaplar ki onların kokusu da pek bir fena ve Vietnam işi fast food diyebileceğimiz yerel yemeklerin satıldığı bir bölüm. Benim yerel yemeklerin tadına bakma isteğim rehberimiz tarafından engelleniyor, “Aman, yolculuğun gerisi zehir olmasın. Öğlen zaten yerel yemek yiyeceğiz ama burada yemeyin” diyor.

        Ben de kendisine Nepal’de sokakta kaynatılan mantıları yediğimi ve yatılı okuldan ötürü midemin her türlü yiyeceğe bağışıklığı olduğunu söylüyorum.

        “Yine de burada test etmeyin midenizi” diyor. Bunun üzerine hemen çarşının karşısındaki “çakma Starbucks”a gidip birer kahve almayı tercih ediyoruz.

        YEMEKLER MUHTEŞEM

        Öğle yemeğimiz çok şık bir lokantada. Vietnam yemekleri gerçekten nefis. Lokanta da fena değil. Şık değil belki ama tertemiz. Servis hızlı. Yemekler lezzetli. Kızım ise çok mutlu, bol bol vejetaryen seçenek var.

        Lokantaya girer girmez eşim hemen Instagram’a girip gün boyu çektiği fotoğraflardan bazılarını koymaya başlıyor. Vietnam’ın ilginç yönlerinden biri, süper bir internet altyapısına sahip olması. Otellerden restoranlara, en küçük kafelere kadar her yerde “ücretsiz” wifi hizmeti var. Hem de süper hızlı bir internet. 1 dolarlık kahve bile içseniz, internet kullanımı bedava. Kısıtlama falan da yok.

        Dolar deyip duruyorum ama aslında Vietnam’ın para birimi dong. Kur her gün değişmekle birlikte yaklaşık olarak 21 bin dong, 1 dolar ediyor.

        Yani 10 bin dong da 1 TL gibi.

        SAYGON, İSTANBUL GİBİ

        Saygon biraz İstanbul gibi. Müthiş bir göç almış ve almaya devam ediyor. Şehir merkezinin nüfusu 10 milyon civarı. Çevresiyle beraber 20 milyonun biraz üzerinde. Birleşmiş Milletler’in hesaplamalarına göre 10 yıl içinde Ho Chi Minhville’in, yani Saygon’un nüfusu en az ikiye katlanacak. Vietnam’ın toplam nüfusu ise 92 milyon.

        Saygon’da bir sonraki durağımız, güneydoğusundaki Cu Chi tünelleri. Yani Vietnam Savaşı’nın en önemli cephelerinden, kilit noktalarından biri.

        200 KİLOMETRELİK TÜNEL

        Saygon’dan yaklaşık 1 saatlik karayoluyla ulaşılan ve savaşın en kanlı yerlerinden biri olan bu ormanlık alan, şimdi çok sakin. Yüz binlerce kişinin orada can verdiğini hayal etmek çok zor. Tarihin en önemli gerilla savaşlarından biri burada cereyan etmiş. Amerikan askerlerini delirten yer de işte tam burası.

        Çünkü Amerikan askerleri “göremedikleri” bir düşmanla savaşmışlar. Çünkü Vietkong askerleri, uzunluğu 200 kilometreyi bulan yeraltı tünellerinde yaşamış, cepheden cepheye bu tünellerle ulaşmış ve baskınlarını yaptıktan sonra yine bu tünellerde gözden kaybolmuşlar.

        AVRASYA TÜNELİ DEĞİL

        Tünel dediysem, aklınıza Avrasya tüneli gelmesin. Vietkong’a Japon kredisi verilmediği için tüneller de elle kazılarak ne kadar olursa o kadar.

        Biraz köstebek tüneli gibi. Ufak tefek ince yapılı birinin anca sığacağı kadar.

        Gezdiğimiz tünellerden birine girmek istedim, girişinden sığmam bile mümkün olmadı. Yüz binlerce Vietkong gerillası, benim giremediğim bu tünellerde yıllarca savaşmışlar. Tünelleri dışarıdan görmek imkânsız. Girişleri yapraklarla örtülü. Havalandırma bacaları, karınca yuvalarının içine gizlenmiş.

        İçine su basılmasına karşılık baraj sistemleri oluşturulmuş. Gaz verilmesine karşılık katmanlara bölünmüş.

        Bir dönem Amerikan ordusu, gönüllülerden oluşan bir “Tünel Faresi” birliği kurmuş.

        100 kişilik ufak tefek askerlerden kurulu bu birlik tünellere girip Vietkong’u orada imha etmek istemiş, ama tünele giren Amerikalı askerler kısa sürede kafayı yediği için bu girişim başarısızlıkla sonuçlanmış.

        ÜÇ KATLI

        Arada 1.5 metre yüksekliğinde, 3 metreye 4 metre büyüklüğünde odalar var. Buralar mutfak, yatakhane ve atölye olarak kullanılmış. Amerikan uçaklarından atılan bombaların patlamayanları bu atölyelerde mayın haline getirilmiş. Üniformalar burada dikilmiş. Bubi tuzaklarının malzemeleri burada üretilmiş.

        Kadınlı erkekli binlerce Vietkonglu bu tünelleri kullanmış. Ağır bombardıman uçakları bu tünelleri sürekli bombalamışlar, ama kesin bir sonuç elde edememişler. Bu arada yüzeyde de tüneller arasında bubi tuzakları kurmuş Vietkonglular.

        Basit tuzaklar, ama çok işe yaramış ve Amerikan ordusunun en fazla kayıp verdiği yer bu bölge olmuş. İşte bu tarihi bölgeyi geziyoruz uzun uzun. Çok etkileyici. Filmlerin de etkisiyle oralarda yaşananlar gözünüzde çok canlı ve kanlı canlanıyor. Benim giremediğim tünellere kızım giriyor. 100 metre kadar ileride bir yerden çıkıyor.

        SAVAŞ GANİMETİ POLİGONU

        Tünel gezimizin sonuna yaklaşırken birden silah sesleri duyuyoruz. “Ulan galiba Amerikalılar geri geldi” diyorum. Rehberimiz gülüyor. Cu Chi’de bir poligon kurmuş Vietnamlılar. Savaştan kalma silahlarla burada atış yapabiliyorsunuz. 10 AK 47, yani Kalaşnikof mermisi 8 dolar. 10 M16 mermisi 5 dolar. Her ikisini de deniyorum. Kalaşnikof çok daha iyi bir silah.

        Poligonda atış yaptıran adam da doğruluyor bu fikrimi. “Biz onunla kazandık zaten” diyor. Benim silahla ateş etmem, aile içinde tepkiyle karşılanıyor.

        CASHEW NUT AĞACI

        Cu Chi’de kocaman ağaçlar ve uçlarında sallanan kocaman meyveler görüyorum. “Bunlar ne?” diye rehberimize soruyorum.

        “Cashew nut” diyor.

        Allah Allah. Ben cashew nut’ı yerfıstığı gibi bir şey zannederdim. “Nasıl yani?” diyorum.

        Meğer cashew bir ağaç. Üzerindeki meyvenin ucundan çıkan minik şey ise cashew nut’mış. “Pahalı derdim, meğer ucuzmuş” diyorum kendi kendime. Koca ağaçtan kaç nut çıkar ki!

        Akşam saatlerinde yeniden Saygon’a dönüyoruz. Akşam yemeği yine bir Vietnam lokantasında. Lokanta son derece şık ve güzel. Yemekler ise harika.

        Mönüdeki her şeyin tadına bakmak istiyor insan. Restoranda da, otelde de internet bedava. İnternete girip Türkiye’de ne olup bittiğini öğrenmek istiyorum.

        Sonra hemen vazgeçiyorum. Öğreneceğim de ne olacak! Hep aynı teraneler. Hep aynı konuşanlar, hep aynı konuşmalar.

        “Boşver Fatih” diyorum.

        En iyisi yatmak. Ertesi gün başkent Hanoi’ye uçacağız erkenden. Kimilerine göre Saygon daha güzel, kimilerine göreyse Hanoi. Yarın hep beraber göreceğiz.

        Diğer Yazılar