Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        BEN "Ooooof canım çok sıkılıyor" derdim, annem "Offlama kızım, ne derdin var ki? Hem sıkı can iyidir, kolay çıkmaz" derdi göz ucuyla bana bakıp yandan yandan gülümseyerek. O dünyaları bana dar eden, müthiş sıkıntımla alay ediyor diye ona kızardım: "Yaa anne ya!" derdim. Sonra bir bahçeye inerdim ki kendini bırakıp coşkuyla koşmaya, ağaca tırmanmaya, koparıp bir incir yemeye bile çekinen; top gelse korkup arkasını dönen, biri yüksek sesle konuşsa gözlerini kırpıştıra kırpıştıra geri çekilen arkadaşımı görür, sıkılmaktan hemen utanıp vazgeçerdim.

        Bilirdim ki o, üvey annesinin oğlu olan (sözde kardeşi) hain veledin "Annem seni sevmiyo ki!" diye yüzüne haykırdığı, üvey annesinin kemikli esmer ellerini kaldıra kaldıra dövmeye kıyabildiği, kocaman güzel gözlü bir kızdı. O kadar sevgisiz büyüyordu ki onu görünce kendimle ilgili algılarım değişiyordu. Ne şanslı olduğumu anımsıyor, "Onun ne suçu var ki" diye düşünmeden edemiyordum. Neyim varsa onun da olsun istiyordum. Olmuyordu. Adı neydi biliyor musunuz? Şaka gibi: Sevgi.

        Sevgi de, büyüdü ben de... Ben sevgiyle, Sevgi sevgisiz. Ama büyüdük işte. O beni çoktan unutmuştur belki, ben onu asla...

        DERDİM BANA YETİYOR

        Büyüdüçe sıkıntılar değişiyor ama bitmiyor tabii. Canımın çok sıkıldığı günlerden birinde çok sevdiğim adaşımdan bir mail aldım. "Kahperengi" adlı dosyayı açar açmaz karşıma şu çıktı: "İki keklik bir kayada ötüyor, ötme de keklik derdim bana yetiyor... "

        Hande içli içli öten kekliğin, insanın dertli yüreğini nasıl acıtabileceğini anlatıyordu. Dahası, sadece etrafında dolaşmıyor, bunu "küt" diye beceriyordu. Zaten Hande acıtmak için kanırtmaz, lafı da dolandırmaz; "dan" diye yapar bunu. Huyu da böyle, üslubu da bu. Herkesin yapamadığını yaptığı için de ben o mail'i aldıktan sonra bir sonrakini beklemeye başladım. Kitap daha bitmemişti. Yazmaya devam ediyordu. Ben de bunun ne demek olduğunu bilmem bilir misiniz, onu okuyan ilk kişi olma şansına sahiptim. Hem mutluydum, hem de romana o kadar "giriyordum" ki profesyonel gözüme perde iniyordu. Zaman zaman yapmak isteyip de yapamadığım şey... Ama iyi ki öyle olmuş. Yoksa ben Narin'le tanışamazdım, onu böylesine göremezdim, Hande'nin "cehennemin rengi" diye tarif ettiği "kahperengi" ile yüzleşemezdim.

        HER DEFASINDA DAHA İYİSİ...

        Narin, Hande Altaylı'nın son romanı "Kahperengi"nin baş kişisi. Narin, güçlü görüntüsünün altında öylesine narin ki, aklıma sevgisiz büyüyen Sevgi'yi getirdi. Kitabı anlatmak istemem, zaten meraklısı alıp okur. Ama bu, Hande'nin en iyi romanı olmuş. Her defasında kendisini yenmek kolay iş değil. Hele ilk iki kitabı ("Aşka Şeytan Karışır" ve "Maraz") büyük başarıya ulaşmış bir yazarın işi hiç hiç kolay değil. Zoru başaran kadın arkadaşlarımı daha çok seviyorum galiba... Adaşımın da, "Kahperengi"nin de yolu açık olsun!

        ÖNCEL'İN (Öziçer, hani köşe yazarı) Cacık adında bir kedisi var. Taa birlikte çalıştığımız yıllarda kendisine söz verip bir türlü gidemediğim Alaçatı'da deniz, güneş ve rakı dışında karşılaşmayı en çok istediğim şey de Cacık'ın ta kendisiydi. Fotoğrafına bakıp siz karar verin, bu CACIK yenmez mi!

        Mürekkebi kurumadan

        Issız Erkekler Korosu

        HAYIR Issız Adam filmiyle alakası yok. "Issız Erkekler Korosu", Canan Tan'ın, Altın Kitaplar'dan çıkan son kitabı. Yazar bize bu defa erkeklerden bahsediyor. Okuru, üşüyen, ağlayan, hatta şiddete maruz kalan erkeklerin bir araya geldiği bir pansiyona konuk ediyor.

        Diğer Yazılar