Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Hayatımın en heyecanlı günüydü. 26 yaşındaydım ve henüz 6 aylık gazeteciydim. Bosna savaşına gazetecilik yapmak için gitmiştim.

        Saraybosna kuşatma altındaydı. Tek yol, kenti çevreleyen İgman Dağları'ndan şehre girmekti. Burası da Sırplar tarafından sürekli vuruluyordu.

        Başka çarem yoktu. Türkiyeli iki kişiyle eski bir araba bulduk ve İgman dağına gittik. Ormanın içindeydi yol. Fakat yolun bir kısmında ağaç yoktu ve burası Sırpların ateş hattıydı. İstedikleri zaman buradan geçen arabaları vuruyorlardı.

        Bizden bir hafta önce Birleşmiş Milletler konvoyunu vurmuşlardı. Enkazı bu yolun kenarından aşağıdaki uçurumda görülüyordu.

        ATEŞ ALTINDA YARDIMIMIZA KOŞAN ASKER

        Solu duvar, sağı uçurum olan, sekiz biçimindeki bu yola geldiğimizde yoğun bir makineli tüfek ateşi başladı. Ben arka koltukta yere yapıştım. Şoför panikledi ve solumuzdaki duvara çarptı. Orada kaldık.

        Mermi yağıyordu her yandan. Korkudan ölecektim. Zifiri karanlıktı.

        Ateş durdu. Biz arabanın içinde başımız önde, titriyoruz.

        Arabanın sağ kapısını bir el tuttu. Baktık bir Boşnak asker. Eliyle susmamızı ve sakin olmamızı işaret etti.

        Arabayı yola doğru çevirdik. Motoru çalıştırmadan, ışıkları yakmadan aşağı doğru ittirmeye başladık. Biz arabaya bindik, asker yanımızda koşarak ilerliyordu.

        Güvenli bölgeye geldik. Derin bir nefes aldık. Hayatımda ilk defa makineli tüfek sesi duymuştum. Ölüme hiç bu kadar da yaklaşmamıştım. Şaşırtıcı şekilde korkuyu üzerimden atmıştım. Ne bir yabancı dil biliyordum, ne savaş muhabirliği tecrübem vardı. Ama gazetecilik aşkım zirvedeydi.

        REKLAM

        UTANÇ TÜNELİ

        Saraybosna’ya tek giriş, havalimanı altından geçen meşhur tüneldi. Tünele üstü açık siper gibi kazılmış yoldan gidiliyordu. Etrafta ne var diye zıplayıp bakmaya çalıştım. Arkamdan bir asker tuttu beni. “Journalist, journalist” (gazeteci) diye tatlı dille uyardı ve Sırpların 100 metre ötede olduğunu işaret etti.

        1,5 metre yüksekliğinde, bir metre genişliğinde, amatörce yapılmış bu tünel, şehrin can damarıydı. Yiyecek ve ihtiyaç maddeleri buradan geçerdi. Tünelin içine ince demirden bir ray döşenmişti. El arabasına benzer araçlarda yiyecekler, tıbbı malzemeler taşınıyordu buradan.

        Yürüyerek geçtim burayı. Karşı tarafta bir apartmanın bodrum katından dışarı çıktım. Yıllarca uzaktan gördüğüm ve acısını içimde derinden yaşadığım, kuşatma altındaki Saraybosna’ya girmiştim.

        En çok istediğim şeylerden biri, hayranlık duyduğum Aliya İzzetbegoviç’i görmekti. Şehirde kontak kurduğum iki Türk doktorunu buldum. Onların evinde kaldım. Meşhur Başçarşı'yı, ara sokakları dolaşıp haber yapmaya başlayacaktım.

        YANIMDA PATLAYAN BOMBALAR VE PARÇALANAN BEDENLER

        İki gün sonra şehir merkezinde dolaşırken korkunç bir patlama oldu yanımda. Beni bir dükkanın içine savurdu patlamanın şiddeti. Sırplar pazar yerini vurmuştu. Onlarca ölü ve yaralı vardı. Şoka girmiştim.

        Fotoğraf çekeceğime, yaralılara yardıma koştum. Her yer kandı ve ilk defa böyle bir manzara görüyordum.

        Pazar yeri katliamının fotoğraflarını çekemediğim için gazete yönetiminden fırça yedim.

        O gün mesleğimizin meşhur, “önce insan mıyız, gazeteci mi?” sorusunun cevabını bulmuştum kendi açımdan.

        REKLAM

        Önce insan, sonra gazeteciydim.

        Her gün bomba sesi, kurşun sesi duya duya alıştım ortamda. Ama gördüklerim beni perişan ediyordu. Taze mezarların başında genç kadınlar, babalar, analar ağlıyordu. Ben de gidip onlarla ağlıyordum. Duygu dünyam perişandı.

        ÖĞRETMENİMİZ BİLGE KRAL

        Aliya İzzetbegoviç’in kaldığı binaya gittim. Onu görmek, savaşı görmek kadar heyecanlandırıyordu beni.

        Ama yoktu. Benim geldiğim tünelden çıkıp, Avrupa’daki barış görüşmelerine gitmişti.

        Kapısına oturdum. Bir devlet başkanının, suların aktığı, o karanlık tünelden nasıl çıktığını düşündüm.

        Bu ahlaksız savaşın, bu insani her değerden yoksun savaşın tüm acıları gözümün önündeydi. Çocukların, yaşlıların, masum sivillerin nasıl acımasızca öldürüldüğünü gördüm.

        Aliya bize savaşta bile insan kalabilmeyi öğretmişti. Sırpların yaptıklarına benzer şeyler yapmak isteyenlere, “Sırplar bizim öğretmenimiz değil” dedi.

        Bilge Kral dememizin sebebi buydu. Savaşta bile ahlakı, hukuku ve insan kalmayı savunmuştu.

        Aliya’yı 15 gün bekledim Saraybosna’da. Ülkesine giremedi uzun süre. Ben de göremedim.

        Geldiğim yoldan yine tehlikeler atlatarak çıktım, Türkiye’ye döndüm. Hep onunla tanışmak için fırsat kolladım. Ancak mezarına gitmek nasip oldu. Sade, gösterişsiz, üstü açık mezarı tıpkı kendisi gibiydi.

        BİZE BİLGE KRALLAR LAZIM

        Savaşı kazanamadı belki ama insan kalmayı, ahlaklı kalmayı başardı. Bize çok şey öğretti. Nezaketini, saygınlığını, ahlakını tüm barbarlığa karşı asla bozmadı.

        Sivillerin, ibadethanelerin, pazar yerlerinin vurulmasına asla izin vermedi.

        İslam dünyası onun gibi bilge krallar çıkaramadı. Oysa bize onun gibi liderler lazımdı.

        Hep onun gibi liderler aradı gözüm.

        Ölümünün 17. yılında bile hala onu hasretle, hürmetle, göz yaşıyla anıyorsak, Bilge Kral’ın bize öğrettiği insani değerlerin kıymetindedir bu.

        Adil Gür meselesi

        Adil Gür meselesi
        0:00 / 0:00

        Kıbrıs seçimlerinin sonuçları kadar, Adil Gür ile aramda yaşanan konu da çok tartışıldı sanırım. Bir açıklama yapmam şart oldu.

        Zira olmayan bir şeyi yazmakla suçlandım Adil Gür tarafından.

        Şunu en başta söyleyeyim. Adil Gür ile hiçbir kişisel sorunum olmadı. Tartışma programlarında karşılaştık hep. Siyasi konulardaki bazı fikirlerimiz çoğu kez örtüştü. Program aralarında hep sohbet ettik. Ara sıra da telefonda görüş alışverişinde bulunurduk. Hatta yeni gireceği medya projelerinde destek bile olmaya çalıştım.

        Aramızın iyi olduğu bir insana neden kötülük yapmak isteyeyim ki?

        Ancak son yaşanan olay derin bir sükutu hayal oldu benim için.

        HER ŞEY NASIL BAŞLADI?

        Bilmeyenler için olayı özeti şudur:

        14 Ekim 2020 Çarşamba günü Habertürk TV’de Veyis Ateş’in programında, birçok konunun yanı sıra Kıbrıs’taki seçimleri de konuştuk.

        Program esnasında Adil Gür, Türkiye’de Kıbrıs Başbakanı Ersin Tatar İle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı ortak basın toplantısında, Maraş’ın yerleşime açılması ve su sorunun çözüleceğinin açıklanması, Kıbrıs’ta iç siyasete müdahale olarak algılandığını, bunun ters tepeceğini söyledi. “Tıpkı İstanbul seçimlerinden olduğu gibi büyük bir hata yapıldı” dedi.

        Pazar günü yapılacak seçimde AK Parti ile arası iyi olmayan mevcut Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı'nın, seçimi bu nedenle farkla kazanacağını söyledi. Hatta oran bile verdi: %60-%40.

        Programdan sonra koridorda yürürken kendisine dedim ki, “Adil Bey daha önce de bir seçimle ilgili iddialı bir tahminde bulunmuştunuz tutmamıştı. Bu sefer de tutmazsa zor durumda kalacaksınız.”

        Dedi ki, “Eğer Kıbrıs’taki seçimleri Türkiye’nin desteklediği Ersin Tatar kazansın, ben bu mesleği bırakacağım. Bir daha da bu konuda ekranlara çıkmayacağım. Kaybedecek hem de büyük bir fark yiyerek kaybedecek”.

        16 Ekim 2020’de bu köşede yazdığım yazı budur.

        Seçim sonuçlarının açıklandığı 18 Ekim Saat 23.00’e kadar Adil Gür bu yazının gerçeği yansıtmadığını, bu sözleri sarf etmediğini ne söyledi ne de bir tekzip gönderdi.

        Ancak seçim sonuçları açıklandı ve Ersin Tatar seçimi kazanınca herkes doğal olarak yaptığı tahmini ve bu yazıyı hatırladı. Adil Gür’ün sözün tutup tutmayacağını sordu.

        Bunun üzerine Adil Gür kamuoyuna bir açıklama yaptı. Bana göndermedi ama ben yine de yayınlıyorum (açıklamadaki yazım ve gramer hataları Adil Gür’e aittir o nedenle düzeltmedim):

        “İki gün önce Habertürk yazarı Kemal Öztürk’ün Habertürk gazetesinde benim ve kurumumla ilgili Ersin Tatar kazanırsa Mesleği de bırakırım televizyona da çıkmam sözü benim Kemal Öztürk’e yapmış olduğum bir açıklama değildir. Velevki yapılmış olan Bir açıklama olsa dahi Bunu köşe yazısında kullanmak için izin alması gerekirdi. Kaldı ki yazdığı köşe yazısında Adil Gür daha önce de iddiaya girmiş kaybetmişti şimdi de kaybederse ne olacak ifadesi şahsımı ve kurumu mu itham altına Alan bir köşe yazısıdır. Bu nedenle söz konusu konuyla ilgili yarın öğleden sonra Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na hem suç duyurusunda bulunmak Hem de maddi manevi tazminat davası açmak üzere avukatlarıma talimat verdim.

        Adı geçen televizyon programında Kıbrıs’ta mart ayından bu yana hiçbir araştırma anket çalışması yapmadığımı Cumhurbaşkanı Mustafa akıncının tezlerine ve görüşlerine asla katılmadığımı üstüne basa basa

        Söyledim. Seçim sonuçları ile ilgili şahsi görüşlerimi ifade ettim Yani herhangi bir kamuoyu araştırması paylaşmadım.

        Kötü komşu mal sahibi yapar derler ya Son zamanlarda dijital ve sosyal medyada hakkımdaki haberlerle ilgili Mücadele edebilmek için stajımı tamamlayıp hukukçu oluyorum. Bir hafta on gün içerisinde yayın hayatına başlayacak olan ulusal internet haber siteleri kuruyorum. Sosyal medyayı Hiç kullanmadım bundan sonra oldukça etkin kullanacağım.

        Hiç kimse şahsım ve kurumum üzerinde Kendine çıkar sağlamaya çalışmasın. Bundan sonra daha sık araştırmalarla gündeme geleceğimden kimsenin en küçük bir şüphesi olmasın.

        Kamuoyuna saygıyla duyururum.”

        AÇIKLAMADAKİ ÇELİŞKİLER VE YANLIŞLAR

        Önce açıklamadaki çelişkileri söyleyeyim.

        Bu açıklamada Adil Gür bana böyle bir şey söylemediğini ifade ediyor. Sonra da velev ki söylemişse bunu izin almadan yayınlamanın suç olduğunu belirtiyor.

        Yani açıklama ifadenin yalan olduğunu değil, bu ifadeyi izin almadan kullanmamı eleştiriyor aslında.

        İkinci yanlış konu, ben yazımda “daha önce de iddiaya girmiş kaybetmiştiniz” diye bir ifade kullanmadım. Şöyle yazdım “Adil Bey daha önce de bir seçimle ilgili iddialı bir tahminde bulunmuştunuz tutmamıştı. Bu sefer de tutmazsa zor durumda kalacaksınız”.

        Kast ettiğim şuydu: Nisan 2017 yılında yapılan Anayasa değişikliği referandum sonuçlarını, yine canlı yayında “% 60.8 evet oyu” çıkacak diye araştırma sonucu açıklamıştı. O da tutmamış, sonuç %51.4 çıkmıştı. Kendisi o zaman da çok eleştirilmişti. Kast ettiğim buydu.

        HAYATIMDA HİÇ TEKZİP ALMADIM

        25 yılıdır gazeteciyim. Ne köşe yazılarımda ne de haberlerimde asılsız olduğu iddiasıyla hiç tekzip almadım. Mesleğimi namusumla, şerefimle ve dürüstlükle yaptım hep. En büyük sermayem de budur. Buna leke sürülmesine asla izin vermem.

        Adil Gür bu yazının yayınlanmasından sonra üç gün boyunca, bu yazının gerçeği yansıtmadığını, bu sözü sarf etmediğini, ne bana ne de başka birine söyledi. Neden bu kadar süre bekledi? Çünkü bu diyaloğun gerçek olduğunu kendisi de biliyor ondan.

        Eğer bana, “bu yazıyı kaldır, yanlış anladın, öyle demek istemedim” diye bir tek cümle söyleseydi bunu yapardım ve özür dilerdim.

        Ama seçim sonuçları açıklanana kadar bekledi. Eğer tahmini tutsaydı, benim yazım onun kendine ne kadar güvendiğini gösteren en önemli delil olacaktı. Ama olmadı.

        NEDEN İZİN ALMADAN YAZDIM?

        Peki neden izin almadan yazdım?

        Hatırlarsanız Adil Bey başka bir programda bayılmıştı. O zaman da yaşananları (onu üzecek kısımlar hariç) yazmıştım. O zaman da izin almamıştım, çünkü gerçeği olduğu gibi yazmıştım. Bu tür arka plan yazılar hep olur köşe yazılarında. Kendisi de bana teşekkür etti.

        14 Ekim’deki programda Adil Gür canlı yayında Kıbrıs seçimleri nedeniyle yaptığı açıklamalar çok büyük iddiaları içeriyordu. Ve kendisine o kadar güveniyordu ki, oran bile verdi: “% 60-40 Ersin Tatar kaybedecek”.

        Program sonrasında koridorda yürürken bu büyük iddiayı konuşmaya devam ettik. Zor durumda kalabilirsiniz sözüm üzerine, Adil Gür yüksek sesle “Ya üstat, Eğer Kıbrıs’taki seçimleri Türkiye’nin desteklediği Ersin Tatar kazansın, ben bu mesleği bırakacağım. Bir daha da bu konuda ekranlara çıkmayacağım.” Bu büyük özgüvenli açıklamayı tekrarlamasını tebessüm içinde dinledim. Etrafta başkaları da vardı. Konuştuklarımızı duydular mı bilmiyorum?

        Şimdi canlı yayında bu kadar iddialı konuşan, % 60-40 oran açıklayan, kendisini “tutmazsa zor durumda kalırsınız” diye uyarmama rağmen büyük bir özgüvenle iddiasını sürdüren birine o an, ‘bunu yazabilir miyim?’ desem inanın “yaz” diyecekti. O denli özgüven patlaması yaşıyordu. Ama ben bu kadar kendinden emin birinin, bunu yazmama itiraz edeceğini düşünmedim. Zaten üç gün boyunca o da itiraz etmedi.

        Şimdi şunu soruyorum:

        Benim yazmam mı, yoksa canlı yayında açıkladığı %60-40 tahminin büyük yanılgıya düşmesi mi daha vahim?

        Ben yazmasaydım, “bu mesleği bırak artık” diye Adil Gür eleştirilmeyecek miydi?

        Herkesin tanıdığı bir kamuoyu araştırmacısının, bu denli vahim hata yapması, hele hele araştırma yapmadan bunu açıklaması mı büyük sorun, benim herkesin olduğu bir ortamda söylediği bir sözü yazmam mı?

        Bu arada Adil Gür neden açıklamasında %60-40 oranındaki büyük yanılgısıyla ilgili tek kelime etmiyor?

        Bir köşe yazarı olarak yüzlerce insanla konuşuyorum, kritik görevlerde bulunan kişilerle görüş alışverişinde bulunuyoruz. Asla onlara zarar vereceğini düşündüğüm şeyleri yazmam. Onların, ‘burası aramızda kalsın’ dediği tek kelimeyi köşeme taşımam. Bunlar “off the record” dediği hiçbir konuya girmem. Sansasyon peşinde olan biri değilim çünkü.

        Adil Gür bana ne bunu ne yazma dedi ne bu aramızda kalsın dedi ne de ben bunu yazmamın ona zarar vereceğini düşündüm. Çükü canlı yayında zaten kendisini milyonların önünde oran açıklayarak kuvvetli bir şekilde taahhüt altına almıştı.

        Sonuç itibarıyla kendisi beni mahkemeye verecekmiş. Alnım ak bir şekilde oraya gideceğim. Tek kelimesi bile yalan olmayan yazımı savunacağım.

        Ama Adil Gür çok ayıp etti. Sözünün arkasında duracağına, yaptığı hatadan dolayı kamuoyundan özür dileyeceğine, beni suçlayarak konuyu saptırmaya çalıştı.

        Çok ayıp, çok.

        Diğer Yazılar