Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Göç; kentin dokusunu bozan, imajını zedeleyen, görüntüsünü karartan, gecekondulaşmaya, kaçak yapılaşmaya ve çarpık kentleşmeye neden olan ekonomik, kültürel ve sosyal bir problemdir.

        Kapsamlı bir problem olan göçün hazırlayıcısı ve nedenleri de; tarım sektöründeki gerileme, arazilerin miras yoluyla bölünerek küçülmesi, kırsal kesimdeki yoksullaşma, işsizlik ve umutsuzluğun yarattığı yeni arayış, başka bir anlatımla; “umuda yolculuktur”.

        Öte yandan; göçü özendiren, tahrik eden bir önemli neden de seçim dönemlerinde çıkarılan gecekondu ve imar afları, gecekondulara elektrik, yol, su gibi alt yapı hizmetlerinin götürülerek bu yasa dışı yapılaşmanın meşrulaştırılmasıdır.

        Bu arada köyden kente göç; ilk aşamada, yaşam biçiminden ve kültür farklılığından kaynaklanan bir “uyum” sorununa ve kültür çatışmasına yol açmakta, böylece köy ve kent kültürünün bileşiminden bir “melez kültür, melez kimlik” meydana gelmektedir.

        Bu olgu; “gettolaşma” sürecini başlatmakta ve böylece kentte yozlaşmaya, suça ve suçluya ortam hazırlayan farklı yapıdaki defolu “sosyal adacık”ların meydana gelmesine yol açmaktadır. Bu olumsuz süreçte, Ege-Koop’un projelendirdiği modern ve sağlıklı kentlerdeki ortak yaşam; “gettolaşma”nın önüne set çekmekte, hemşehrilik duygusunun yerini “yurttaşlık bilinci”nin almasını sağlamaktadır.

        BEYİN VE SERMAYE GÖÇÜ ÖNLENMELİ

        Göçün bir başka yüzü de; kentten başka kentlere, başka yerlere göçtür.

        Uygulanan ekonomik ve sosyal politikalar, yerel ve genel yönetimlerin çıkardığı engeller, yatırım yapmak isteyenin önünün kesilmesi; İzmir’den İstanbul’a “beyin göçü” ve “işadamlarının göçü”ne ve “sermaye göçü”ne sebep olmaktadır. Bu “ters akım” göçün örneklerine, üniversitelerimizde, sağlık kuruluşlarımızda, işadamlarımız arasında da sıkça rastlamaktayız.

        Yapılması gereken; yatırım yapmak isteyenlerin, proje sahiplerinin, bilim adamlarının önünü açacak, işini kolaylaştıracak, teşvik edecek, vizyon kazandıracak bir “yönetim anlayışı”nı egemen kılmak ve tüm mevzuatı bu doğrultuda yorumlamaktır.

        NASIL MARKA ŞEHİR OLUNUR?

        Bugün; İzmir’in acil ihtiyacı “kent kimliği” kazanmak ve markalaşarak “marka kent” olmaktır.

        İzmir’i “marka kent” yapabilmenin temel koşulu; öncelikle ortaya bir “vizyon” koymak, “ortak akıl”ı devreye sokmak, “profesyonel kadro”larla çalışmak ve medyayı, yerel yönetimleri, sivil toplum örgütlerini, üniversiteleri, meslek odalarını, gönüllü kuruluşları aynı hedefe yönelik bir “ortak payda”da toplayıp “sinerji” yaratmaktır.

        Öte yandan İzmir’e “kimlik kazandırmanın”, “markalaşmanın” yolu; İzmir’in kültür ve turizm varlığından, ekonomik ve ticari potansiyelinden, sağlık ve dini inanç olanaklarından birini öne çıkarmak ve özverili, geniş, nitelikli bir kadroyla, ön koşulsuz olarak çalışmaya başlamaktan geçer.

        Bu arada kimlik kazanmak, markalaşmak; bir “ana tema” üzerinde yoğunlaşmak, dünya sağlık kenti teması, bu konuda üretilecek mesajın “algı kolaylığı” sağlanarak hedef kitle tarafından kabul görmesiyle mümkün olabilir. Sonuç olarak: İzmir’in “Dünya Sağlık Kenti Kimliği” kazanması; aynı zamanda yozlaşmanın önüne geçecek ve değişimin de başlangıcı olacaktır.

        Diğer Yazılar