24 ŞUBAT 2017
ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA
27 Ocak 2017 Cuma, 06:07:43 Güncelleme:09:40:26

Hakkın yerini bulması, hakka riayet etmek: Adalet

 

Kıymetli dostlar! Bugünkü sohbetimizde sizlerle çokça gündeme getirilmeyen fakat oldukça önemli ve irdelenmesi gereken bir hususu, adaleti ve adaletli olmayı konuşacağız. Peki nedir adaletli olmak? Bir işin hakkını, hak ettiğini verebilmektir. Adil kimse işlerinde bu ölçüye riayet edendir. Lügat manası olarak bakıldığında da adalet; bir şeyin yerli yerinde olmasına denir. Mevzunun daha iyi anlaşılması için bir örnek verelim.

Namazda rükûya gittiğimizde rükûnun üzerimizde bir hakkı vardır. Bu esnada en az üç kere “Sübhanerabbiye’l-azîm”, “Büyük olan Rabb’im her türlü kusurdan uzaktır” dememiz icap eder. Aynı zamanda rükû esnasında başka bir harekette bulunmayız, yani dışarıdan bakan kimse bizim namaz kıldığımızı, namazda olduğumuzu anlar. Rükûdan kalktığımızda ise hemen secdeye gitmeyiz, bir müddet bekler öyle secde ederiz. Bu sıralamaya riayet edilmesine ta’dîl-i erkân denir.

Kelime kökü olarak bakıldığında bu ifade adalet kelimesinden gelmektedir. Neden? Çünkü rükûnun hakkını vermek gerekmektedir. Ancak böylece ta’dîl-i erkâna riayet edilmiş yani adalet yerini bulmuş olur. İşte aynı bunun gibi ferdi ibadetlerden içtimai ibadetlere, yanımızda çalıştırdığımız adamın maaşından yanında çalıştığımız patronun malına kadar her türlü durumda, ne icap ediyorsa yerli yerince yapmaya “Adaletli olmak” denir.

Toplumda ve cemiyette adaletin tesis edilmesi için yapılan çalışmalar göstermelik olmamalıdır. Sırf birilerine yaranmak için adil olmaya çalışmak, çıkar ilişkilerinin olduğu topluluklara şirin görünmek için adil bir görüntü çizmeye çabalamak belki cemiyette bir şeyleri düzeltir fakat bu düzeltilen cemiyet insan yetiştirmez. Çünkü insan imanla yetişir. Zemin adalet olunca Allah (CC) o adaletli zemini mümbit kılar, orada başka güzelliklerin yetişmesine imkân tanır.

Nitekim Efendimiz’e (SAS) Mekke devrinde umumi ibadet emredilmemiştir. O dönemde ibadetler ferdi olarak yapılmaktadır. Efendimiz (SAS) kılıyor diye namaz kılanlar vardı. Hazret-i Ebû Bekir (RA) gibi Hanif dininden yani bozulmamış tevhid itikadından gelip Allah’a (CC) şirk koşmayan ve namaz kılanlar bulunuyor, Kur’ân-ı Kerîm’in ayetleri nazil olmadan evvel de namaz kılınıyordu. Burada şu soru akıllara gelebilir: Peki namazda ne okuyorlardı?

Bendeniz bunu meşhur hadis âlimlerimizden ve Medine’deki bazı zatlardan sordum. İki husus ağır basıyor bu mevzuda. Birincisi Fâtiha-i Şerife’nin Hazret-i İbrahim’den (AS) hatta Hazret-i Âdem’den (AS) bu yana bilindiği, Hazret-i İbrahim’e (AS) indirilen suhuflarda da Fâtiha’nın bulunduğu söyleniyor. Bu sebepten Kur’ân-ı Kerîm nazil olmadan evvel namazda Fâtiha’nın okunduğunu söyleyenler var.

Ama fakirin görüştüğü diğer hadis âlimleri; “O ‘Daha iyi bilir’ denilen zatlar namazı tevhid ile kılıyorlardı” diyorlar. Hatta bu sebepten “Yeni Müslüman olan bir insan, namaz vaktinin çıkmasına kadar Kur’ân’dan ezber yapamayacak durumdaysa tevhid ile namazını kılabilir” de denilmiştir.

Az evvel kaldığımız noktaya dönecek olursak... Mekke devrinde yani Müslümanlar üzerinde adalet tesis edilmeden, hâkim olmadan ibadetlerin içtimai olarak yapılması yani toplu halde ifa edilmesi emredilmemiştir. Çünkü zulüm vardır. Zulüm olan yerde de ibadet, taat ve kulluk meseleleri çok zordur. O sebepten müminlerin ilk başta yapmaları gereken şey; Müslümanların zulümden kurtulmaları ve adilane bir zemin oluşturmaları hususunda gayret etmeleridir. Bir insanın adaletli olması durumundan istifade edebilmesi için gerekli olan en önemli şey niçin yaratıldığını fark etmek ve bunu da yerli yerinde yani adilane hareketle göstermektir. Unutulmamalıdır ki adaletin bir kalbimizde olan, bir de dışarıda tezâhür eden, hükümler ve hareketlerle kendisini gösteren kısmı vardır.

Cenâb-ı Hakk Suriye’de, Filistin’de ve dünyanın her yerinde zulüm altında bulunan kardeşlerimize yardımını ihsan eylesin. Nefsine daima zulmedenlerden olmaktan cümlemizi muhafaza eylesin.

 

HAZRET-İ ÖMER’İN (RA), OĞLUNUN GANİMET TALEBİNE CEVABI

Hak ve hukuk denildiğinde herhalde herkesin aklına gelen ilk isimlerden birisi Hazret-i Ömer (RA) Efendimiz’dir. Onun hilafeti dönenimden bir örnekle bugünkü sohbetimizi sırlayalım.

Hazret-i Ömer (RA) zamanında ordu, bir gazâdan zaferle ve epeyce ganimetle döner. Hazret-i Ömer (RA) malın taksimatını yapar ve dağıtılmasını ister. Bu sırada Efendimiz’in (SAS) torunları Hazret-i Hasan (RA) ile Hazret-i Hüseyin (RA) gelir ve ganimetten kendilerine düşen payı isterler. Hazret-i Ömer (RA) onlara biner dirhem gümüş verir. Ardından Hazret-i Ömer’in (RA) oğlu Abdullah gelir. Ona da beş yüz dirhem gümüş verir. Hazret-i Abdullah bin Ömer (RA) “Baba! Biliyorsun ki ben yetişkin bir gencim. Resûlullah (SAS) ile çok gazâlara katıldım, çok hizmet ettim. Ganimetten payıma benden çok daha genç olan Hasan ve Hüseyin’den fazla düşmesi gerekmez mi?” diye sorar. Hazret-i Ömer (RA) şöyle buyurur:

“Sen kendini onlardan üstün mü görüyorsun? Onların babaları Hazret-i Ali (RA), anneleri Hazret-i Fâtıma (RA), dedeleri Resûlullah’tır (SAS); Hazret-i Zeynep (RA), Hazret-i Ümmü Gülsüm (RA) ve Hazret-i Rukiye (RA) gibi teyzeleri, Hazret-i Akiyl (RA) gibi amcaları vardır.”

Bu sözü duyan Hazret-i Ali (RA), “Resûlullah boş yere ‘Ömer cennet ehlinin ışığı ve İslâm’ın nurudur’ buyurmamıştır” der.

 


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
300
Kalan karakter : 300
HAVA DURUMU
Cuma 18 MPH 15°
Güneşli