Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Kamboçya’da biraz Batılı ülkelerin markaları için tekstil üretimi var, biraz da turizm. Kişi başı gelirde dünyanın en alt sıralarında yer alıyorlar. Turizm gelirlerinin büyük bölümü, dünyanın yeni 7 harikasından biri olarak gösterilen ‘Angkor Thom’ şehrinden geliyor. Her yıl 3.5 milyon turist burayı ziyaret ediyor

        VİETNAM’ı yeterince gezdikten sonra, şimdi de Kamboçya’yı gezeceğiz birlikte. Sabah erken saatte Halong’dan yola çıkıyoruz ve Hanoi Havalimanı’na gidiyoruz. Çünkü bizi Kamboçya’nın en görülesi yeri Siem Reap’e götürecek Vietnam Havayolları uçağı oradan kalkacak ve 1 saat 15 dakika kadar sürecek bir yolculuktan sonra Kamboçya’da Siem Reap Havalimanı’na ineceğiz.

        Siem Reap Havalimanı, bizim Antalya Havalimanı’nın bundan 25 yıl önceki haline benzeyen küçük, sempatik yarı açık bir havalimanı. Uçaktan aprona inip pasaporttan geçmemiz 10 dakika falan sürüyor. Siem Reap de zaten havalimanına çok yakın.

        Aslında şehir küçük. Son yıllarda turizmle gelişmiş olmasına karşın, 500 binlik bir şehir. Ama oteli bol. 5 yıldızlı uluslararası zincirlerin tamamına yakınının Siem Reap’te bir oteli var. Son derece lüks, rahat, konforlu oteller.

        Bavulları otele atıp hemen şehre iniyoruz. Şehir tam bir kargaşa içinde. Gürültücü satıcılar, her tarafta Avrupalı çulsuz hippiler, daha varlıklı görünen turistler. Barlar, masaj salonları, hediyelik eşyalar, sudan ucuz son derece otantik tekstil ürünleri, envai çeşit çaylar, baharatlar. Bunları bir sonraki bölümde anlatacağım size.

        Yarın erkenden dünyanın yeni 7 harikasından biri olarak gösterilen Angkor Thom şehrini, bu şehirdeki tapınakları ve tabii bunların en büyüğü olan Angkor Wat’ı gezeceğiz ya, dinç olmak lazım.

        DİK BAŞLAR, EĞİK BAŞLAR

        Dinlenirken size biraz Kamboçya’dan söz edeyim. Kamboçya, oldukça eskiye uzanan bir ülke. 7000 yıllık bir yerleşim olduğu tahmin ediliyor. Yerel halkının adı “Khmer”ler. Vietnam’la komşular ama halk olarak bambaşkalar. Vietnam’da ‘Vuiet’ler yaşıyor, Kamboçya’da ‘Khemer’ler.

        Zaten iki milletin birbirine en ufak bir benzerliği yok. Gözle görünür en önemli fark ise iki milletin duruşunda. Vietnamlılar başları kalkık, dik duran bir halk. Kamboçyalılar ise başları öne eğik duruyor.

        Büyük ihtimalle yakın tarihte yaşadıklarından kaynaklanan bir beden dili geliştirmişler. Kamboçya’da 1976 yılında sağcı cuntayı halk ayaklanması sonucu yıkan Kızıl Khmerler, sözde komünist bir rejim kurdular. Başbakanlığa Pol Pot getirildi.

        AYDININA DÜŞMAN REJİM

        Bu rejim, muhtemelen tarihin gördüğü en vahşi ve kanlı yönetimlerden biri oldu. Kamboçya’nın geçmişte büyük bir medeniyet olduğunu, büyük imparatorluklar kurduğunu, ancak Batı tarzı eğitim ve bilginin bu medeniyeti çökerterek Kamboçya’yı yoksullaştırdığını öne süren Pol Pot, halkın aydın kesimine savaş açtı.

        Ülkede okumuş yazmış, eğitim almış kim varsa hepsini öldürmeye, tarlalarda çalıştırmaya ve çalışma kamplarında toplamaya başladı. Bunların bir bölümü zor koşullardan, büyük bölümü ise Kızıl Khmerler’in kurşunlarıyla can verdi. 3 yıl içinde kimilerine göre 2.5, kimilerine göreyse 3.5 milyon okumuş yazmış aydın Kamboçyalı, ülkenin rejimi tarafından katledildi. Ülkede bir tek doktor, bir tek mühendis, bir tek bilim adamı, bir tek teknik adam bırakılmadı.

        Bu durum Vietnam’ın 1979’daki müdahalesiyle Pol Pot rejimi devrilinceye kadar sürdü. Paris’te varılan barış anlaşmasına rağmen Pol Pot Çin’e kaçtı.

        Kızıl Khmerler, Pol Pot’un öldüğü 1998 yılına kadar Kamboçya’da kan dökmeye devam ettiler.

        İSTİKRARLI YÖNETİM

        Kamboçya aslında istikrarlı bir ülke. 25 yıldır aynı başbakan tarafından yönetiliyor. Ancak ekonomik olarak iyi durumda oldukları söylenemez. Tüm aydınları öldürülen, tüm doktorları, mühendisleri, teknik adamları, okumuş yazmışları katledilen bir toplumun ekonomik açıdan iyi olması zaten beklenecek bir durum değil. Bu yüzden de bugün ülkede sanayi pek yok.

        Biraz Batılı ülkelerin markaları için tekstil üretimi var, biraz da turizm. Kişi başı gelirde dünyanın en alt sıralarında yer alıyorlar. Turizm gelirlerinin büyük bölümü de bizim az sonra birlikte gezeceğimiz Angkor Thom’a her yıl gelen yaklaşık 3.5 milyon turistten elde edilen gelir.

        BAŞBAKANIN OĞLUNA

        Kamboçya turizminin en önemli gelir kaynağı olan Angkor harabelerinin işletmesini başbakanın oğlu yapıyor. Devlet adına değil elbet, kendi adına.

        Harabeleri işletme hakkı başbakanın oğluna verilmiş. Biz de sabah erkenden Angkor Thom’a gitmek için yola çıkıyoruz. Siem Reap’e 7 kilometre mesafedeki harabelere gitmek için seçtiğimiz ulaşım aracı, motosikletli “tuktuk”lar.

        Yaklaştıkça ne kadar doğru bir tercih yaptığımızı anlıyoruz. Müthiş bir trafik var ve otomobillerin arasından kayıp gidiyoruz. Otomobille 1 saat sürecek yolu 15 dakikada alıyoruz.

        GÖZLERİME İNANAMADIM

        Ve Angkor Thom’a, yani “Büyük Şehir”e baktığımız zaman gözlerimi alamıyorum. Hayatımda bu kadar etkileyici pek az şey gördüm. Bir zamanlar muazzam bir şehir olduğu besbelli. İddiaya göre içinde 1 milyon kişi yaşarmış ama bu bence abartılı bir rakam. Zaten rehberimiz de “180-200 bin kişi olduğunu söylersek doğru olur” diyor.

        Çevresi 8 metre yüksekliğinde, 12 kilometre uzunluğunda taş bir duvarla çevrili şehirden geriye sadece tapınaklar kalmış. Ahşaptan yapılan şehir zamana yenik düşmüş. Ama taştan yapılan mabetler dimdik ayakta. Bu mabetlerin en büyüğü ise Angkor Wat. Zaten dünyanın en büyük dinsel mekânı.

        Angkor Thom şehrini yapan Khmer Kralı 7. Jayavarman. 1170 yılında kendi yapmaya başlıyor. Ve kent uzun yıllar Khmer Krallığı’na başkentlik yapıyor. Daha sonra ticaret yollarına uzak kalmaya başlayıp önemini yitirince krallık başkenti Phnom Penh’e taşınıyor ve Angkor Thom terk ediliyor.

        BİLİNENİ KEŞFEDEN FRANSIZ

        Yıllar sonra Fransız araştırmacı ve gezgin Henri Mouhot, Angkor Thom’a gelince yeni bir keşif yaptığını düşünüyor ve “Çok eski ve yok olmuş bir medeniyetin unutulmuş başkentini buldum” diye yaygaraya başlıyor. Oysa Khmerler, Angkor Thom’u zaten bildikleri için gülüyorlar Mouhot’ya.

        Ancak yine de Mouhot, dünyanın dikkatini buraya çekmiş oluyor.

        Angkor’un yapılışı da ilginç. Kentin yapımında kullanılan taşlar, bölgeye 70 kilometre uzaklıktaki bir taşocağından çıkarılıyor. Taşları taşımak için yakındaki Siem Reap Nehri ile Tonle Sap Gölü’nden buraya kilometrelerce kanallar açılıyor ve taşlar bu kanallardan teknelerle taşınıyor. O kanallar bugün hâlâ duruyor.

        JOLIE, TURİZMİ PATLATIYOR

        Angkor Thom’un ikinci keşfi ise Angelina Jolie’nin “Lara Croft: Tomb Raider” filmiyle oluyor. Jolie’nin bu filminin bazı sahneleri Angkor Thom’da çekilince birdenbire bir turizm patlaması yaşanmaya başlıyor. Angelina’nın bir de Kamboçyalı çocuk evlat edinmiş olması, işi iyice soslandırıyor. Angelina Jolie, Kamboçya ile ilişkisini hâlâ sürdürüyor. Zaten Kamboçyalılar da Jolie’yi çok seviyorlar ve vatandaşlık vermişler. Daha doğrusu “onursal vatandaşlık”. Jolie şimdi de Kamboçya’da hâlâ çok can alan kara mayınlarının temizlenmesi için başlattığı bir hareketi sürdürüyor ve sık sık Kamboçya’ya gidiyor.

        Angkor gezimiz sırasında benim sık sık Angelina Jolie’ye atıfta bulunmam, kızımın, “Baba cesaret hapı içtin galiba” cümlesiyle sonlandırılıyor.

        4 KAPI

        Angkor Thom’un 4 kapısı var. Biri doğu, biri batı kapısı. Güneye bakan kapı “Zafr” ya da “Kral Kapısı”, kuzeye bakan ise “Ölüm Kapısı”.

        Doğu ve batı kapısını halk ve tüccarlar kullanmış. Kral Kapısı adından da anlaşılacağı gibi sefere çıkan ordunun ve kralın kullandığı kapı. Öüm Kapısı da adı üzerinde.

        Biz kente güney kapısından giriyoruz. Duvarların önündeki nehri aşıp kente geçişi sağlayan köprünün üzerinde simgesel bir heykeller dizisi var. Bir yanda iyiler, bir yanda kötüler. Her ikisi de bir kobra yılanını zapt etmeye çalışıyor. Kentin kapısı ise 15 metre kadar yükseklikte taş bloklar ve üzerine oyulmuş heykellerden oluşuyor.

        ÇOKULUSLU RESTORASYON

        Size burada tek tek tapınakları anlatacak halim yok. Büyük bölümü ayakta gibi görünse de yakından bakınca enkaz halinde. Yıllardır çokuluslu bir restorasyon çalışması yürütülüyor ve bayağı da başarılı olmuş. Yine de yapılacak çok iş var.

        Bana en ilginç gelen, Angkor Thom’daki tüm tapınaklarda iki farklı dinin iç içe yaşamış olması. Hem Budist hem de Hindu dini bazen sırayla, bazen aynı anda tapınaklarda yer almış. Bir tapınakta her iki dinin de sembolleri yer alıyorsa, o sırada iki dinin barış halinde olduğunu gösteriyor. Bazen bir din diğerini dışlamış ve tek sembollü tapınaklar yapılmış.

        Khemer kralları da bir o dine, bir bu dine geçip durmuşlar. Kentin kurucusu 7. Jayavarman’ın sarayının önünde geniş bir teras var: Filler Terası.

        Jayavarman burada halkla oturup sohbet eder, şikâyetleri ve talepleri dinlermiş.

        YA KENDİNE YA ANNEYE

        Tapınakların pek çoğunu krallar ya kendileri ya da anneleri için yaptırmışlar. Babalar için yaptırılmış tek bir tapınak bile görmedim. Bizim kadın düşmanı milletimize hatırlatmak isterim. Ormanlık arazinin içine yayılmış, onlarca tapınak var.

        Kimi henüz tamirat görmemiş, kiminin eli yüzü bayağı düzeltilmiş. Bazılarında bizim dışımızda tek bir turist bile olmayan tapınaklar. Bence dünyanın görülmesi gereken en ilginç yerlerinden biri. Ama Angkor Thom’u bugünlük bu kadar anlatabiliyorum. Yerimiz bitti. Bizimkiler duymasın ama yarın dünyanın en büyük mabedi Angkor Wat’ı anlatacağım. Bir gözbebeği gibi büyüyüp küçülen Tonle Sap Gölü’nü, Kamboçya’da benim bile yiyemediğim çok garip yemekleri.

        Diğer Yazılar