HABERTÜRK Gazetesi yazarlarının köşeleri, saat 9:00'dan itibaren güncellenmektedir.
Neva Çiftçioğlu Banes

Neva Çiftçioğlu Banes

[javascript protected email address]

Hayat sayacı

09 Nisan 2013 Salı, 09:48:04Güncelleme: 13:29:35

GEÇEN hafta televizyonda, ülkemizde 2011 'de "Zamana Karşı" ismiyle gösterime girmiş, orijinal adı "In Time" olan bir bilimkurgu film seyrettim. Andrew Niccol'un yönetmenliğini yaptığı, Justin Timberlake'in oynadığı bu film, çok ilginç bir hikâyeyi iyi işleyemediği için gişe rekorları kıramamış. Buna rağmen bence son 5 yıl içinde gösterime girmiş filmler arasında insanları çok önemli bir konuda uyandırmak için "dürten" en iyi 4-5 filmden biri.
Seyretmemiş olanlar için konuyu kısaca özetleyeyim: Her doğan bebeğin sadece 25 yıllık bir ömrü var. El bileğinin iç kısmında, cildin altında bulunan dijital bir sayaç, bu kısıtlı ömrü dakika dakika gösteriyor. Doğduğu andan itibaren geri sayım başlıyor. Bu süreyi uzatmak için belli bir yaşa geldiği andan itibaren çalışması gerek. Çalışmasının karşılığında para yerine yaşamına ekstra saat veya ay ekleniyor.
Her türlü alışverişinde ödemelerini kolundaki dijital göstergeyi okutarak ömründen dakika veya saat olarak ödüyor. Yani para diye bir değer yok. Tek değer zaman. Kazanılan da kaybedilen de zaman. İnsanlar birbirine zaman alıp verebiliyorlar. Zamanı fazla birikmiş zenginler, yüzlerce hatta milyonlarca yıl hayatlarına ekleyerek 25 yaşında bir genç görüntüsünde yaşamlarına devam ediyorlar.
Fakir ve güçsüzler ise bir gün daha fazla yaşamak için zaman dilenen, zamanı bittiğinde, yani sayaç sıfırlandığında sistemden elenen insanlar. Film Will Salas (Justin Timberlake) isimli fakir bir gencin bu yozlaşmış sisteme başkaldırış serüvenini anlatıyor.
Filmde özellikle zamanı az kalanların saniyeleri değerlendirmek için gösterdikleri çabaları seyrederken bileğime bakıp "Acaba benim görünmeyen hayat sayacımda ne kadar zamanım kaldı?" diye düşünmeden edemedim. Gereksiz şeyler için o kadar çok vakit kaybediyoruz ki. Üstelik vakitle birlikte para kaybetmemiz için kurulmuş kurnaz bir düzenin farkında da değiliz.
En planlı vakit kaybetme tuzağı hangisi biliyor musunuz? Bilgisayar oyunları! 1970 yılında basit grafikler şeklinde başlayan oyunlar günümüze kadar gelişerek 3 boyutlu, düşünce gücüyle oynanabilen sofistike oyunlara dönüştü.
Gerçek hayattaki keşmekeş, kalp kıran insanlar, kaybedilen değerler, başarısızlıklar, doğadan uzak yaşam, yalnızlık ve her açıdan hissedilen çaresizlik birçoğumuzu bilgisayarın önüne zincirliyor. Çünkü orada bambaşka bir dünya var. O dünyada oynanan oyunlarda kötüler, düşmanlar yok edilebiliyor, para kazanılabiliyor, sanal bahçelerde çiçekler yetiştirilebiliyor, başarılar bir üst seviyeye terfi edilerek ödüllendiriliyor.
Psikolojik terapi gibi görünen bu "illet" aslında sadece Amerika'ya bir yıl içerisinde 10 milyar dolar kazandırıyor. Bu tabloya bakınca bilimsel projelere ayrılan bütçeler kesilirken bilgisayar oyunlarını geliştirme projelerine yapılan yatırımların artırılmasına şaşırmıyorum artık.
Tabii bu sektör aslında binlerce "sülük" sektörden sadece bir tanesine örnek. Üstelik size "Para ödemiyorum ki, bunlar parasız oyunlar" dedirtecek kurnazlıkta bir stratejiye de sahipler. Çünkü kaybın sadece para olduğunu düşündürüyorlar. Uçup giden zaman, körelen bir beyin, kitap okumadığı için analiz etme yeteneği yitik toplumlar kayıpların en büyüğüdür.
Böylesi toplumları manipüle ederek sağmaktan daha büyük kazanç olabilir mi? İnsanın bazı şeyleri kaybettiğini görmesi için bileğinde filmdeki gibi bir dijital sayaca ihtiyacı yok aslında. Çevresine bakması yeter.

 

Aklınıza mukayyet olun!

DUYGUSALLIK kontrol edilebilir mi? Kimilerine göre hayır! Fakat uzmanlar aslında herkesin yaşanan stresler karşılığında son derece sakin ve olgun davranabileceğini söylüyor. Aksi takdirde akıl sağlığımız tehlikede.
California Üniversitesi Psikoloji Bölümü araştırmacıları, günlük yaşanan ufak streslerle gelen duygusal yıkımların birike birike 10 yıl sonra mental bozukluklara yol açtığını ispatlamışlar.
Bu yüzden araştırma yöneticisi Psikolog Dr. Susan Charles, "Hepimiz hayatımızda dönüm noktaları olacak büyüklükte stresler yaşayabiliriz. Bu tür durumlarda kendimizi kontrol etmemiz zor olabilir. Fakat ufak tefek aile içerisinde, işte, yolda karşılaştığımız stresler karşılığında rahat bir tavır edinmek kesinlikle kontrol edilebilir. Aksi takdirde duygusallık kovanızı çabuk doldurur, kısa zamanda mental sağlığınızı kaybedebilirsiniz" diyor. Araştırma tüm detayları ile geçen hafta Psychological Science Dergisi'nde yayımlandı.

 

Kız ve erkek arasında zekâ farkı yok ama...

GENELDE okullarda kız çocuklarının konsantrasyon güçlerinden dolayı erkeklere nazaran daha başarılı olduğu gözlenir. Fakat buna rağmen özellikle matematik ve fizik gibi derslerde problemlerin erkek çocuklar tarafından kızlara göre daha kısa sürede çözdükleri hep dikkat çekmiştir.
Avustralya’da Queensland Üniversitesi bilim insanları, bunun sebeplerini araştırırken önce çocukların zekâ düzeylerini karşılaştırmış. Sonuç: Fark yok! Uzun yıllar süren araştırma sonunda ortaya etken olarak çok ilginç bir faktör sunulmuş: Çocukların cinsiyete bağlı olarak farklı oyunlar oynaması.
Erkeklerin daha çok kaslarını kullanarak oynadıkları oyunlar beyinlerinde belli bölgeleri aktive ederek onları daha kolay problem çözecek bir yapıya ulaştırıyor. Kız çocukları ise bebeklerle oynayarak özellikle konuşma mekanizmalarını geliştiriyorlar.
“Sex Roles” isimli bilimsel dergide yayımlanan bu makaleyi okuduktan sonra düşünüyorum da demek ki kız çocukları daha çok top oynamaya yönlendirilseler, erkek çocukların eline de arada sırada oynasın diye bir bebek tutuşturulsa, büyüdüklerinde ortada ne hesap kitap yapamayıp kredi kartlarını borçla dolduran kadınlar ne de evliliklerde sessizliği seçerek iletişimi reddeden erkekler kalacak.

Diğer Yazıları

İdeolojiniz kokuyor!

  • Yayın Tarihi: 29/09/14 07:31
  • [javascript protected email address]
Sizin de başınıza geldi mi hiç? Havaalanında duty free (gümrüksüz) alışveriş yerine ya da herhangi bir parfüm satan mağazaya girersiniz. Çok tanınmış bir firmanın şık görüntülü bir parfüm şişesine eliniz uzanır, kapağını açıp hafifçe burnunuza...
Devamını Oku

‘Uzaylılar var’ desem...

  • Yayın Tarihi: 22/09/14 05:55
  • [javascript protected email address]
DOĞUM sancısı gibi periyodik beliren "Uzayda hayat var mı?" soruları geçen hafta yine ortaya çıktı. Ezberlediğimiz standart bilgilerin dışında ufacık bir bulgu bile heyecanlanmamıza yetiyor. Hemen internete giriliyor, söylenenler inceleniyor, televizyon...
Devamını Oku

Psikopat!

  • Yayın Tarihi: 15/09/14 15:11
  • [javascript protected email address]
PSİKOPAT!.. Sizi kızdıran, canınızı yakan kişiye bir anda ağzınızdan çıkıveren bu kelimenin ardında ne sırlar yatıyormuş meğer. Geçen hafta yayımlanan birkaç bilimsel makaleyi okuduktan sonra daha farklı düşünmeye başladım. Sağımız solumuz psikopat...
Devamını Oku

Ağzımızdaki ‘şeytan’

  • Yayın Tarihi: 08/09/14 05:51
  • [javascript protected email address]
AĞZIMIZIN içinde yerinde durmayan 60-70 gramlık organımızdan, yani dilimizden bahsediyorum. Geçen haftanın en çok okunan bilim haberlerine bakınca anladım ki, dilimizi "paketleyip bir süreliğine rafa kaldırabilsek" ya da "eğitebilsek", şahsımızın da,...
Devamını Oku

Basının bahsetmekten çekindiği bilim haberleri

  • Yayın Tarihi: 01/09/14 06:44
  • [javascript protected email address]
BU hafta sizi çok yakın geçmişte keşfedilen, son 7-8 aydır bilimsel arenada sıklıkla tartışılan ama basının nedense pek yer vermediği ilginç buluşlardan birkaçıyla tanıştırmak istedim. Bir araştırmanın kalitesi, gerçekleştiren ekibin güvenilirliği,...
Devamını Oku
Tüm Yazıları