Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        HERKESİN Gezi Parkı’nı ve ötesini konuştuğu, haklı olarak bütün konuların Gezi’ye bağlandığı bir dönemden geçiyoruz. Ben, Gezi’de olup bitenlerin uzun vadede iktidarıyla muhalefetiyle bütün memlekete iyi gelebileceğini düşünen iyimserlerdenim. Gezi artık bir sembol. O sembole ve oradaki insanlara gösterilecek önyargısız saygının, her şeyi yavaş yavaş yoluna sokacağına inanıyorum. Bu arada Gezi eylemleri nedeniyle konserler, sergiler, festivaller iptal ediliyor ya da erteleniyor. Sinema salonlarında da yüzde elliye yakın bir düşüş var.

        Ama seyre değer, iyi filmler de geliyor. Danny Boyle‘un “Trans”ı (Trance) da bunlardan biri. Boyle, insan zihnini “Inception”dan sonra bir kez daha gerilim ve maceranın mekânı olarak getiriyor karşımıza. “Trans” 2001’de çekilmiş Joe Ahearne imzalı bir TV filminin yeniden çevrimi. John Hodge‘un senaryosu “neo noir” (yeni kara film) tadıyla “yapboz”un parçalarının finalde bir araya geldiği sürprizli öykü yapısını harmanlıyor. Benzer filmlerden üstünlüğü, seyirciyi yanlış yönlendirmek yerine ipuçlarını dürüstçe sunması... Soyguncularla işbirliği yapan müzayede şirketi elemanı Simon’ın (James McAvoy) Goya‘nın 25 milyon sterlinlik tablosunu nerede sakladığını bir travma sonucu unutmasının ardında başka şeyler olduğunu hemen seziyoruz. Simon’ın hipnozcu Elizabeth (Rosario Dawson) ile ilk karşılaşması ve sonrasında olup bitenler, gerçeğin sadece bir ucundan tuttuğumuzu hissettiriyor bize. Herkesin kendi çıkarının peşine düştüğü, karakterlerin gizli hedefleri ve planları ortaya çıktıkça iyilerle kötüleri birbirinden ayırmanın zorlaştığı bir film bu... Benzer bir biçimde, bir süre sonra hipnozun ne zaman başladığını, gerçeği mi hayali mi izlediğimizi, hatta kimin zihninin içinde olduğumuzu dahi kestirmekte zorlanıyoruz...

        Danny Boyle hipnoz altındayken zihinde yaşananları, hatıralara ya da gerçeğe geçişleri, hafızanın içindeki kısa, kestirme yolları ve yanılsamaları seri planlardan oluşan enerjik bir hızlı kurgu sinemasıyla anlatıyor. Simon’ın cama vurduğu, bilincin hipnoza direncini gösteren sahneler ise mükemmel bir laytmotif haline geliyor. Zihnin içindeki sahnelerde görüntü yönetmeni Anthony Dod Mantle farklı renk paletleri ve parlak bir ışık kullanıyor. Boyle, bu sahneleri Simon’ın gölgelere ateş ettiği sahnede olduğu gibi, reklam ve video klip tarzında mizansenlerle çekiyor. Ayna efektinin olduğu, figürlerin çoğaldığı, yani gerçeğin parçalanıp dağıldığı kadrajları da sıkça kullanıyor...

        Rick Smith‘in tekno dokusu taşıyan müzikleri hikâyedeki ve anlatımdaki düzensizliği bütünleştiriyor, filme ritim getiriyor. Boyle’un “trans” halinin sinemadaki karşılığını aradığı söylenebilir. Bir başka artistik amacı da Goya’nın “Havadaki Cadılar” (Witches in the Air Madrid) adlı resminin duygusunu yakalamak. Filmde herkesin peşinde olduğu, gerçek hayatta ise Madrid’deki Prado Museum‘da duran bu tablo, hakikatle rüyayı nasıl aynı kadrajda birleştiriyorsa film de benzer bir akış izliyor. Dikkatle bakılırsa hikâyeyle resim arasında ilişkiler kurmak mümkün.

        Elizabeth rolünde bir yıldız gibi parlayan Rosario Dawson’un çıplak olarak göründüğü sahne zaten Goya resimlerine bir gönderme. “Trans”tan çıkınca olup bitenler üzerine yeniden düşündüğünüzde kuşkusuz hikâyenin bazı yönlerinin inandırıcı gelmediği kesin. Filmin öyle çok kayda değer şeyler söylediği iddia edilemez ama ilgiyi ayakta tutma, seyir keyfi ve görsel estetik konusunda tam puan alacağı kesin.

        Diğer Yazılar