SON DAKİKA
HABERTÜRK Gazetesi yazarlarının köşeleri, saat 9:00'dan itibaren güncellenmektedir.

Ey iman edenler!

02 Eylül 2016 Cuma, 05:42:10 Güncelleme:09:55:08
M. Fatih Çıtlak

M. Fatih Çıtlak

 

YÜCE kitabımız, dünya ve ahiret rehberimiz Kur’ân-ı Kerim’in birçok yerinde Cenâb-ı Hakk “Yâ eyyühellezine âmenû” ifadesiyle (Kur’ân’da 88 kere geçmektedir) mü’minlere ve iman edenlere hitap etmektedir. Peki bu hitap bize neler anlatıyor, ne söylüyor?

Tabii ki o âyet-i kerimelerde mü’minlere hitap edildikten sonra, neler yapmamız gerektiği Allah Teâlâ tarafından bildiriliyor. Yani “Bunu anlamadık, anlamayız!” diyecek bir durum yok fakat bendenizin işaret etmek istediği nokta biraz daha farklı. Evet, Kur’ân-ı Kerim’de “Yâ eyyühellezine âmenû”, yani “Ey îmân edenler!” kalıbıyla gelen ayetler var. Bu ayet-i kerimelerde mü’min olanlara bildirilen, yapılması, ifa edilmesi gereken ameller, ibadetler de anlatılıyor fakat hepsinin ötesinde ve özünde mü’min olmanın şerefine bir işaret yok mu? Allah Teâlâ’nın mü’min olan kulları kendisine muhatap kılması gerçeği, hakikati bizi hiç heyecanlandırmıyor mu?

ALLAH TEÂLÂ, KÂFİRLERİ MUHATAP KABUL ETMEMEKTEDİR

Bakınız, meseleye başka örnekler getirerek açmaya çalışalım... Mesela Kur’ân-ı Kerim’de “Ey kâfirler!” şeklinde bir hitap yoktur. “Kâfirûn Suresi”nde müşriklerle kâfirlere nasıl bir muamelede bulunulması gerektiğini ve onların öne sürdüğü teklifin batıl olduğunu anlatmak için, Efendimiz’e (SAS) hitaben “Söyle Ey Habibim! Ey kâfirler...” şeklinde bir hitap vardır ama Allah Teâlâ’nın kâfirleri muhatap kabul etmediğini görürüz.

Yine Kur’ân-ı Kerim’de “Ey kâfirler!” şeklinde geçen bir âyet-i kerime vardır ki o da kıyamet gününde, inkâr edenlerin Allah Teâlâ’nın huzurundaki mahcubiyeti beyân edilirken “Ey dünyada Allah’ı (CC) inkâr edip şimdi burada kâfir yaftasıyla, kâfir olarak haşrolunanlar!” meâlindeki hitaptır. Ama Allah Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerim’in başka hiçbir yerinde inkâr edenleri, Allah’ı (CC) reddedenleri, dini kabul etmeyenleri muhatap kabul ettiğini göremeyiz. Bu bize imanın şerefini anlatmak için en önemli kıstaslardan, en mühim işaretlerden biri olmalıdır.

EL-MÜ’MİN’ İSM-İ ŞERİFİ

Bir başka misalle bunu toparlayalım. Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden insanlar feyiz alsın, Esmâ’ül Hüsnâ’da bulunan isimlerin bereketinden nasiptâr olsun diye bu isimlerle çocukları adlandırırlar. “Halim, Fettah, Settar...” gibi isimler Allah Teâlâ’ya ait olduğundan, çocuklara “Ğaffar, Rezzak” gibi isimler konulduğunda muhakkak başına “Abd” yani “Kul” mânâsına gelen kelime getirilir.

“Fettah” diye isim konulmaz, “Abdülfettah” diye konulur. “Abdülfettah”ı uzun olmasından dolayı çoğu kişi söyleyemediğinden bu isim “Fettah” diye kullanılabilir ancak aslı “Abdülfettah”tır.

“Abdülhalim, Abdülhamid, Abdüşşekur, Abdüssettar...” isimleri de buna örnektir. Yani Allah Teâlâ’nın isimlerinden birini çocuğa koymak istediğimizde muhakkak başına “Abd” kelimesini getirmek mecburiyetimiz vardır. Fakat Esmâ’ül Hüsnâ içerisinde Allah Teâlâ’nın bir ismi vardır ki bu ismi çocuğumuza koyduğumuzda da kendimiz için söylediğimizde de başına abd kelimesi getirilerek söylenmez. Bu isim “El-Mü’min” ism-i şerifinden gelen “Mü’min”dir. “Abdülmü’min” denilmesine hâcet yoktur, bir kişiye “Mü’min” denilebilir. Peki niçin? Çünkü Allah Teâlâ mü’min ismini iman ile şereflendirdiği kişilere vermiş, bahşetmiş ve âdetâ mü’min kullarının kendisiyle “adaş” olmasını murat etmiştir.

MÜ’MİN OLMANIN SORUMLULUĞU

Kıymetli dostlar! Kur’ân-ı Kerim’de mü’minlere hitap edilmesi, üzerimizdeki mânevî sorumluluğu, dini açıdan yapmamız gereken şeyleri bize hatırlatıyor olabilir, olmalıdır da. Cenâb-ı Hakk’ın bu hitabına mazhar olan, en güzel yaratılmış, şerefli mahluk olan insan; emirleri yerine getiremese bile bunlardan haberdâr olmak ve Cenâb-ı Hakk’ın bu hitabına karşı saygı duymak mecburiyetindedir.

Tabii bu mecburiyet; muhabbet ve iman çerçevesinde oluşan bir sorumluluktur. İmanı olan herkes Allah Teâlâ’nın her emrine, din adına, mukaddesât adına her türlü güzelliğe karşı saygı duymak mecburiyetini kendisinde tabi olarak hisseder ve hissetmelidir.

Ve Rabb’imizin muhatap kıldığı mü’minler olabilmek için okumaya, öğrenmeye ve bununla beraber mukaddesâta hürmetle saygı göstermeye gayret etmemiz icap eder. Öğrenmek, bilmek noktasındaki eksikliklerimiz bizi saygısızlık etmeye götürmemeli, bilmeden yaptığımız kusur ve küsurlarımızda da ısrar etmemekle mü’min olduğumuzu göstermeliyiz.

 

AYET-İ KERİMELER

Ey iman edenler! Allah’a (CC) ve Resul’e (SAS) hainlik etmeyiniz ki, bile bile kendi emanetlerinize hıyanet etmiş olmayasınız.

Enfâl-27

Her kim de Allah’ın (CC) şeairini (kurbanlıklarını) yüceltirse, şüphesiz ki bu; kalplerin takvasındandır.

Hacc-32

 

KISSA

ZÜNNÛN-İ Mısrî bir ağaç altında otururken, iki gözü kör bir kuşun ağaçtan indiğini, yeri eşerek altın bir kutu çıkardığını gördü. Kutunun içinde susam vardı ve kuş onu yiyordu. Daha sonra kuş başka bir yeri gagası ile eşti ve başka bir kutuda bulunan suyu içti. Kutuyu gagası ile gömdü ve ağaca kondu. Topraktaki kutu yerleri belirsiz hâle geldi.

Bu hâli gören Zünnûn-i Mısrî Hazretleri, Allah Teâlâ’ya tevekkül etmenin gerekliliğini hatırladı. Biraz ileride, bir viranede fakirlerle karşılaştı. Geceyi birlikte geçirdiler. Ertesi gün, Zünnûn- i Mısrî Hazretleri, bir küp altın buldu. Bu küpün ağzında bulunan tahta kapakta, Allah (CC) ismi yazılıydı. Altınları fakirlere dağıttı, kendisi de tahtayı alıp, o gece orada yattı. Uyandıkça, yazıyı öpüp başına koyup, yüzüne sürüyordu. Gece rüyâsında kendisine şöyle hitap edildi: “Arkadaşların altınları aziz tuttu, altınları aldılar. Sen Allah Teâlâ’nın ismini aziz tuttun, sen de dünyâda aziz ol!”

BU YAZIYA İLK YORUMU SEN YAZ
SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
GÖNDER

DİĞER YAZILARI


TÜM YAZILARI İÇİN TIKLAYIN